Bilimsel Bilgi

Bu yazıyı paylaşabilirsiniz

JOHN HOSPERS

ÇEVİREN: N.EMRAH AYDINONAT

ÇEVİRİ EDİTÖRÜ: YAHYA SEZAİ TEZEL

Bu makale john hospers’in “an introduction to philosophical analysis” (englewood, N.J: prentice hall, 1988) 4. edisyon; adlı kitabının “Scientific Knowledge” adlı 4. bölümünden çevrilmiştir.

John Hospers: 9 haziran 1918’ de doğan Hospers 1968’den bu yana Güney California Üniversitesinde Felsefe Profesörlüğü yapmaktadır. Yayınladığı kitaplar: Meaning and Truth in the Arts,1946; Readigs in Ethical Theory,1970; An İntroduction To Philosophical Analysis,1967; Introductory Readings in Aesthetics, 1969; Artistic Expression, 1971; Libertarianism, a Political Policy of Tomorrow, 1971: Understanding the Arts, 1982.

  1. YASA, TEORİ ve AÇIKLAMA

Duyularımızla edindiğimiz deneyim (sense-experience) yoluyla fiziki dünya hakkında bir çok şey öğreniriz  — sayısız fiziki nesne, süreç ve olaya ek olarak vücudumuzun bunlarla etkileşimini de algılarız. Fakat eğer bilgimiz bu kadarla kalsaydı, dünya ile etkili bir şekilde başedemezdik. Bilimlerden edindiğimiz bilgi, olayların akışındaki düzenliliği (regularity) keşfettiğimiz zaman başlar. Doğadaki pek çok olay ve süreç aynı şekilde defalarca tekrarlar. Demir paslanır ama altın paslanmaz. Tavuklar yumurtlar ama köpekler yumurtlamaz. Kediler fare yakalar ama ineler yakalamaz. (bir kedi ya da inekten bahsetmek bile belirli düzenlilikleri – bazı özelliklerin düzenli bi şekilde tekrar ettiğini ya da birarada yürüdüğünü – fark etmiş olmak demektir.) doğayla ilgili günlük deneyimlerimizin çeşitliliği içinde düzenlilikler bulmaya çalışırız; George Santayana 1863-1952)’nın “deneyimlerimizin akışı içindeki ince, kırmızı düzen damarı” dediği şeyi ararız.

Eğer deneyimlerimizdeki düzenlilikleri bulmakla ilgilendiğimiz kadar düzensizlikleri bulmakla ilgileniyor olsaydık, işimiz daha kolay olurdu. Bazı taşlar serttir, bazıları yumuşak, bazıları ağırdır, bazıları da hafif. Bazı yağışlar yararlıdır, bazıları ise tahrip edici. Bazı insanlar uzundur, bazıları ise kısa. Eğer bütün deneyimlerimiz böyle olsaydı, daha sonra ne bekleyeceğimizi bilemezdik. Her yeni durum, sanki daha önce sanki bir başkası meydana gelmemiş gibi karşımıza çıkardı e yılların deneyimi bize gelecekteki olayların nasıl olacağı hakkında hiçbir ipucu vermezdi. Ama doğa böyle değildir, bazen bulunması güç olsa da düzenlilikler taşır.

Neden bu düzenlilikleri bulmakla ilgileniyoruz? Bu düzenlilikleri onları görmekten hoşlandığımız için değil, öngörü (prediction) ile ilgilendiğimiz için arıyoruz. Eğer gökyüzünde bir hortum gördüğümüzde şiddetli bir fırtınanın yaklaştığını güvenle söyleyebiliyorsak, böyle bir şey gördüğümüz zaman fırtına kopmadan önce bir sığınak bularak önlem alabiliriz. Eğer grip olan kimselere yakın olan kimseler de grip oluyorsa, Johnny’i grip olan Billy’den bir süre uzak tutarız. Doğanın bizi karşı karşıya bıraktığı olaylar bizi her zaman şaşırtmasın diye öngörü yapabilmek için bazı temeller istiyoruz. Ve öngörü yapabildiğimizde, çok kere, olayların akışını da kontrol edebiliriz; en azından eğer güvenilebilir bir öngörüde bulunamıyorsak,kontrol için daha iyi bir konumdayızdır.güneş ve ay tutulmalarını güvenilir bir şekilde öngörebiliriz, ama onların meydana gelişini etkileyemeyiz;fakat birçok durumda öngörümüzün sonucunda [olayların meydana gelişlerini ya da sonuçlarını] kontrol edebiliriz. Eğer şiddetli yağışlardan sonra nehrin taşacağını güvenilir bir şekilde öngörebiliyorsak, taşkının olacağı bölgeden uzaklaşır ya da (taşkın sıklıkla tekrar ediyorsa) bir baraj kurarız.

Bulduğumuz düzenliliklerden bir çoğunun istisnaları vardır değişmez (invariant) değillerdir. Grip olan çocuklarla oynayan çocukların grip olması belirli bir düzenlilik gösterir ama bu her zaman böyle olmaz. Tavuklar sardalya konservesi değil yumurta verirler ama hangi aralıklarla kaç tane yumurtladıkları değişkendir. Ağaçlar bir fırtınada devrilme eğilimine sahiptirler ama her zaman değil; bazıları devrilir bazıları devrilmez. Bilimsel girişim “Her ne zaman X şartları meydana gelirse, her zaman Y olayı meydana gelir.” Dememizi mümkün kılacak istisnasız düzenliliklerin, doğadaki gerçek değişmezlerin aranmasıdır. Birçok zaman gerçek değişmezlerin aranmasıdır. Bir çok zaman gerçek bir değişmez bulduğumuzu sanırız ama bulmamışızdır. Bir çok kereler denedikten ve her seferinde aynı sonuçla karşılaştıktan sonra suyun her zaman 100 derecede kaynadığından emin olabiliriz. Ama bunu bir dağın tepesinde denersek, suyun daha düşük bir sıcaklıkta kaynadığını buluruz ve gerçek bir düzenlilik bulduğumuz ilişkin ümidimiz yıkılır. Bununla beraber biraz daha çalışırsak suyun kaynama derecesinin ne havadaki nemle ne de günün hangi vaktinde olunduğuyla değil sadece hava basıncı ile ilgili olduğunu buluruz. Artık “Su deniz seviyesinde100 derecede kaynar” diyebiliriz. Sonunda gerçek bi değişmezle ilgili ir önermemiz, bir doğa yasamız (law of nature) var.

Emredici (prescriptive) ve betimleyici1 (descriptive) yasalar:

Yasa kelimesi muğlak bir kelimedir ve eğer ondan kurtulmazsak muğlaklık yanıltıcı olabilir.

  1. Günlük hayatta yasa kelimesini “Yasa çıkarmak”, “Yasa seni şunları yapmaktan meneder: …” ve bunun gibi şekillerde kullanırız. Bu anlamdaki yasa emredicidir: Bir monark (hükümdar) ya da yasa koyucu bir organ tarafından koyulan ve devletin hukuki sistemi ile zorla kabul ettirilen davranış kullarıdır. Bu anlamdaki yasalar önerme değildir, çünkü yanlış olamazlar (ama doğru ya da yanlış olsalar da belirli yasala yürürlüktedir.) Bunlar “Şunu yap!”, “Bunu yapma!” etkisini [yaratan] emir cümleleridir. Yasa herhangi bir durumu belirtmez daha çok, uyulmadığı zaman katlanılacak cezaları da içeren bir emirdir. Fakat bu doğa bilimlerinde karşılaştığımız ‘yasa’ değildir.
  2. Doğa yasaları betimleyicidir: Doğanın nasıl işlediğini betimlerler. Hiçbir şey emretmezler: Kepler’in gezegenlerin hareketleri ile ilgili yasaları gezegenlere hangi yörüngelerde hareket edeceklerini – ve böyle hareket etmedikleri takdirde cezalandırılacakların – emretmez; Kepler yasaları gezegenlerin nasıl hareket ettiklerini betimler. Bu anlamda yasalar evrende varolan belirli düzenlilikleri betimler. Bazen, basitlik için, sadece bazı ideal ortamsal durumlarda ne olacağını betimler: Gallileo’ nun düşen cisimlerle ilgili yasaları, cisimlerin havasız bir ortamda düşme [anındaki] hızlarını betimler. Fakat bu tür yasalar da betimleyicidir. Evrenimizi (mantıksal olarak olanaklı herhangi bir evreni değil) betimler ve hiçbir şey emretmezler. Sadece bilinçli varlıklar emir verebilme kabiliyetine sahip olduğuna göre sadece onlar emredebilir. Fakat onları betimleyecek ‘insan’ varolmasaydı bile doğanın bu düzenlilikleri meydana gelecekti.

Bu ayrımı aklımızda tutarsak bir çok karışıklık ortadan kalkabilir: (1) “Yasalara uyulmalıdır.” Ülkenin yasalarına uyup  uymamamız ahlakla ilgili bir problemdir. Fakat bir doğa yasası birisinin koyduğu bir kural olmadığı için, uyulacak ya da uyulmayacak bir şey değildir. Birisi size “Çekim yasasına uy!” deseydi ne yapardınız? Taşlar ve evrendeki diğer her şey ile birlikte sizin hareketleriniz de bu yasaların örnekleridir; ya bize maddenin nasıl davrandığını açıkladığına ve nasıl davranması gerektiğini emretmediğine göre, bu yasaya uyulması hakkında konuşulamaz. Emredici yasa tüm evrence duyulmasa da varolabilir. (2) “Nerede bir yasa varsa orada bir kural koyucu vardır.” Bu açıkça emredici yasalara mahsustur: Eğer bir hareket emrediliyorsa,onun emredilmiş olması gerekir. Fakat doğa yasaları emredici değildir; onla sadece doğanın nasıl işlediğini betimler. (doğanı işleyişinin bir tanrı tarafından düzenlenip düzenlenmediği bir başka felsefe konusudur.) (3) “Yasalar keşfedilir, yapılmaz.” Bu betimleyici yasalara mahsustur. Doğanın nasıl işlediğini keşfederiz, onun öyle işlemesini sağlamayız. Fakat emredici yasalar, yetkili insanlarca tasarlanır, yapılır ve yürürlüğe konulur. Böyle yasalar sadece ‘insan’ için varolacaktır, ama doğa yasaları – doğanın düzenlilikleri – her ne kadar bunların formülasyonu insan ürünü olsa da; onları araştıracak insanoğlu olsa da olmasa da varolacaktır.

   Doğa yasaları, olgusal gerçeklik hakkındaki önermelerin (emprical statements) bir kısmını oluşturur. Doğruluk ya da yanlışlıkları gözlemlenebilen tüm önermeler olgusal gerçeklik hakkındaki önermelerdir. “Bazı tavuklar yumurtlar”, “I. Dünya Savaşı 1914’ten 1918’e kadar sürdü”, “Dün zatürreeye yakalandı”, “New York şehri yaklaşık olarak 8 milyon nüfusa sahiptir” gibi önermelerin hepsi olgusal gerçeklik hakkındaki önermelerdir. Doğrusu günlük hayatta kullandığımız önermelerin çoğu olgusal gerçeklik hakkındaki önermelerdir. Fakat  bunların hiç biri, bir doğa yasası değildir: Doğa yasaları, olgusal gerçeklikler hakkındaki önermelerin özel bir sınıfıdır. Doğa yasaları olgusal gerçeklik hakkındaki bilimlerin – fizik, kimya, astronomi, jeoloji, psikoloji, biyoloji, sosyoloji, [ve] iktisatın – özünü oluşturduğuna göre doğal yasaların ne olduğu hakkında doğru bir fikrimizin olması önemlidir.

“Doğa yasası” nın anlamı

      Öyleyse doğa yasası nedir? Bir olgusal gerçeklik hakkındaki önermenin doğa yasaları dediğimiz seçilmiş sınıfa girebilmesi için hangi özelliklere sahip olması gerekir?

  1. Olgusal gerçeklik hakkındaki doğru bir evrensel (universal) önerme olmalıdır. Bir

önermenin evrensel olması demek, istisnasız olarak veri bir sınıfın tüm elemanlarına uygulanabilmesi demektir. “Oksijene maruz kalan tüm demirler paslanır” evrensel bir önermedir ama “bu demirler paslanır” ya da “bazı demirler paslanır” evrensel birer önerme değildirler.

a. Tek bir nesne hakkındaki bir önerme – “Bu başkalaşmış bir kayadır” – doğa yasaları için malzeme (material) olabilir ama bir doğa yasası değildir. Bilim böyle tekil önermelerden oluşmaz. Ne, olgusal gerçeklik hakkındaki bilimlerin en gelişmişi

[olan]

fizik ile ilgili kitaplarda belirli maddelerin hareketlerine (örnekleme dışında) referansta bulunur, ne de kimya kitapları bize bir parça kurşundan ya da bir kap klordan bahseder. Fakat psikoloji kitaplarında böyle bir çok referansa, mesela tekil hastalar hakkında bilgilere rastlayabiliriz. Bu alanda çok az yasa bulunabilmiş olduğu için psikoloji insan davranışı hakkında yasalar elde edebilmek amacıyla bireysel örneklere güvenmek zorundadır. Bu anlamda psikoloji, fiziğin 3 yüzyıl önce geride bıraktığı bilim-öncesi (prescientific) durumdadır. Fakat fiziğin yasalarının daha basit olduğu – daha kolay anlaşılabilir olduğu anlamında değil; büyük ihtimalle fizik bir çok öğrenci için, olgusal gerçeklik üzerindeki bilimler arasında anlaşılması en güç olanıdır; ama fizik yasaları daha az sayıda koşulla oluşturulabildiği – için avantajlı konumdadır. Düşen cisimlerin hızını belirlerken evrenin çoğu gözardı edilebilir: Maddenin rengi ya da kokusu, çevrenin ısısı, olayı seyreden insan sayısı ve daha binlerce faktör gözardı edilebilir. Bunun tersine, insan davranışlarıyla uğraşırken neyin ilgisiz olduğunu belirlemek güç olacaktır. Çocukluğunuzda meydana gelmiş, ne sizin ne de bir başkasının hatırladığı çok küçük bir olay hala sizin davranışlarınızı etkiliyor ve veri bir durumda değişik davranmanıza sebep oluyor olabilir. Genelde, yapabileceğimiz en iyi şey, insan davranışının genel eğilimlerini, bir çok istisnaya izin vererek belirlemek olacaktır. Psikolojide güçlükle yasalarımız olur; sadece yasalara ilişkin tecrübi şemalarımız vardır; insan davranışı hakkında hem doğru hem de istisnasız yasalar nadir olarak bulunmuştur.

b. ‘Olgusal’ gerçeklik hakkındaki önermeler sınıfının bazı doğru önermeleri de, bazen “istatistiki yasalar” olarak adlandırılsalar da, doğa yasası olarak kabul edilmezler. Eğer A’ların %90’ı B ise bu ikisi arasında dikkate değer bir düzenlilik vardır ve önerme öngörü yapmak için yararsız olmaktan uzaktır. Eğer A’ların %90’ı B ise ve %10’u B değilse; neden B’ler %90’dır da diğerleri değildir? Bulmaya çalıştığımız şey istatistiki olanın altında yatan evrensel özelliktir. Günlük hayatta bunun gibi evrensel olmayan önermelerle devamlı karşılaşırız. Grip olanlar genelde nezle de olurlar, ama her zaman değil; eğer birisi diğerinin burnuna vurmuşsa, ikinci kişinin genelde burnu kanar, ama her zaman değil. Dayandığı faktörler hakkında yeterli ve uygun bilgimiz olmasına rağmen hiç kimse burnuna vurulan insanların burnunun kanayacağı kesin koşulları formüle etmemiştir. Burada bir düzenlilik vardır (ne kadar sert vurursanız burnun kanama olasılığı o kadar artar), fakat değişmez bir ilişki yoktur

            2- Evrensel önermeler hipotetik bir forma sahiptir. Bilim ve mantıktaki evrensel önermeler genelde hipotetik olarak ilişkilidir – bunlar “Eğer (if) … bu takdirde (then) …” formundaki önermelerdir. “Demir oksijene maruz bırakıldığında paslanır” önermesi “ Eğer demir varsa oksijene maruz bırakıldığına paslanacaktır.” Formuna dönüştürülebilir. Bu haliyle önerme bize demir olduğunu söylemez (Varoluşuna dair bir iddia yoktur.) ama eğer belirli şartlar altında [demir] varsa ne olacağını söyler. “Havasız bir ortamda serbest bir şekilde düşen nesneler saniyeden saniyeye 16 feet oranında hızlanırlar” önermesi havasız bir ortamda düşen maddeler olduğunu ima etmez.

            3- Doğa kanunu olamayacak birçok doğru evrensel önerme vardır. “Bu kulübedeki bütün köpekler siyah” dediğimi ve bu önermenin doğru olduğunu varsayalım, yine de bu önerme bir doğa yasası olarak nitelendirilemez. Belirli bir alan ve zamanla sınırlıdır.(bu kulübede, bugün). Daha geniş bir alanı kapsasaydı bile (“Kulübelerimde şimdiye kadar sahip olduğum tüm köpekler siyah”), hala tüm köpekler ya da belirli bir köpek türü hakkında bir şey söylemiş olmayacaktı. Ama eğer kargaların siyah oluğunu söylersem, bütün kargaların nerede ve ne zaman (geçmişte, şimdi ya da gelecekte) olursa olsun siyah olduğunu ve olacağını kastederim. (Burada siyahlık kargaların tanımlayıcı bir özelliği olarak alınmamıştır, eğer öyle olsaydı önerme ‘analitik’ olurdu.) Yasa ‘açık-uçludur’ : Zaman ve uzay bakımından sonsuz bir alanı vardır. Bu sonsuz sayıda karga olduğu – ya da kargaların varolduğu – anlamına gelmez, bu zaman ve mekan bakımından önermenin alanını sınırlamayan açık bir sınıftır. Yasanın doğru olamayacağı yer ve zaman yoktur: ‘zaman ve yer varsayımları önermenin uygulanışı açısından ilgisizdir. Bunun aksine kulübedeki köpeklerle ilgili önerme yasa olamaz çünkü (1) evrensel formda olsa da evrensellik zaman ve yer açısından sınırlanmıştır; (2) önermece kapsanan şeylerin sayısı sadece sınırlı değildir, aynı zamanda bu sınırlılık önermece ima edilmiştir [yani önermedeki terimlerin/ifadelerin kendilerinden çıkarsanabilir]. Bu gezegensel hareketlere dair Kepler yasalarındakine benzemez çünkü  gezegenlerin sayısı sınırlı olsa da bu yasaların kendisinden çıkarılamaz; ve (3) önermenin delili önermenin uygulama alanını tüketir – yani önerme, durumdan gözlemleneni aktaran bir rapor şeklindedir.

            4- Doğa yasaları her zamana ve her yere uygulanabildiğine göre, iddiaları geleceğe de uzanır. Bu, belki de; öngörü için temel oluşturabilmelerini sağladığı için, doğa yasalarının en önemli ayırdedici özelliğidir. Eğer önerme sadece “Şimdiye kadarki tüm kargalar siyahtı.” diyorsa herhangi birisi “Öyleyse ne?” diyebilir (Bundan herhangi bir öngörü çıkaramıyoruz.); ama eğer önerme “Tüm A’lar her nerde ve ne zaman olursa olsun B’dir.” şeklinde olsaydı bundan her A’nın aynı zamanda B olduğu sonucunu çıkarabilirdik. Fakat maalesef A’ların B olduğu dair öncülün (premise) doğruluğundan emin olabilecek bir durumda değiliz. Böylece önerme geçerli olsa da en azından bir öncülünün doğruluğu bilinene kadar sağlam olmayacaktır.

            5- Bütün bu belirtilen kriterleri sağlayan önermeler bile çoğunlukla yasa sayılmayacaktır. Fark önermenin genellik (generality) derecesinde yatıyor gibi gözükmektedir. “Tüm metaller iyi ısı iletkenleridir” ve “Gümüş iyi bir ısı iletkenidir” önermelerinden ikisi de veri bir sınıfın tüm elemanlarını kapsadığına göre evrensel önermelerdir; fakat daha geniş bir sahayı kapsayan birinci önerme daha genel bir önermedir. Genellik derecesi daha yüksek olan evrensel önermeler yasa olmaya daha elverişlidir; metaller hakkındaki önerme bir yasa sayılmakta ama gümüş hakkındaki önerme yasa sayılmamaktadır. “Az yoğun metallerin erime noktaları halojenlerinkinden daha yüksektir.” önermesi bir yasa olarak kabul edilirken, ‘tungsten’in 33700 C’de eridiğine dair bilgi bir yasa olarak değil olgusal gerçeklik hakkındaki bilgi olarak kabul edilecektir.

            6- Belki şaşırtıcı gelebilir ama yasaların en önemli özelliklerinden biri şudur: Hiçbir tekil gözlem bir yasayı çürütemez. Eğer “Bu bir serçedir” derseniz ve o bir serçe değilse önermeniz duyularımız yoluyla edindiğimiz deneyimlerce yalanlanır; ama eğer “Bu beyaz bir karga” derseniz tüm kargaların siyah olduğuna dair genellemeyi yalanlamış olursunuz. Fakat bu [çürüttüğünüz,] bir yasa değil bir genellemedir. “Bütün kargalar siyahtır.” genellemesi her ne kadar bir yasa gibi gözükse de yasalar, deyimlerle genellemelerin taşıdığı gibi bir direkt ilişki taşımaz. Bu nokta ilerde açıklık kazanacaktır.

            Doğada değişmezler aramak sadece bir başlangıçtır; bu [değişmezleri] açıklamak da isteriz. Yüksekliğin suyun kaynama

[derecesini]

değiştirdiği, havanın milyonlarca ufak molekülden oluştuğu ve üzerinizde ne kadar çok hava molekül olursa basıncın o kadar artacağı; dolayısıyla da hava basıncının daha düşük olduğu yüksek yerlerde suyun daha çabuk kaynayacağı teorisiyle açıklanır. “Eğer sürtünme varsa, ısı vardır.” bu önerme doğadaki istisnasız bir gerçek değişmez gibi görünmektedir. Fakat bu değişmezliği ancak ısının moleküllerin hareketi olduğunu ve moleküllerin hareketi arttıkça ısının da artacağı teorisini kabul edersek açıklayabiliriz: İki şeyi birbirine sürtmek moleküler hareketi ve dolayısıyla da ısıyı arttırır. Moleküler teoriyi bu yasanın neden geçerli olduğunu açıklamak için kullandık. (Yasalar ve teoriler arasında yakın bir ilişki vardır; ileride göreceğimiz gibi, birçok yasa formülasyonunda teoriler içerir.)

            Burada ortaya çıkan diğer iki kavramı; teori ve açıklamayı (explanation); inceleyelim. Teoriler olmasaydı doğa [üzerindeki] çalışmaların çoğu açıklanmamış kalırdı. Onlarsız biyoloji hala sınıflayıcı düzeyde (taxonomy) olurdu, genetikteki yeni gelişmeler imkansız olurdu ve fizik hala yüzyıllar önce olduğu yerde olurdu. Öyleyse ilk önce ‘açıklamaları’  ikini olarak da ‘teorileri’ ele alalım.

Açıklama

            Bir şeyi anlamadığımız zaman, onu açıklatmak için soru sorarız. “Neden kapı açık?” sorusu sıcak bir yaz gününde hiçbir açıklama gerektirmez ama kış rüzgarı evin içinde esiyorsa bir açıklamaya ihtiyacı vardır. “Niye bu üniversitede ara sınav yok?” sorusu ilgiyi aydınlatabilir; “Çünkü bu üniversite ara sınavını gerekli bulmuyor”. “Niye burada küçük bir döner kapı var?”, “Köpek içeri girip, çıkabilsin diye”; “Dün akşamki toplantıda niye yoktu?”, “Çünkü toplantının olduğu saatte gitmesi gereken bir nişan [töreni]vardı”.

            Açıklama isterken değişik şeyler hakkında sorular sorarız. “Şiirdeki şu belirsiz pasajı açıkla.” demek onu açıklığa kavuştur, başka kelimelerle ifade et ki ne anlama geldiğini anlayayım demektir. Pislettiği yeri görerek bir çocuğa “Ne yaptığını açıkla!” diyebiliriz. Genellikle açıklamayı ‘nasıl’ ve ‘niçin’ kelimeleriyle başlayan sorularla talep ederiz. Bir evi nasıl inşa ettiğimizi niçin inşa ettiğimizi söylemeden açıklayabiliriz. (Nasıl sorusuna inşa sürecini açıklayarak; niçin sorusuna ise ev inşa etmemizin sebeplerini sıralayarak cevap veririz.) Fakat bazen bir niçin – sorusuna bir şeyin nasıl olduğunu anlatarak cevap verebiliriz: “Bu domino taşı niçin düştü?”, “Yanyana duran 12 domino taşı vardı. Birincisini ittim ve düştü, düşerken ikincisine çarptı ve onu düşürdü . . . ve bu onbirinci onikinciye çarpıp onu düşürene dek devam etti; işte bu domino taşı bu yüzden düştü.”

            “Niçin?” sorusunun kendisi belirsiz bir sorudur. Bana neden belirli bir önermenin doğru olduğuna inandığımı (believe) sorarsanız, inancıma destek sağlayacak sebepleri (reasons) sorarsınız. P’nin sebepleri diğer önermeleri destekleyen önermelerdir, eğer bunlar iyi sebeplerse P’yi daha olanaklı kılarlar (Bunlara iyi sebepler dememizin sebebi de budur.).  Diğer tarafta, ‘niçin’ sorusu bir inancı doğrulamak için değil de bir şeyin niçin meydana geldiğini bulmak için sorulduğunda doğada olan bir olayın ya da sürecin (ya da süreç şeklinin) açıklaması istenmiştir: Niçin gelgit olur? Karbonmonoksit niçin öldürür? Helyum niçin başka bir şeyle kimyasal olarak birleşmez?

            Eğer kişi rasyonelse, onun bir şeye inanmasının sebepleri, onun [o şeye] niçin inandığını da açıklar; doğru olana inanmak istiyordur [dolayısıyla] sebepler ve açıklamalar uyumludur. Ama her zaman değil; biri tanrı inancı için delil veriyor olabilir; ama bunlar kişinin gerçekten neden inandığını açıklamayabilir (Belki de bu, bir yaratıcıya ya da acımasız dünyada bir koruyucuya [duyduğu] ihtiyaçtan kaynaklanıyordur.).

            Doğadaki olayların neden oldukları gibi olduklarını sorduğumuzda, belirli bir olayın niçin olduğu gibi olduğunu (Dün akşam bodrumdaki borular niçin patladı? Niçin cam kırıldı?) ya da belirli çeşit bir olayın neden hep aynı şekilde meydana geldiğini ( Demir neden paslanır?) soruyor olabiliriz.

            “Borular niçin patladı?” gibi belirli bir olayla ilgili açıklama istediğimizde, açıklama (1) belirli doğa yasalarını (‘Su donunca genleşir’ gibi) (2) olgusal gerçeklik hakkındaki bilgileri (‘Dün akşam bodrumda ısı donma noktasının altındaydı’ gibi) içerir. Bir olayı açıklamak için ikisine birden ihtiyacımız vardır. Yasalar ya da olgusal gerçeklik hakkındaki bilgiler sayısal olabilir: Sadece suyun donunca genleştiğini (yasa) değil, ama boruların suyla dolu olduğunu (olgusal gerçeklik), suyun genleşme kuvvetinin boruların [buna] direncinden fazla olduğunu (olgusal gerçeklik) ve bu olduğu sırada taşıyıcı kabın, içindekilerin gidebileceği başka bir yer yoksa, [kabın] kırılacağını (yasa) bilmemiz gerekir. Olgusal gerçeklikler direkt gözlemden (observation) bilinebilirler ya da hipotez olabilirler: Eğer [olay sırasında] bodrumda  olsaydık ve termometreye baksaydık aynı zamanda da üşüseydik, olgusal gerçekliği gözlemlemiş olurduk; ama eğer [bu sırada] yukarıda horuldayarak uyuyor olsaydık, sabah kalktığımızda ne kadar soğuk olduğunu farketmiş olsak bile, dün akşam dondurucu bir soğukluk olduğu sadece bir hipotez olurdu. Ne hipotez ( dondurucu soğuk vardı), yasa ( su donunca genleşir) olmadan; ne de yasa olgusal gerçeklik (gözlemlenmiş ya da hipotez olarak sunulmuş) olmadan, tek başına olayı (boruların  patlaması) açıklayamaz aynı şekilde, camın kırılması [olayı da] bir olgusal gerçeklik ya da duruma (biri taş atmış) ve bir yasaya (camın kırılganlığına ve atılan cismin hacmine ve hızına ilişkin bir yasaya) ihtiyaç duyar.

            Bazen açıklamak istediğimiz şey belirli olaylar değil de doğa yasalarıdır. Neden şekersuda erir? Neden su donunca genleşir? Bu yasaları diğer yasalar ve teoriler yoluyla açıklarız. Neden Hidrojen ya da Helyum gazı içeren balonlar havaya yükselir? Çünkü hidrojen ve helyum, atmosferi oluşturan oksijen, nitrojen vbg gazların karışımından daha hafiftir (olgusal gerçeklik), ve birim hacmi diğer bir gazdan daha hafif olan bir gaz yukarı çıkacaktır (yasa). Neden su diğer sıvıların tersine, donunca genleşir? Su molekülünün kristal yapısı yüzünden (teori). Demir neden paslanır? Demir molekülleri havadaki oksijenle birleşir (teori) ve demir oksit oluşur (yasa). Yasaların açıklanmasında, normal olarak, hem teoriler hem de yasalar içerilir; teorileri kullanmadan yasaları açıklamada fazla ileri gidemeyiz.

            Yasalar ya da teoriler, belirli oluşumların ya da yasaların açıklanmalarında her zaman kullanılır; bu yasa ya da teori kabul etmiş olduklarımızdan olmalıdır, yoksa açıklamayı kabul etmeyiz. “Neden kırmızı sıvı, şeffaf olan sıvıya karışmıyor?” “Kırmızı sıvı renklendirilmiş su ve şeffaf sıvı gazolin olduğu için.” Açıklamada su ve gazolini karışmadığı yasası kullanılmıştır ve [dolayısıyla] açıklamanın kabul edilebilirliği bu yasanın kabul edilebilirliğine bağlıdır. Eğer “Kırmızı olduğu için”cevabı verilmiş olsaydı bunu bi açıklama olarak kabul etmeyecektik, çünkü şeffaf sıvılarla kırmızı renkte olanların karışmayacağına dair herhangi bir doğa yasası bilmiyoruz.

            Bazen kabul ettiğimiz bir açıklama yasa olmaktan uzak, bir çok zaman doğru ama her durum için doğru olmayan hazır-ve-kaba genellemeler içerir. “Billy neden grip oldu?” “Bobby’le oynuyordu ve Bobby gripti.” Griplilerle ilişkide bulunan herkesin grip olacağı bir yasa değildir; ama burada açıklamayı kabul etmemizi sağlayacak kadar önemli bir düzenlilik vardır. Tabii ki “Jonny de Bobby’le oynadı ama o grip olmadı diyebilirdik ama o zaman insanların hangi koşullar altında her zaman grip kapacaklarıyla ilgili önermeler bulmaya çalışmamız gerekirdi. Olgusal gerçekliklerin açıklanmasında genellemelerin kullanılmasını kabul etme eğilimimiz vardır. Benzer bir şekilde, eğer “Bu akşam toplantıda üyelerden çoğu neden yok?” diye sorar ve “Toplantıyla çakışan ve üyelerin çoğunun da içinde bulunduğu bir organizasyon var.” cevabını alırsak; burada bir yasa değil insanların sadece aynı anda iki yerde olamayacaklarına dair bir doğruluk ve B toplantısını A’ya tercih edenlerin ya da B toplantısına gitmek için daha büyük zorunlulukları olanların, B toplantısına gitme eğilimleri olacağına dair bir genelleme olmasına rağmen; bunu bir açıklama olarak kabul ederiz.

            Sık sık hiçbir şey açıklamayan yalancı-açıklamalarla (so-called2 explanation) karşılaşırız. “Neden bu haplar insanı uyutuyor?” “Soporifik gücü yüzünden.” Bu, ‘soporifik gücün’ insanların uykusunu getiren güçten başka bir şey olmadığını fark edene kadar etkileyici gelebilir. Bu yalancı-açıklamalar muhtemelen bilmek istediğimiz şey hakkında bir şey söylemez: Bu hapın içinde insanların uyumasına sebep olacak ne var? “Neden hidrojen ve oksijen suyu oluşturmak için birleşirler?” “Çünkü hidrojenin oksijen[l]e [birleşmeye] yatkınlığı vardır.” Ama bir X’e yatkınlığı olmak demek X’le birleşme eğilimi olmak demektir, açıklama bize bu eğilimin neden olduğunu söylemiyor. Sadece soruyu diğer kelimelerle tekrar ediyor. “Anne kedi niçin yavrularını korur?” “Annelik içgüdüsü yüzünden.” Bu cevap anne kedinin bu hareketi öğrenerek yapmadığını bildirdiği için tamamen boş değildir; ama bundan başka hiç bir şey söylemiyor. Bir hayvan ne yaparsa yapsın o hayvanın bu hareketi yapma içgüdüsü olduğunu söyleyebiliriz. Ama anne kedinin; annelik içgüdüsünü ortaya çıkarmasına sebep olan ne gibi bir psikolojik yapısı olduğuna dair önemli soru cevapsız kalıyor. Beli genleriyle ya da kromozomlarıyla ilgili bir şey? Bu çok zor bir soru ama güdülere yapılan gönderme bize hiçbir şey söylemiyor. Belki ardıçkuşunun bir göç güdüsü olabilir ama bu bize serçelerin niye böyle bir güdüsü olmadığını söylemez. Bilgi yerine bize ‘güdü’, ‘yatkınlık’, ‘güç’, ‘kabiliyet’ vbg. kelimeler veriliyor.

Teleolojik Açıklama

            İnsanlık tarihi boyunca doğal olayları amaçlar cinsinden açıklamak adet olunmuştur. Fırtınalar ve depremler tanrıların öfkesinin bir ifadesi [olarak] açıklanmıştır. Dalgalar ve rüzgarlarda hayaletler yaşatılmıştır. Bazen tanrıların birbirleriyle mücadele ettiğine inanılmıştır. Bazı durumlarda bir tanrı öfkesini belirli bir kişi ya da gruba yöneltebilir; diğer bir tanrı da [bu öfkeyi] tasvip etmeyebilir ve bu kişinin [ya da grubun] düşmanlarını yok ederek karşılayabilirdi. Troya savaşı, eğer tanrıların taraflardan birine ya da diğerine müdahalesi olmasaydı, Homer’in İlyada’da anlattığından ok daha kısa sürerdi.

            Bugün bu tür açıklamaları[n] ‘çocukça fanteziler’ [olduğunu düşünerek onları] yok sayıyoruz; fakat hala bir çok insan doğal felaketleri tanrının öfkesinin bir ifadesi olarak (Sodom ve Gomore’nin yıkımı gibi) ve bir doğal felaketten – ya da insan yapısı bir uçak kazasından – kurtulmalarını onları özel bir amaçla kurtaran ‘tanrının lütfu’yla açıklamaya çalışır.

            Bu tür açıklamalar, altında yatan

[açıklayabilme]

gücü yüzünden, uyku ilacı hakkındaki açıklama gibi boş değildir; eğer doğruysa “Bu tanrının bir hareketidir.” Türünden önermeler olayların neden olduğunu açıklayacaktır ama yine de bu tür açıklamalar ilim sahasına giremez. Bunların doğru ya da yanlış olduklarını deneysel olarak (olgusal gerçeklik hakkındaki gözlemlerle) keşfetmenin hiç bir yolu yok gibi görünmektedir ve bilim sadece doğadaki olgusal gerçeklikler hakkında olan, doğru ya da yanlışlığı gözlem yoluyla belirlenebilen önermeleri içerir. [Burada] bilimsel olmayan (unscientific) şey [bu önermelerin] doğrulanabilir ya da yanlışlanabilir olmamalarıdır oksa teleolojik olmaları değil.

            Aslında teleolojik (amaçlı) açıklamaların bir çoğu tanıdı ve evrensel kabul görmüş açıklamalardır. Bir kimsenin yaptığını neden yaptığını amacının onu yapmak olduğunu söyleyerek açıklarız. “Alışveriş yapmak istedim” [ifadesi] bize o kişinin neden markette olduğunu açıklar, “Kısa bir yürüyüş yapayım dedim.” [ifadesi] ise gece yarısı kumsalda görülmüş olmamızın iyi bir açıklamasıdır. Tam bir açıklama için düşündüğünüz amacı ortaya koymanız yeterli değildir: Vücudunuzun da yapmayı planladığınız şeyi yapabilecek şekilde çalışması gerekir. Eğer aniden felç inseydi yürüyüş yapamazdınız. Tabii bazen bazı mekanik  yarımlar da gerekebilir. “Aya gideyim dedim.” Demeniz nede ayda olduğunuzu açıklamaz. Yeterli kabiliyete ve araca sahip olmaları şartıyla, insanların yapmayı seçtiklerini yapacakları genel olarak doğru olduğuna göre “X [eylemini] yapmak istedim.” [ifadesi] kişinin neden X

[eylemini]

yapmak istediğini tatmin edici bir şekilde açıklar. Ve bu, amaçlar cinsinden bir açıklama olduğu kadar depremin günahkar halka tanrıların

[verdiği]

bir ders olduğu açıklaması cinsinden bir açıklamadır. Amaçlar cinsinden bir açıklama, amaca sahip olacak (amaçlayıcı) birisi olduğu zaman kabul edilebilirdir.

            (2) Bazen cansız cisimlerin — bilhassa insanlar tarafından yapılmış olanların– amaçlarını  sorarız. Eğer bize “Şu taşın amacı ne?” diye bir soru sorulsaydı şaşırır kalırdık: Bildiğimiz kadarıyla bir amacı yoktur, orada [öylece] durur. Ama “Çekicin amacı nedir?” sorusuna gelecek bir “Çivi çakmak.” Cevabı oldukça tatmin edicidir. Çekicin kendisinin bir amacı yoktur – amaçlı olma ve plan yapma  kabiliyeti olmayan cansız bir cisimdir. Fakat tüm raç ve cisimlerin üretiminde olduğu gibi, çekici tasarlayıp yapanların bir amacı vardır. Araçların bir amacı olamaz fakat onun yapıcılarını onu yapmakta bir amaçları vardır; onların amacından bahsederken kastettiğimiz budur.

            (3) Bazen amaçlardan yanıltıcı olabilecek bir şekilde sözederiz. Örneğin: “Kalbin amacı nedir?” “Vücuda kan pompalamak?” Burada ne kalbin bilinçli olduğunu ve vücuda kan pompalamaya karar verdiğini söyleyebiliriz. Ne de insanların kalbi – insanlar kalp yapamadığına göre (yapma kalpler dışında) – bu amaçla yaptıklarını da kastederiz. Öyleyse,  kalbi de içeren insan organizmasını yaratırken, tanrının amacı neydi diye mi soruyoruz? Eğer birisi teolojik (theologcal) bir çerçevede konuşuyorsa ve her şeyde amacı olan bir tanrıya inanıyorsa, sadece şunu soruyor olabilir: Tanrı bunu ne amaçla yaptı? Ama genelde doktorlar ve tıp araştırmacıları, imanla bir tanrıya inanıyor olsalar da kalbin amacından bahsederken bu soruyu sormaz. Onlar, bu ‘organın işlevini’ (function) [yani vücutta nasıl işlediğini], vücudu canlı tutmada ve ilemesini sağlamada ne gibi bir rol oynadığını sorarlar. Apandisit gibi bir uzantı ya da bir organı teşhis edip amacını sorduklarında, bu [organın ya da uzantının] bir bütün olarak organizmaya nasıl bir katkıda bulunduğunu ararlar. Kesin konuşurken, her ne kadar soruda ‘amaç’ kelimesi yer alsa da, bu [soru] amaçla ilgili değil doğal işlevlerle (natural function) ilgili bir sorudur.

            Bir organizmanın bazı özellikleri onun hayat kalması açısından değeri belirtilerek açıklanırsa bu amaçlar açısından bir açıklama olur mu? Hayır, avına [ona bir şey] sezdirmeden yaklaşmasını ve dolayısıyla hayatta kalmasını sağlasa da, keskin bir burna  binocular3 bir görüşe sahip olmak kurdun amacı değildir. Kışın kürkleri beyaza dönüşen kuzey kutbu[ndaki] hayvanlar bunu hayatta kalabilmek için yapmadılar (Bunu hiçbir suretle kendileri yapmadılar.) Bu özelliklere sahip olmak, bu özelliklere sahip olanların neden hayatta kaldıklarını açıklar, bu özelliklere sahip olmayan türler ise çoktan yok olmuştur. Bu, u tür özelliklerin nasıl geliştiğini açıklamaz ama bir kere bu özellikler geliştiği zaman (mesela mutasyon yoluyla) bu özelliğe sahip olan hayvanların hayatta kalmakta daha başarılı olduğunu ve genetik yasalarıyla, bu özellikleri torunlarına geçirmeyi başardıklarını açıklar.

Bilimsel Teoriler

            “Neden şoka uğradım?” “Çünkü yalıtılmamış bir bakır elektrik kablosuna dokundun.” “Fakat neden bunu yapmak beni şoka uğrattı?” Bunu açıklamak için gördüğümüz, duyduğumuz ve dokunduğumuz şeyler dünyasını bırakıp atomları, elektronları ve iyonlaşmayı içeren elektrik teorisine bakmalıyız. “Teori” kelimesi, biraz gevşek bir anlamda, duyularımızla gözlemleyemediğimiz ama gözlemlenmiş olanı açıkladığı için varolduğunu düşündüğümüz olgu ve olayları açıklamak için kullanılır.

            Neyi gözlemlenebilir sayacağımız her zaman açık değildir. Demir tozlarının yakındaki bir mıknatıs yüzünden pozisyonlarını değiştirdiklerini gözlemleriz, ve manyetik alanda hareket ediyorlar deriz;

[burada]

manyetik alanı da gördüğümüzü söylemeli miyiz yoksa gördüğümüz sadece demir tozları mıdır? Cisimleri pencere camlarından, aynalardan, mikroskoplardan ve elektron mikroskoplarından gözlerimizle gözlemlediğimizi söyleriz. Ya da sadece o cisimlerin imajlarını (image) mı gözlemleriz? Proteinler gibi çok büyük molekülleri elektron mikroskopları aracılığıyla gözlemeyebildiğimiz söylendiğinde, acaba bu[nu yapmak] onları gözlük aracılığıyla görmek gibi midir? Birinin ‘elektron mikroskobuyla bir molekül gördüğünü’ söylemesi bir çok teori gerektirir, öyle ki atom yapısı ile ilgili teorileri terkederek artık gördüğümüz şeyi molekül sayamayız.(Belki sadece etkisini görürüz – buhar hücresinde elektronların kendilerini değil varsayılan etkilerini görürüz.) “Gözlemlenebilir ile gözlemlemez arasındaki çizgi kesin değildir, bir bilimsel teoriden diğerine değişir ve daha iyi gözlemleme [teknikleri] geliştirdikçe [bu çizgi, gözlemlenemez olanlar gözlemlenebilir hale geldiği için] gözlemlenemez olanların [bulunduğu tarafın] sonuna doğru ilerleyecektir.”4 Bütün bunlara rağmen yalancı-parçacıkların (so-called particle) çoğunun insanlar tarafından gerçekten gözlemlenemeyeceği kabul edilmiştir.

            Şimdi birkaç teori örneği görelim:

            (1) Bilimdeki en kapsamlı teori atom teorisidir, eğer olmasaydı modern fizik ve kimya varolamazdı. Atomlar, protonlar ve elektronlar, nötronlar, neutrinolar5, kuvarklar6 ve atomdan küçük parçacıkların tümü ağaçlar ve evleri gözlemlediğimiz gibi gözlemleyemeyeceğimiz teorik varlıklardır. Bilim adamlarının atom yapısı hakkındaki bilgilerinin gelişmesini sağlayan atomun doğası hakkındaki çalışmalar ve deneyler fiziki bilimlerle [anlamlı bir şekilde] uzun süre uğraşmamış kişilere anlatılamayacak kadar teknik konulardır.

            Buna rağmen temel fikir yeterince basittir. M.Ö. 460 yılları civarında yaşayan erken dönem Yunan filozoflarından Demokritos herkesçe yapılabilecek çok genel gözlemlerle bir atom teorisi geliştirmişti.

            Örneğin; taş basamaklar yıldan yıla yavaş yavaş aşınır. Bir bardak suya bir damla vişe suyu koyun su bir anda kırmızı olacaktır. Ya  da içine biraz şeker atın, şekerin tadı bir anda tüm sıvıya yayılacaktır. Çıplak gözle görülemeyen çok küçük parçacıklar varolmasa bunlar ve bunlar gibi sayısız olay nasıl açıklanabilirdi? Taş basamaklar bu parçacıklardan oluşur ve bunların tek tek ayrılmasıyla aşınır [öyle ki] yıllar sonra bu aşınmayı farkedebiliriz. Vişne suyu içine damlatıldığı sıvıya yayılıp onu kırmızı yapabilecek, çok küçük parçacıklardan oluşmuştur; aynı, suya karıştırdığımızda suyu tatlı yapan şeker gibi. [Öyleyse] gözlemlediğimiz cisimler bi şeyden oluşmuş olmalıdırlar. Bir parça tebeşiri ikiye bölüp parmaklarıma sürtebilirim,sonuç bu parçaların parmağımı boyadığıdır. Fakat bu küçük parçalar daha küçük parçalardan ve bu parçalar da daha küçük parçalardan oluşmuş olmalıdır. Bu sürecin sonunda, artık bölünemeyecek olan parçacıklara ulaşırız ki bunlar atomlardır. Gördüğümüz ve dokunduğumuz tüm maddeler, daha fazla bölünemeyecek olan çok küçük parçacıklardan oluşur. Onları göremeyiz ya da dokunamayız; ama varolduklarını varsayarsak gözlemlediğimiz çok fazla sayıda şeyi açıklayabiliriz.

            Demokritos ve Lucretius (M.Ö. 96-55)’un açıklamaları böyledir. Atom teorileri çok ilkeldi ama içerilen temel prensip modern teorilerinkinden çok faklı değildi: Gözlemlenmemiş gözlemlenmişi açıklamak için kullanılıyordu. Günümüzün atom teorileri o zamanlarda hayal bile edilemeyecek [kadar çok] sayıda olguyu açıklamıştır: Neden A elementi B ve C ile birleşiyor da D ve E (ya da başka bir) element ile birleşmiyor, neden belirli elementler ve birleşikler sahip oldukları özelliklere sahipler, neden o sıcaklıklarda buharlaşıyor ya da yanıyorlar, neden [bunlardan] başka bir sıcaklıkta donuyorlar (…). gerçekten modern kimya açıkladığı tüm olgusal gerçeklikleri atom teorisi ile açıklıyor. Ve bu gözemlenemeyen varlıklarla – parçacıklar, dalgalar, enerji, kuvvet alanlar ile – tanışmamız bize yüzyıl önce bile hayal edilemeyecek bir dünyanın kapılarını açıyor.

            Görüntüler dünyasının, ortak duyunun, sıradan insan özlem ve deneyimlerinin günlük dünyasının ardında, bu dünyayı  taşıyan ve onu duyularımıza sunan değişik bir  düzenin gerçekliği vardır. İşte şimdi bilimin dışa vurduğu gerçeklik tabu türden bir gerçekliktir – şimdiye kadar içine girebildiğimiz herhangi bir şeyden de daha derinlere

[inen]

, hepsi birbirine kilitlenmiş bir şekilde örgütlenmiş ve yapılanmış

[olan]

gözlemlenemez varlıkların ve görünmez kuvvetlerin, dalgaların, hücrelerin, parçacıkların dünyası [anlamında bir gerçeklik]7.

            Fizikçiler bazen maddenin en küçük,

[daha fazla]

bölünemeyen unsurun; kelime ayırt edici olmasa da; onları görmemizin hiçbir yolu olmadığı için parçacık olarak tarif ederler8. Fakat o şey oradadır, görülebilmek için çok küçük olsa da varlığı neredeyse tam ittifakla kabul görmüştür. Eğer bunlar sadece kullanışlı kurgular olsaydı,

[bunların]

açıkladığı gözlemlenebilir bir çok şey nasıl her zaman olduğu gibi olurdu? Gördüğümüz ve dokunduğumuz maddeler bir şeyden (daha küçük unsurlardan) meydana gelmiyor mu? Maddeler eğer bu [küçük] unsurlardan meydana gelmiyorlarsa, neden böyle unsurlardan meydana gelmiş gibi davranıyorlar?

            (2) Tarihsel jeoloji ve evrimsel biyolojide incelenen varlıklar – kayalar ya da yaşayan organizmalar gibi – gözlemlemek için ok küçük değillerdir, fakat meydana gelmiş olduğu iddia edilen olaylar o kadar önce meydana gelmiştir ki [o zamanda, bu olayları] gözlemleyebilecek hiçbir insan yoktur. Biyolojik evrim teorisi v tektonik tabakaların jeolojik teorisi gibi şeylerden söz ederiz. Tabii ki geçmişin olay ve süreçlerini şimdi gözlemleyemeyiz; bütün sahip olduğumuz ‘kayların [bize sunduğu] deliller’ ve eski organizmaların fosilleridir. Chambrian çağın, Jurassic çağın olduğunu ya da komplex organizmaların basit olanlardan türediğini gözlemlemiyoruz; çıkarsıyoruz (infer). Bu teorileri destekleyen çok fazla delil toplanmıştır. Binlercesinden bir örnek seçersek; neden Avusturalya’da tüm dünyadakinden farklı türde organizmalar ve organizma alıntıları buluyoruz? Avustralya’nın asırlar önce tüm ana karalardan ayrı kalması ve böylece oradaki organizmaların diğer yerlerdekinden bağımsız olarak geliştiği olgusal gerçekliği oradaki organizmaların çarpıcı bir şekilde farklı olmasının sebebidir. Charles Darwin’in The Origin Of  Species – ya da Ronald W. Clark’ın The Survival Of Charles Darwin –

[adlı kitabının]

okunması delillerin çokluğu ve bir teoriyi diğerinin ardından test etmedeki, bazılarını reddedip diğerlerini gözden geçirmedeki ve şimdi sahip olduğumuz evrim teorisinin üzerine kurulu olduğu özlemlerin ayrıntıların açıklamadaki incelikler, [detaylar ve zorluklar] hakkında bir fikir verir.

            Evrim sürecinin bazı evrelerini bugünden yola çıkarak gözlemleyebiliriz; örneğin mikro-organizmalarda olduğu gibi meyve sineklerinde de bir gün içinde birçok soy görülebilir ve derece derece evrimlerini ve mutasyonlarını gözleyebiliriz. Bununla birlikte evrim sürecinin ve teorinin üzerinde kurulu olduğu verilerin çoğunu bir insanın yaşam süresi içinde gözlemleyemeyiz geçmişteki olayları şimdi gözlemleyemeyiz. (Geçmişten bazı olayları filmler yoluyla gözlemleyebiliriz fakat ne yazık ki uzak geçmişin filme alınmış kayıtları yoktur.) insanlar tarafından gözlemlenebilmiş bir evrimsel süreci de olmamıştır (olayların uzaydaki küçüklüğünden değil, zaman içindeki uzaklığından dolayı.)

            (3) Başka bir disiplinde, psikolojide başka bir çeşit gözlemlenemez ile karşılaşırız ‘bilinç dışı’. İstekler, korlar ve kıskançlıklar hep bilinçli kabul edilmiştir. Gerçekten de ‘bilinç dışı istek’, ‘bilinç dışı korku’ gibi ifadeler terimlerde bir çelişki olarak kabul edilmişti. İstek acı gibi değil midir? Bir yerinizdeki acıdan bahsederken kendinizle çeliştiğinizi düşünmezsiniz, çünkü acı duymak onu hissetmektir (analjezik altında acı hissetmezsiniz, acınız yoktur.); aynı şekilde isteğin deneyimlediğimiz bir şey olduğu ve dolayısıyla bilinç dışı isteğin terimlerde bir çelişki olduğu söylenmiştir. Sigmund Freud (1856-1939) bilinçsiz istekler hakkında yazdığında “kendi kendine çelişme”den (self-contradiction) suçlu değil miydi?

            Freud’un söylediği; bilinç dışı isteklerin kişinin isteğinin bilincinde olmamasından başka; bilinçli olan isteklerden; hiçbir farkı olmadığıdır. Bu, bu odada benim oturduğum sandalyeden görülmez ve dokunulamaz olmasından başka hiçbir farkı bulunmayan görünmez bir sandalye varolduğunu söylemeye benzemiyor mu? Ve bu nasıl hiçbir sandalyeden farklı değil? Freud’un belirttiği şey, bilinçsiz istekleri bilinçli olarak deneyimlediklerimizle çok önemli bir ortak nokta taşıdığıdır: Davranışı (behavior) aynı şekilde etkilerler. Aynı iş görürler; otomatik telefon santralı ile santral memuru gibidirler.* Bilinçli bir şekilde deneyimlenmeseler de insan hayatında aynı şekilde işlerler. Örneğin: (1) Bir kişi bilinçli olarak yaralanmayı, kötüye kullanılmayı ya da dayak yemeyi istemeyebilir, fakat bu kişi kendini bilinçli olarak böyle şeylerin olabileceği durumlara sürüklüyorsa, ve her zaman bunları arıyor gibi görünüyorsa, Freud’a göre bu kişinin bilinç dışı bir yaralanma ya da kötüye kullanılma isteği vardır. Bu istek muhtemelen bilinç altına ‘bastırılmıştır’ çünkü bilinçlilikte yaşaması güçtür; ‘bilinç altına itilmiştir’ böylece kişi bilinçli olarak deneyimlemediği için onunla uğraşması gerekmeyecektir. (2) Bir kadın yılladır alkolik kocasına bakması gerektiğinden şikayet ediyor [ve] her gün  bu deneyimden acı ve sıkıntı duyuyor ama buna rağmen kocasını terk etmek yerine ona bağlı kalıyor. Neden? ‘Toprak ana’ tipi (anaç tip) bir bilinç dışı [istekle] bir erkeğe eş olmak yerine anne olmayı istediği için: Bu istekten haberdar değil ama bu isteğe göre davranıyor. Bu yolla onun, şikayet ettiği durumdan çıkmayı reddetmesini anlayabiliyoruz. (3) Bir adam bilinçli olarak işini kaybetmemeyi, arkadaşlarıyla ve iş arkadaşlarıyla iyi geçinmeyi ister, öyleyse neden; fikirlerini kendine saklamak ve işini kaybetme [tehlikesine]son vermek yerine ; her zaman patronundan (herkesin patronundan) şikayet eder?Neden her zaman ‘yanlış yerde yanlış şeyi’ söyler; arkadaşlarından ve yakınlarından uzaklaşmak için mi? Diğer insanların ne kadar kötü olduğunu ve dünyanın ona ne kadar kötü davrandığını kendine ispatlayabildiği için bu tür bir kaybın [içinde olmaktan] hoşlanır. Onların düşmanlığı [konusunda] bilinçlidir fakat [bu düşmanlığı] tamamıyla bilinçsiz olarak kışkırttığı için hep onları suçlar. Bu türden o kadar çok davranış vardır ki, ‘bilinç dışı’ (bilinç altı) olmasa psikoterapinin; atomlar olmasaydı fizik ve kimyanın [sahip olacağı kadar]; kaybı olurdu.

            Bilimi karakterize eden teorilerin bu özel durumu değildir; bilim baştan başa kuramsaldır. Bilimde araçlarla yaptığımız gözlemleri delil olarak kullanırız, bu araçların güvenirliği bile teorilerin kabulü üzerine temellendirilmiştir. Uzak yıldızlar hakkında bilgi toplamak için teleskop kullanırken optikle ilgili teorilerin ve ışığın doğrusal olarak hareket ettiğini önceden doğru kabul ederiz (presuppose). Voltmetrelerden, spektograflardan , buhar hücrelerinden bahsederken bile birçok bilimsel teorinin doğru olduğunu kabul ederiz. Bilimde bir diğeri için delil olarak aldığımız önermelerden her biri teori yüklüdür (theory-laden). Fotoğrafları delil olarak kabul etmek bile optik teorilerin doğruluğunu önceden kabul etmemizi gerektirir.

Çekim yasası mı yoksa çekim teorisi mi demeliyiz? Her iki şekilde de kullanabiliriz. Ne dersek diyelim Newton’un çekim yasasını kuğuların beyaz olduğunu gözlemlediğimiz şekilde teyid (confirm) edemeyiz. Dışarıya çıkıp etrafa bakarak [çekim yasasını] sınayamazsınız. Ölene dek, elmaların düştüğünü, Newton’un çekim yasasını sınamadan görebilirsiniz (Sadece çekimin varlığını ve havadaki havadan ağır cisimlerin ere düşme eğilimini teyid etmiş oluruz.). Newton’un evrensel çekim yasaları ve onun üç hareket yasasından söz ettiğimizde, Kopernik’in evrenindeyizdir [dolayısıyla da ] bu evrenle ilgili varsayımların oluşturduğu bir arka plan vardır. Örneğin yıldızlar (Aristoteles’in düşündüğü gibi) dönen bir kürenin iç yüzeyinde sabit bi şekilde durmuyorlar, kendileri hareket halindeler. Her aşamada önceden kabul edilmiş teori bolluğu vardır. Örneğin kütle karmaşık bir kuramsal kavramdır: Sadece dışarı çıkıp [dışarıdaki] herhangi bir cismin kütlesini anlayamazsınız; ağırlığını ölçebilirsiniz (ve bir ağırlık ölçüsü kullanmanız bir teori gerektirir.) ama kütlesi değişmediği halde aynı cisim dünyada 10 kg gelirken ayda bu ağırlığın dörtte birinden daha hafif gözükecektir. (Ayda daha az olan yer çekimi sebebiyle.)Basit gözlemler, anlamlı bir teori arka planları olmadan, sizi Newton’un mekanik [yasalarını] teyid etmekten öteye götürmez.

Bir teoriyi ya da yasayı teyid etmeye kalkıştığımızda, diğerlerinin doğruluklrını devam ettirdiğini varsayarız. Gözlemlenmiş bir termometrik okumadan sonra bir cismin belirli bir ısısı olduğunu söylediğimizde, termometrenin kullanılmasının altında yatan moleküler teorilerin; örneğin bir tüpteki civanın yüksekliğinin, ısının (moleküler hareketin) iyi bir yansıtıcısı olduğunun; doğruluğunu varsayarız. Uranyumun atomlarının bölünerek kurşuna dönüşmesi oranını ölçerek kayaların yaşını belirlediğimizde, bu oranın değişmez olduğu ve dış faktörlerden etkilenmediği ile ilgili atomik teorilerin doğruluğunu varsayarız. Yıldızların uzaklığını açısal yer değiştirme (parallatic displacement) metodu ile ölçtüğümüzde, üçgenselleştirme (triangulation) metodunun doğru olduğunu varsayarız. Her şeyi bir kerede test edemeyiz; şimdiki testlerimizde doğruluğunu devam ettirdiğini varsaydığımız [teyid edilmiş] teorilerle işlem yaparız. Bilimsel teoilerde yüksek derecede birbirine bağlılık (interconnectedness) vardır. Her teori dokunun [örgünün] bir parçasıdır ve birini ilgilendiren bir şüphe tüm sisteme yansır ve diğerlerini etkiler. 1906’da Pierre Duhem’in yazdığı gibi:

Genelde insanlar fiziki hipotezlerden birinin izole edilmiş bir şekilde [ele] alınabileceğini, deneyle kontrol edilebileceğini ve çeşitli testlerle geçerliliği sınandıktan sonra da fizik sisteminde tanımlayıcı bir yere konabileceğini düşünürler. Gerçekte durum bu değildir. Fizik parça parça ele alınmayı olanaklı kılan bir makine değildir; her parça izole edilmiş bir şekilde deneyemez ve düzeltmek için sağlamlığının dikkatli bir şekilde kontrol  edilmesini bekleyemeyiz; fizik bilimi bir bütün olarak ele alınmayı gerektiren bir sistemdir; bir parçası tek başına işler kılınamayan (ayrılmış olduğu diğer parçalar gibi bir dereceye kadar işleyebilen) bir organizmadır. Eğer kötü giden bir şey olursa, eğer organizmanın işlemesinde bir rahatsızlık olursa, fizikçi sismin etkilenişinden [yola çıkarak] hangi organın düzeltilmeye ya da değiştirilmeye ihtiyacı olduğunu; bu organı izole edip ayrı bir şekilde inceleme olasılığı olmadan; araştırmak zorunda kalacaktır. Durmuş [olan] saatinizi verdiğiniz saatçi bütün parçaları ayırır ve hasarlı ya da kırılmış parçayı bulana kadar onları tek tek inceler; bir doktor [ise] gelen hastanın hastalığını teşhis etmek için onu parçalara ayırıp inceleyemez, rahatsızlığın yerini ve sebebini tüm vücudu etkileyen düzensizlikleri inceleyerek tahmin etmek zorundadır. Fizikçi aksayan bir  teori ile karşılaştığında onu bir saatçi gibi değil bir doktor gibi düzeltmelidir.9

Teorilerin Teyid Edilmesi

Bilimsel bir teori açıklanması gereken olgusal gerçekliklerin basit bir özeti olmaktan uzaktır. Oluşmasını sağlayan olgusal gerçekliklerden çok daha karışıktır; bir çeşit sonu belirsiz girişimdir. Fakat, şimdiye kadar ilişki görülmemi olgusal gerçeklikler, beklenmedik ve bilinmedik diğer olgusal gerçeklikler ile ilişkilendirdiğinde [artık] teori öne sürülmüştür.

Bir teori tasarlamak, bir sanat çalışması gibi, yaratıcı hayal gücü sürecidir. Ve yine bir sanat çalışması gibi dikkatli bir araştırma ve ani bir sezgi ile ortaya çıkar: “Eureka! Buldum!”. Sezgi teorinin nal bulunduğunu gösterebilir ama onun doğruluğunu garantilemez; doğruluğu, en parlak ve en yaratıcı teorilerin bile eksik bulunabileceği deneyler potasında test edilmelidir.

Bir teori asıl açıklamaya çalıştığı şeylerden çok daha fazla şey içerdiğine göre bunların bir kısmı gelecekle ilgili olabilir. Bilimsel teorilerin bir özelliği de öngörüler sunmaktır. Bir çok bilim adamına göre, teorinin başarısının ‘keskin sınaması’ teorinin detaylı ve kesin öngörüler yapma başarısıdır. Bilim adamı, bir teori ile temellendirerek, o olmadan öngörülemeyecek (ya da tahmin bile edilemeyecek olan) [bir şeyi] öngördüğünde, teorisi etrafındakilerden en son “Bravo”yu alır. “Onları meyveleri ile bileceksiniz10”ve bilimin meyveleri teorinin olanaklı kıldığı başarılı öngörülerdir.

Bunun en dramatik örneklerinden biri Neptün gezegeninin keşfidir. Uranüs gezegeni 1721’de teleskoplarla keşfedildiğinde, dikkatlice incelenmiş ve bir süre sonra yörüngesi belirlenmişti (bu bir şekilde şaşırtıcı olacaktı). Newton’un hareket yasalarına göre belirli bir zamanda X pozisyonunda olması gerekirken Y pozisyonundaydı. Astronomlar bu delili Newton teorisine karşı kullanabilirlerdi. Ama teori o kadar geniş bir alandaki olguları açıklamıştı ki bunu yapmakta tereddüt ettiler; çelişkili gözüken bir delil yüzünden bir çok şeyi açıklamış bir teoriyi [değersiz diye bi kenara] atmak yerine, onun üzerine oynamak daha tercih edilebilir gelmişti. Adams ve Leverrier (birbirinden bağımsız olarak hareket eden iki astronom) garip durumu Newton’un teorisi ile uyumlu olabilecek bir şekilde açıklama çalıştılar: Uranüs üzerinde çekim kuvveti yaratan şimdiye kadar gözlemlenmemiş bir gezegen olduğunu düşündüler. İki astronom Newton mekaniklerinin doğruluğunu varsayıp, onu temel alarak ve Uranüs hakkındaki gözlemlerini [de] ekleyerek şimdiye kadar gözlemlenememiş olan gezegenin yerini hesapladılar. O günün teleskobik güçlerini maksimum

[derecede]

kullanarak, şimdiye kadar sönük bir yıldız gibi görünen Neptün’ü arka plandaki yıldızlar arasındaki hareketlerini, yıldızlarla ilişkili olarak gözlemleyerek; belirlediler. Öngörülerinin başarısı Newton’un mekaniklerine (çekim yasalarına ve hareketle ilgili üç yasasına) büyük destek sağladı. Newton’un teorisi o döneme hükmediyordu ve yirminci yüzyıla kadar da [ona] meydan okuyan çıkmadı.

Fakat yeni bir teori; Newton’unkinin yerini almayan ama bazı noktalarda değişik gözlemlenebilir sonuçlara götüren; Einstein’ın görelilik teorisi ortaya çıktı. Eğer ‘Einstein’ın ışığın ağır kütleler tarafından çekileceği hakkındaki görüşü doğruysa, bir yıldızdan dünyaya doğru hareket eden ışığın, güneşin yakınından geçmesi durumunda, güneşin çekim kuvveti tarafından saptırılması gerekirdi. Gündüzleri güneşin ışığı yüzünden yıldızları göremememiz sebebiyle, bu normal olarak teyid edilebilir bir şey değildi. Fakat, bir tam güneş tutulması anında pozisyonlardaki bir değişiklik gözlemlenebilirdi. 29 Mayıs 1919’daki güneş tutulmasına güneş yakınındaki yıldızların fotoğrafı çekildi ve gözlemler Einstein’ın teorisini teyid etti. Yine bir öngörü teori temel alınarak yapılmıştı ve [bu öngörünün] başarısı onun kabul görmesini sağlayan faktörlerdendi.

Gökyüzüne baktığınızda görünen şey , gündüzleri güneş, geceleri ise yıldızlardır ve hepsi dünyanın etrafında dönüyormuş gibi görünür; bu insanlık tarihinin büyük bir kısmında o kadar kabul görmüştü ki dünyanın güneşin etrafında döndüğünü söyleyenler deli kabul edilmişti. Eğer duyularımızın gösterdiği bir şey varsa o da güneşin, ayın ve yıldızların, merkezde duran dünyanın etrafında dönüğüydü. Eski zamanlarda güneşin, ayın ve gezegenleri birbirlerine göre anlamlı olman bir şekilde hareket ettikleri gözlemlenmişti. (Spektroskopi yöntemiyle yıldızların da, saniyede yüzlerce mil hızla hareket ettiklerinin bulunması yirminci yüzyıldan önce değildir.) Faka bu, makul sayılabilecek bir şekilde, güneş, ay ve gezegenlerin ‘farazi’ bir kürenin iç yüzeyinde olduğu ve birbirlerinden farklı bir şekilde dünyanın etrafında döndükleri, bunların dışında da yine dünyanın etrafında dönen bir ‘sabit yıldızlar’ küresi bulunduğu teorisine dayanıyordu; yıldızlar için ayrı bir küre gerekiyordu çünkü onlar gökyüzünde, birbirlerine göre hiçbir hareket göstermeden, hep birlikte hareket ediyorlardı. Bu teori, duyularımızla kesinlikle reddediliyormuş gibi görünen, dünyanın güneşin etrafında döndüğüne dair modern teoriden daha ortak-duyusaldı (commonsensical). Doğrusu Mısırlı astronom Batlamyus’un (M.Ö. ikinci yüzyıl) – gezegenlerin hareketleriyle birlikte güneş-ay tutulmalarını da belirleyen ve öngören—hipotezi astronomi teorisinde son söz gibi gözüküyordu.

Batlamyus ve çağdaşları gezegenlerin ( arkalarındaki ‘sabit yıldızlara’ göre) neden hareket ettikleri şekilde hareket ettikleri konusunda şaşkındılar. Örneğin, Jüpiter bir süre yıldızlara göre doğuya doğru hareket ediyor zamanla geri dönüyor ve batıya doğru hareket ediyordu (geriye-dönüşlü hareket). Bu neden olabilirdi? Batlamyus tarzı astronomi gökyüzündeki bütün cisimlerin daireler (bunlara epicycle denir) şeklinde hareket ettiğine inanıyorlardı, fakat eğer daha küçük dairelerin, ki daha büyük olanların içinde yer aldığını da düşünmüş olsaydınız gezegenlerin düzensiz geriye dönüşlü hareketlerini açıklayabilirdiniz11. Her [daha] dikkatli gözlem gezegenlerin yeni bir özelliğini ortaya çıkarıyordu ve bu her zaman bir epicycle’la açıklanabiliyordu. Hiçbir genel teori gezegenlerin epcycle’lar üzerinde hareket ettiğini öngöremezdi ama bir kere teori kabul edildikten sonra yıllar içinde gezegenlerin yolunun belirlenmesi ve – yıllar içindeki hareketlerinin çeşitliliği düzenli  [ve sınırlı] olduğu için—bir sonraki yerlerinin belirlenmesi [bu teori ile] mümkün oluyordu.

Eğer Kopernik gibi diğer gezegenlerle birlikte dünyanın da güneşin etrafında döndüğünü varsayarsak, geriye-dönüşlü hareketleri basit bir şekilde açıklayabiliriz. Güneşe Jüpiter’den daha yakın olan dünya, yörüngesinde daha hızlı hareket eder  ve yörüngesindeki bir eğimi dönerken daha uzak olan gezegen diğer yönde hareket ediyormuş gibi görünecektir, tıpkı yolun iç tarafındaki sürücü göre dışarıdaki yavaş sürücünün kısa bir süre için ters yönde gidi yormuş gibi görünmesinde olduğu gibi. Eğer Kopernik’in teorisi doğru olsaydı geri-dönüşlü hareket beklediğimiz gibi olacaktı. Bununla birlikte Kopernik’in teorisi; Batlamyus’un teorisi sıkıcı epicycle’larıyla gezegenlerin yıldızlara göre gelecekteki durumlarını öngörebildiğine göre; Batlamyus’unkinden daha fazla bir öngörü değerine sahip değildir.

Dünya güneşten 93000000 mil uzaktadır. Güneşin etrafında döndüğüne göre Ocak’taki (January) pozisyonu 6 ay sonra alacağı pozisyondan 186000000 mil uzakta olacaktır. Böylece en yakın A yıldızı Ocak’ta C uzak yıldızının bulunduğu arka planda, Temmuz’da ise uzak yıldız B’nin bulunduğu arka planda görülecektir.

Kopernik’in teorisinin, Batlamyus’unkinden farklı olarak, açıklayabildiği bir gözlemlenebilir sonuç vardı: Eğer dünya güneş etrafında bir yörünge üzerinde dönüyorsa Haziran’da Aralık’ta olduğu pozisyondan 186,000,000 mil daha uzakta olacaktır, öyleyse yakın yıldızları uzaktakilere göre konumunda da bir farklılık olmalıdır (Parallax): Yakındaki bir ağaca önce bir pencereden sonra da diğerinden baktığımızda ağacın arkasında uzakta bulunan dağlara ve diğer şeylere göre değişik bir konumda görünmesi gibi. Dikkatli ‘teleskobik’ gözlemler yapılmasına rağmen böyle parallax’ların bulunamaması Kopernik’in görüşüne karşı delil olarak kullanılmıştır. Kopernik yıldızlar çok uzak olduğu için hiçbir parallax gözlenemediğini söylemiş ve görüşünden vazgeçmemiştir, ama onu destekleyecek hiçbir delili de olmamıştır. İlk parallax 1838 yılında bulundu [ve] haklı olduğu ortaya çıktı ama o 1543 yılında ölmüştü. Kimse en yakın yıldızın 6 trilyon mil uzakta olduğunu tahmin edememişti. Kopernik’in görüşü olgusal gerçeklikle ilgili tüm delillerin bulunmasına ve Batlamyus’un teorisinde ad hoc kullanılan sıkıcı epicycle’lara ihtiyacı olmamasına rağmen kendi yaşadığı zamanda Batlamyus’unkinden daha fazla teyid edilmemişti.

Eğer iki teori de aynı gözlemlenmiş olgusal gerçeklik kümesini açıklıyorsa, daha az genel prensip [üzerine kurulu] olanı anlamında, daha basit olanı kabul görür. Deliller evin birisi tarafından soyulduğunu gösteriyorsa, bunu bir düzine adamın yaptığını iddia eden teori kimse ciddiye almayacaktır. Tabii ki basit olan teori her durumu açıklamayabilir. Eğer bir çok kişinin parmak izi bulunduysa [hırsızın bir kişi olduğuna dair] teori bunu açıklayamaz. Zamanında bütün gözlemlenmiş gerçekleri açıklayabilen bir teori, daha sonra keşfedilenleri açıklayamayabilir ve [bu durumda] basit teori bir kenara atılmalıdır. (Atom yapısı hakkındaki basit teoriler çoktan terkedilmiştir.) Fakat eğer basit teori açıklaması gereken herşeyi açıklıyorsa, (diğer şeyler eşitken) o günün galibi odur. (Parallaxın teyid edici delilleri[nin ortaya çıkmasına] kadar Kopernik’e olduğu gibi.) Basit teoriler zarif, düzenli, şık, estetik bir şekilde hoşa gidicidir ve uzu zamandan beri, mümkün olduğu kadar çok şeyi mümkün olduğu kadar az şeyle açıklamak bili adamlarının ideali olmuştur.

Doğa bilimindeki teorilerin çoğu kesin öngörüler meydana çıkarmayı becerememiştir. Nadiren, teori üzerine temellendirilen heyecan verici ve özel öngörüler yapılabilmektedir; Neptün’ün keşfedilmesi olayında olduğu gibi. Darwin’in doğal seçim ve uygun olanın hayatta kalma teorisi bize neden bazı türleri hayatta kalıp diğerlerinin neden [yok olduğunu] açıklıyor ama bu tek başına bize hangisinin hayatta kalıp hangisinin yok olacağını öngörebilmemizi sağlamıyor. (Bu yiyeceğin kıtlığı, iklim değişmeleri, bölgedeki nem oranı gibi birçok koşula bağlıdır; bunlar uzun zaman dilimleri içinde bilinemeyecek faktörlerdir.) Depremlerin dayandığı – kaya yığınları çarpıştığında ne olduğu gibi—koşullar hakkında kabul edilebilir [derecede çok şey] biliyoruz, fakat dünya yüzeyinin millerce altında neler olduğunu bilemediğimiz için depremleri iyi bir şekilde öngöremiyoruz. İyi teyid edilmiş meteorolojik yasalarımız olmasına rağmen, atmosferi üst kısımlarında neler olduğunu bilemediğimiz için, gelecek haftanın hava durumunu kesin bir şekilde öngöremiyoruz. Bilimsel teoriler önce açıklarlar; olgu alanı genişledikçe daha iyi açıklarlar; özel koşullar çok detaylı bir şekilde bilinmedikçe kesin öngörür ortaya çıkmaz ve bilim

[dallarının]

çoğu henüz bu düzeye erişememiştir.

Bilim, birleştirilmiş (unified) bir teori ortaya çıkardığı zaman en başarılıdır.

Newton; Merkür ile uğraşmak için bir yığın varsayım kullanırken ve Venüs’e uygulamak için yeni aletlere yönelirken; [bir] opportünist değildi. Gökyüzü mekaniği farkedilebilir şekilde birleştirilmiş (bir) teoriydi. Problemleri aynı akıl yürütme paternini ya da problem çözme stratejisini tekrar tekrar kullanarak çözüyordu. İnceleme altındaki nesnelerin durumları hakkındaki belirlemelerden yola çıkılıyor, çekim yasaları kullanılarak uygulanan kuvvetler hesaplanıyor; uygulanan kuvvetler[le ilgili bu] önermeden yola çıkarak [ve] dinamik yasaları kullanılarak hareket denklemleri belirleniyor; hareket denklemlerini[n] çözülmesiyle de cisimlerin hareketleri elde ediliyordu. Akıl yürütmenin [bu] tek yolu olgusal bir durumdan diğerine; bağımsız olarak doğru oldukları  bulunan sonuçlar çıkarılması için kullanılmıştı.

Daha ileri bir düzeyde, Gökyüzü mekaniğinin kendisi daha geniş bir teoride içerilmişti. Bir bütün olarak Newton fiziği farkedilir bir şekilde bütünleşmişti. Çeşitli problem kolleksiyonlarını çözebilmek için ir strateji sunuyordu. Hareketle ilgili herhangi bir soruyla karşılaştığında Newton [fiziğinin] tavsiyesi hep aynıydı: Uygulanan kuvvetleri bul, u kuvvetlerden ve dinamik yasalarından [yola çıkarak] hareket denklemlerini oluştur ve hareket denklemlerini çöz. [Bu] metod geniş bir olgusal durum alanı için kullanılıyordu. Gezegenlerin dönme

[hareketleri]

, mermilerin hareketleri, gel-git hareketleri ve sarkaç salımları hep aynı problem çözme stratejisi ile [ele alınıyordu.]12

Bileştirilmiş bir teori oluştuktan sonra bir başka değerli özellik ortaya çıkar: Önceden beklenmeyen alanları araştırmaya açmadaki verimlilik ya da doğurganlık (fecundity). Yeni bir teori, yeni sorular sormamız, dünyaya bakmak için yeni bakış açılarına ve; zamanla; gelecekte içinden [yeni] keşifler ve öngörülerin çıkabileceği ‘paradigmalara’ öncülük eder.

Bilim

[dallarının]

birliği (The unity of sciences). Bugünkü bilimsel teoriden bir örnek bu konuyu iyi bir şekilde açıklar.

Yıllardır içinde dinozorların da olduğu birçok sürüngenin fosilleşmiş kemikleri dünya üzerindeki çeşitli yerlerden kazılıp çıkarılmıştır. Kayaların yaşını belirlemek için kullanılan birçok yönteme göre bu sürüngenler 65 milyon yıl önce yaşamış ve aniden yok olmuşlardır. Neden aniden yok oldular? Biyologlar ve paleontologlar uzun süredir [bu konuda] bir açıklama aramaktaydılar.13

Bilim [çalışmalarında] sık sık olduğu gibi problemle hiçbir ilgisi bulunmayan bir ipucu bulunmuştu. İtalya’da derin bir vadide ince bir kil tabakası Cretacous ve Tertiary dönemleri arasına – dinozorların yok olduğu döneme – ait bir kaya katmanının içinde bulunmuştu. “Öyleyse ne?” diye sorulabilir. Fakat bu katmanda çok miktarda iridyum bulunmuştu; yeryüzünde nadiren karşılaşılan bu metalden normal miktarının 1000 katı kadar bulunmuştu. İridyum ağırdır ve dünya eriyik (molten) olduğu sırada aşağıya gitme eğilimi olacaktır; [ama] volkanik olaylar sırasında fışkırmalar olabilir. Ya da belki, bir göktaşı veya kuyrukluyıldızla çarpışma esnasında dünyaya düşmüştür. İridyumun varlığını açıklayan iki teori vardı peki hangisi doğruydu?

Aynı döneme ait başka iridyum tabakaları da bulunmuştu ve jeologlar kili eleyerek çatlamış ve zorlanmış gözüken kuvars14 parçaları buldular. Böyle bir şey meteor kraterlerinin çevresinden, nükleer bomba[ların] test alanlarından ve aydan (Apollo görevi sırasında) başka bir yerde görülmemişti. Jeologlar bu tür özelliklere sahip kuvarsın sadece bir yolla; kuvvetli bir patlama[nın etkisiyle kuvarsın] yüksek bir ısı ve basınca maruz kalması yoluyla oluşabileceğini buldular.

Bu sırada biyologlar geçmiş yarım milyar yıl içinde yok olmuş hayvanların listesini oluşturmayla meşguldüler. Büyük miktarlarda veri bilgisayarlara yüklendi ve bilim adamlarını şaşırtacak şekilde türlerin yok olmasının tekrarlayan bir patern izlediği ortaya çıktı. [Canlılar] uzun ve devamlı evrim dönemlerinden sonra kısa bir sürede yok oluyorlardı. Bu yok olmaların belirli bir periyodu vardı; yaklaşık olarak 26 milyon yıllık bir period.

Peki bu nasıl açıklanacaktı? Buz çağlar [diğer çağlardan] daha kısadır. Şimdi [de] astronomlar bu olaya karışacaklar. Belki de bu olay dünya dışındaydı, güneş patlamaları ya da süpernova [ile ilgiliydi] . Fakat her iki teori de delil yetersizliği sebebiyle reddedilmişti. Sonra yıldızların çoğunun teleskoplarla ya da fotoğraflarla örülemeyen ama sadece diğer yıldızlar üzerindeki çekim etkileri ile belirlenebilen çifte yıldızlar olduğu anlaşıldı. Güneşin de görülemeyen bir ortağı ile birlikte çifte yıldız olduğunu ve [ortağının] kuyruklu yıldızlar gibi geniş bir elips şeklinde bir yörüngesi olduğun varsayalım dediler. Böyle, binlerce yıl boyunca güneşe uzakken; güneş sistemi üzerinde küçük bir etki[ye sahip olacak] ve güneşe yaklaştığı zaman, kuyruklu yıldızların güneşe yaklaştığında yaptığı gibi hızlan[acak olan bir ortak yıldızın varolduğu varsayıldı.]

Hala “Öyleyse ne? Bunun dinozorlarla ne alakası var?” diyebilirsiniz. Fakat şimdi, oldukça yeni bir astronomik keşif [konuyla] ilgili hale geliyor. Güneş sisteminin sınırının dışında – güneşten en uzak gezegen olan Pluto’nun yörüngesinin arkasında—OORT BULUTU (keşfedenin adıyla adında büyük bir kuyruklu yıldız dizisi vardır. Astronomların hipotezinde olduğu gibi, güneşin görünmez ortağı[nın çekim alanı, yaklaşık olarak] 26 milyon yılda bir Oort Bulutu’yla kesiştiği zaman çekim kuvvetiyle bu kuyruklu yıldızların – bazıları dünyanın yörüngesine çekilecek olan – bir kısmını taşır. Bu çarpışmalardan [oluşan] toz

[bulutu]

güneşin ışığını karartıp bitkilerin ve onlarla beslenen canlıların ölmesine sebep olur.

26 milyon yıllık periyod şimdi teyid edilmiştir. Bilmecedeki eksik halka güneşin şimdiye kadar belirlenememiş olan karanlık ortağıdır. Galaksimizde milyonarca böyle yıldız vardır ve onlardan birinin yerini sadece çekim kuvvetinin etkilerinden

[yararlanarak]

belirlemek çok zor bir iş olacaktır. Eğer bu başarılsaydı eksik halka bilmecedeki yerine konacak ve bu  teori (Kuyruklu yıldız teorisi) daha iyi bir şekilde teyid edilmiş olacaktı. Şu anda kimse emin olamaz. Hala düşünülememiş olan yeni teoriler tasarlanabilir. İnanıyoruz ki her 26 milyon yılda bir bu dünyadaki yaşayan şeylerin çoğunun yok olmasının bir açıklaması olmalıdır.

Bu her şeyden önce olgusal gerçeklik hakkındaki bilimin [bilim dallarının], olgusal bilgiler, teoriler ve yasalarıyla; nasıl; birbirine bağlı bir ağ oluşturduğunu gösterir. Sistem tutarlı olmalıdır: Eğer bir tutarsızlık görülürse [sistemden] çıkarılmalıdır. Belki gözlemlenmiş bir olgusal gerçeklik olduğu düşünülen şey bir gözlem hatasıdır; belki de bu olgusal gerçeklik yanlış yorumlanmıştır; eğer bunlardan hiç biri olmamışsa ve bir tutarsızlık varsa bir şey[lerden vazgeçilmelidir, örneğin] bir teori terkedilmeli ya da gözden geçirilmelidir. Eğer bir teori gözlemlenen olgusal gerçeklikleri açıklayamıyorsa başka biri açıklayabilir, biz [de] teyid edilmiş olanını tercih ederiz.

İkinci olarak test yöntemleri [de] birbirine bağlıdır. Bir cismin sıcaklığını belirlemeye çalıştığımızda, tüpteki civanın yükselmesi ile sıcaklığın artması arasında bir ilişki olduğunu varsayarız. Bu tabii ki basit bir varsayım değildir, yüzyıllar boyu defalarca teyid edilmiştir. Kayaların yaşlarını belirlemeye çalışırken test – Karbon-14 yöntemi ya da uranyumun kurşuna dönüşmesi oranı[nın ölçülmesi] yöntemi – gibi yöntemlerin doğruluğu varsayılır ama aynı zamanda bunların [doğruluğu] teyid edilmiştir de. (Her biri değişik zaman aralıkları içim.) Eğer deliller bu yöntemlerin kesin olmadığını gösterirse [o zaman] 26 milyon yıl belirlememize de şüphe düşer. Bilimdeki herhangi bir önerme yeni delillerin ışığı altında yenilenebilir, hiçbiri sonsuza kadar tartışmasız kabul göremez.

Üçüncü olarak, varsayımlarımızın önceden teyid edilmiş bir teori ile tutarlı olmasını istediğimize dikkat edelim. Uranüs’ün yörüngesindeki düzensizlikler belirlendiğinde, bir seçimin yapılması gerekiyordu: Newton mekanikleri hatalı mıydı yoksa Uranüs üzerine çekim [kuvvetinin] etkisi olan önceden gölemlen[e]memiş bir gezegen mi vardı? İkincisi seçilmişti çünkü Newton mekanikleri zaten yüksek bir oranda teyid edilmişti. Test edilmiş ve güvenilir bir arkadaş size ihanet edebilir ama onu ne kadar fazla tanırsanız [onun] ihaneti hakkında o kadar çok delil istersiniz. Astronomlar Newton mekaniklerini tercih ettiler. [Ve] gezegen gözlendiği zaman seçim doğrulandı. Daha az teyid edilmiş olan kuyruklu yıldız teorisinde de bir varsayım – güneşe ortak bir yıldızın olduğu varsayımı – yapılıyor. Eğer böyle bir yıldız varsa bile, bu hiç bulunamayabilir. Bilim adamlarına göre şimdiki bilgisayar teknolojisi ile bile onu bulmak için üçte bir şansımız var. Peki eğer hiç bulunamaza bu kuyruklu yıldız teorisine karşı[-delil] mi sayılmalıdır? Bu, tabii ki, açıklama içinde bir boşluk yaratacak; [ve dolayısıyla] teori için de rahatsız edici bir soru işareti bırakacaktır. Eğer yıllar geçer ve güneşin karanlık ortağı bulunamazsa, birisi “Orada olmalı; -iridyum, dünya dışı cisimler ve Oort Bulutu- gözlemlediklerimizin bir açıklaması olarak birbirine  o kadar iyi uyuyor ki, zincirdeki keşfedilmesi çok zor olan bu halkayı bulamadık diye bu açıklamayı reddetmek yerine kabul etmeliyiz.” diyebilir. Fakat başkaları “Duygularını açıklamadaki boşlukları kapatmak için kullanma. Zincirdeki önemli halkalardan birinin kayıp olduğu bir gerçek.güneşe ortak ir yıldızın varlığına dair bağımsız bir delil yok, açıklamanın geri kalan kısmına diye [bu teoriyi] basit bir şekilde delilimiz olmadan doğru kabul ediyoruz (postulate).” diyecektir. Zincirdeki tüm halkalar tamamlanmadan hipotezi kabul etmeyen ihtiyatlı görüş ile “Bildiğimiz herşeyle uyumlu ve [bu uyumu gösteren] başka bir şey yok, öyleyse hiçbir ortak yıldız bulamasak da bu [hipotezi] alıkoyamayız.” Diyen maceracı görüş arasındaki bu farklılık her zaman bulunacaktır. Eğer harita – şimdiye kadar hep doğrulandıysa ve—hazineyi bulana kadar ona inanmamalı mıyız?  Bilimsel görüşlerdeki farklılığı belirlemek kolay [olsa da] tartışılan güven derecesinin belirlenmesi güçtür. Bazıları, yarı karanlıkta yapmak zorunda olsalar bile bu riskli sıçramayı yaparlar, bazıları ise kaleyi görüp, [topu] karşı tarafa atacağından emin olmadıkça hareket etmez.

Son olarak, duyularımızla kavradığımız günlük dünyamızdan ne kadar uzaklaştığımıza dikkat edelim. Kuyruklu yıldız teorisi; başlıca; biyoloji, jeoloji ve astronomiyi içeriyor ve fiziğin atom parçacıklarından hiç bahsetmiyor. Yine de her adımda içerilmiş bir çok teori var. 26 milyon yıllık bir periyod olduğunu söylediğimizde; sanki duyularla gözlenebilirmiş gibi, çekim kuvvetine her atıfta bulunuşumuzda; kuvars hakkındaki gözlemimizde; fotoğraf ve teleskoplara her atıfta bulunuşumuzda; [ve] gezegen ve kuyruklu yıldızların yörüngelerinde bahsederken bile içerilmiş [bir çok teori var]. Gözlem önermelerimize teori nakletme eğilimimiz vardır [örneğin] tesadüfi olarak, teleskopla bile olsa, gördüğümüz Uranüs’ün yörüngesinden ya da Uranüs güneş etrafında döndüğünden bahsederken. Teleskopla gözlemlediğimiz Uranüs’ün gökyüzünde bir biri ardına

[durduğu]

yerlerdir, bir diagram ya da orreryde15 olduğu gibi Uranüs’ün güneşin etrafında dolaşması değildir. Gezegenlerin güneşin etrafında dönmesi bile bir teoridir [ama] yüksek derecede teyid edilmiş bir teoridir. [Ve] Uranüs’e uzay mekikleri göndermemizi sağlayan hesaplamalar bu teorinin içinde yatıyor.

Teyid Etme ve Yanlışlama

Açıklamada ve öngörüde bulunmada ne kadar başarılı olursa olsun, teorinin başarısı onun doğruluğunu ispatlamaz; zamanla yenilenebilir ya da başka bir teori ile ikame edilebilir. Kabul görmesi her zaman geçicidir, kesin değildir. Eğer “Bütün köpekler memelidir; bu bir memeli; öyleyse bu bir köpek.” denildiğinde herkes hatayı bir seferde görecektir; bu “artbileşen evetlemesi yanılımı16” (affirming of the consequent) denilen, basit bir mantık yanılmasıdır. Bu tam anlamıyla bilimde [var]olan bir şeydir: “Eğer Einstein’ in teorisi doğru ise, güneşin çevresinde gözlemlenen (güneş tutulması sırasında) yıldızların pozisyonlarında bir sapma olacaktır; bu yıldızların yeri sapmalı bir şekilde gözlendi; o zaman Einstein’in teorisi doğrudur.” Eğer biri bunu söyleyecek olsaydı yaptığı hata köpekler örneğindekiyle aynı türden bir hata olurdu.

Eğer bilimsel akıl yürütme bu temel mantık hatasını ilan ediyorsa, teorileri savunmak için ne söylenebilir? Sadece hiç bir zaman ispatlanamadıkları (geçerliliklerinin bilinen öncülden çıkarıldığı) [ve] teyid edildikleri [söylenebilir]. Öyleyse teyid edilebilirlik bilimsel teorinin uygunluğunun bir ölçütü müdür?

Uygulandıkları alan (zaman ve uzay) sınırlandırılmadığı için yasalar ve teorilerin gerçekliği hiç bir zaman’ ispat edilemez. Benim sızın ya da her hangi bir insan grubunun “Bütün kargalar siyahtır.” cinsinden basit bir önermenin bile doğruluğunu ispat etmesine olanak yoktur. bulduğumuz her siyah karga “Bütün kargalar siyahtır.” [önermesine] biraz daha teyid ekler, fakat tam bir doğrulama imkansızdır. (Evrendeki tüm kargaları incelesek de onların hepsini incelediğimizden nasıl emin olabiliriz? Ve tabii gelecekteki kargaları ya da çok önce yaşamış olanları inceleyemeyiz.).

Teyid edilebilirlikte bile bir problem vardır. Deniz seviyesinde oturabilir ve tekrar tekrar suyun 212° F’da (ya da 1000 C) kaynadığınıteyid edebilirsiniz; bunu milyonlarca kez yapsanız da önerme doğru olmayabilir. Bunu keşfetmek için deneyi daha yüksek ve daha alçak seviyelerde yapmalısınız.; ama eğer [deney] koşullarını çeşitlendirmekle uğraşmazsanız tasarladığınız yasanın yanlışlarından hiç bir zaman kurtulamazsınız.

Sir Karl Popper gibi bazı felsefeciler, yasanın ölçütünün teyid edilebilirlik değil, yanlışlanabilirlik (falsifiability) olduğunu ileri sürmüşlerdir. Hiç bir zaman, siyah olup olmadıklarını görmek için tüm kargaları gözlemleyemeyiz ama bir beyaz karga görmemiz bütün kargaların siyah olduğuna dair önermeyi yanlışlamak için yeterlidir. “Bütün köpekler memelidir; bu bir memeli değil; öyleyse bu bir köpek değildir.” Bu geçerli bir çıkarsamadır; eğer bir şey memeli [bir hayvan] değilse onun köpek olduğuna dair önerme yanlışlanır.

Tabii ki istisnamızın gerçek olduğundan emin olmalıyız. Karga tuhaf bir ışıkta beyaz görünmemelidir; ve suyun deniz seviyesinde 212° F’de kaynamadığını söyleyen kimse bir gözlem hatası yapılmadığından ve termometresinin iyi çalışır ‘durumda olduğundan emin olmalıdır. Eğer bir kimya öğrencisi sodyum örneğinin suyla tepkimeye girmediğini iddia ediyorsa, öğretmeni bunu, iyi bir sebeple (kullanılanın sodyum olmadığı gibi), bir gözlem hatası olarak değerlendirecektir. Öğretmen, [bunu] tüm kimya kitaplarının (önceki binlerce deneye dayanan) yanlışlığı olarak değil öğrencinin bir hatası olarak değerlendirecektir. Yine de gerçek bir istisna genellemeyi yanlışlayacaktır.

Öyleyse yanlışlanabilirlik, bilimsel teorileri bilimsel olmayanlardan ayıran bir kriter olarak ortaya koyulmuştur. Her hangi bir bilimsel teori ya da yasanın olusal gerçeklikle [ilgili] sonuçları vardır, ve eğer bu sonuçlar meydana çıkmıyorsa, bu yasa ya da teori değiştirilmeli ya da yenilenmelidir. Eğer iddia edilen yasa bütün suların 212° F’da kaynadığını söylüyorsa, ama su bir dağ tepesinde kaynadığında böyle olmuyorsa, yasa terkedilmeli ya da yeni bulguyu da içerecek şekilde değiştirilmelidir. Başka kelimelerle [ifade edersek] bilimsel yasalar olgusal gerçeklikle ilgili sınama[nın] konusudur ve eğer sınama olumsuz bir sonuç verirse yasa artık eskiden olduğu gibi olamaz.

“A A’dır.” [önermesi] her zaman doğrudur, ama yanlışlanabilir olmadığına göre bilimsel değildir; bilimsel önermeler amprik olmalıdır (bundan dolayı da sentetik), analitik değil. “Her olay tanrının istediği gibi olur, araba kazası oldu, öyleyse tanrı bunu istemiştir.” Bu geçerli bir çıkarsamadır. Kazayı tanrının istediğini söyleyen görüş doğru olabilir ama yine de bilimsel.bir önerme değildir çünkü bulabileceğimiz hiç bir şey [bu önermeyi] yanlışlayamaz. Eğer bir araba kazası varsa bunu tanrı istemiştir, eğer yoksa bunu yine tanrı istemiştir. Meydana geldiğinde bunu yanlışlayacak hiç bir şey yoktur.

Psikanaliz teorisinde, tekrarlanan bir yanlışlanamama tehlikesi vardır. Örneğin birisi saldırgan davranıyorsa saldırgandır, ama aşırı derecede pasifse bilinçsiz olarak saldırganlığını saklamaya çalışıyordur. Ya da başka biri bunu değişik şekilde uygulayabilir: Eğer birisi pasifse, pasiftir ama saldırgan davranıyorsa bilinçsiz olarak pasifliğini gizlemeye çalışıyordur. Hangi verilen verirseniz verin teori bunu açıkladığını iddia ediyor; [ve] olan hiç bir şey bunu yanlışlayamaz. Bununla birlikte psikanaliz teorisini yargılamakta acele etmeyelim; bu şekilde tartışanlar genellikle amatör psikologlardır. Psikanaliz teorileri oldukça karışıktır ve [yanlış bir şekilde kullanarak] karikatürize etmek kolaydır. İnsanın iç dinamikleri çok karışıktır, bazı insanlar normal bir saldırganlık gösterirken, diğerleri bunu pasifliklerini [bilinçsiz olarak] gizlemek için yapıyor olabilirler; deneyimli terapistler farkı anlayabilirler. İnsan davranışında eğer meydana gelirse psikanaliz teorisini yanlışlayacak ve bizi onu düzeltmeye itecek bir çok olay vardır. Freud’ dan bu yana psikoanalizin tarihi yeni ve karışık verilerin ışığında değiştirilen ve terkedilen teorilerle doludur. Örneğin nevrotiklerle psikotikler arasındaki ayrım, her iki teoriye de uymayan [ikisi arasındaki] “sınırdaki” bir insan tipine- gözlemlenmiş bu davranışı geleneksel teorilere uygun hale getirmek için bir çok girişim olduysa da- uygun hale getirmek için değiştirilmiştir.

Fakat yanlışlanabilirlikle de ilgili bir problem vardır. “Bütün kargalar siyahtır.” ve “Bütün mavi gözlü, beyaz erkek kediler sağırdır.” gibi basit önermeler bir tek aykırı örnek ile yanlışlanabilir, ama bazı önermeler yanlışlanmayabilir. Görünüşte aynı, yüz şarap bardağı tuğla[dan] bir şöminede ısıtılmaları sonucu kırıldıysa ve bir tanesi kırılmadıysa “Cam kırılgandır.” genellemesinin yanlış olduğunu söylemezsiniz. “Bu cam [bardak] diğerlerinden daha sağlam.” gibi bir şey söylersiniz.

Newton’unki gibi geniş alanlı bir teoriyi yanlışlayacak tekil bir gözlem yoktur. Eğer önünüzde duran masa havalanır ve tekrar yere inmeden önce 10 dakika havada asılı kalırsa, bu yer çekimi yasasını yanlışlar mı? Hayır. Eğer olay fotoğraflanmış ve bir çok kişi tarafından gözlemlenmiş, yani olay gözlem hatası üzerine kurgulanamaz, olsa bile, yerdeki bir mıknatısın ya da bilmediğimiz başka bir kuvvetin onu [bir süre] ittiğini söyleyebiliriz. Bunlardan başka, uçan balonlar ve uçaklar; en azından açıklamalarını bildiğimiz için; Newton yasalarını yanlışlamazlar. [Yaptığımız] yasayı kurtarabileceğini düşündüğümüz bir teoriyi icad etmek midir? Hayır başka faktörler de -bazen bilinmeyen faktörler de bir cisim üzerinde rol oynar. Her olay bir anlamda bir çok yasanın kesişimidir; ve her yasa ceteris paribus (diğer şeyler aynıyken) şartı taşır. Elma eğer daha kuvvetli bir doğal güç (belki henüz bilinmeyen) engel olmazsa dünya [yüzeyine düşecektir]. Örneğin masa neden bir yığın şeklinde yere çökmüyor da ayakları üzerinde duruyor? Eğer yer çekimi o kadar kuvvetliyse binalar neden çökmüyor? Çünkü çekim kuvvetine ek olarak, pozitif ve negatif yüklerden oluşan elektrostatik kuvvetler var. Genellikle birbirlerini dengeleyecek şekilde, protonların pozitif ve elektronların negatif yükleri var. Bu kuvvetler yer çekimi kuvvetinden çok daha kuvvetli, [öyle ki] bu kuvvetler işliyorken cisimler şekillerini koruyor ve -yer çekimi üzerlerine etkiyen tek kuvvet olsaydı olacağı gibi -dünyanın merkezine doğru düşmüyorlar. Sadece ‘serbest düşen cisimler’ direkt olarak aşağıya doğru düşerler ve böyle olmasına rağmen, eğer düşen cisim bir tüyse bu böyle olmayacak; cisim direkt

[olarak]

aşağıya doğru gitmek yerine rüzgarla hareket edecektir.’ Her durumda, işlemde olan bir çok kuvvet vardır ve sadece çekim kuvveti bilgisi bize özel bir durumda ne olacağını ya da hangi kuvvetin daha güçlü olduğunu söylemez. Dünyanın çekirdeğinin çok yüksek ısısı (içerdiği elementlerin erime noktalarından çok daha fazla bir ısı) sebebiyle sıvı olası gerekmez mi? Evet ama dengeleyici bir faktör vardır: Dünyanın çekirdeğindeki elementler üzerindeki basınç o kadar yüksektir ki onları yarı-katı halde tutar.

Bütün bunlar kabul edilebilirdir bulunur çünkü [zaten] teyid edilmiş bu yasalar işlevseldir de. Eğer olması gereken bir şeyin olmamasını başka bir kuvvetin varlığı ile açıklıyorsak, bu kuvveti şapkadan çıkarır gibi [ortaya koyamayız]. Onun varlığı hakkında bağımsız bir delilimiz olması gerekir. Eğer bilinmeyen bir kuvveti sadece bir hipotez olarak [ortaya koyarsak], bu kısa bir süre kabul görebilir ama tekrar tekrar dener ve varlığı hakkında hiç bir delil bulamasak onun varlığından dolayısıyla da -en azından kurulduğu şekliyle- teorinin varlığından şüphe ederiz. Eğer bir hipoteze bir teoriyi ya da yasayı kurtarmak için, hiç bir bağımsız delil olmadan, müracaat ediliyorsa; bu ad hac hipotez olarak adlandırılır, fakat sadece ad hoc hipotezle desteklenen bir teori zamanla terk edilir.

Organik evrim teorisi çok iyi bir şekilde teyid edilmiştir ve keşfedilen hiç bir şey onu yanlışlamamış, sadece detaylarını değiştirmiştir. Peki bu [teoriyi] ne yanlışlayabilir? Karbon-14 tekniği ile ya da başka bir yolla bu konuda bulunmuş tüm fosil ya da taşların aynı yaşta olduğunu mesela 6000 yıllık olduğunu düşünelim. [Eğer] tarihleme tekniğinin kesinliğinden emin olabilirsek bu, dünyada hayatın milyonlarca yıl önce başladığına dair teoriyi yalanlar. Peki bu, evrim teorisini yanlışlayacak mıdır? Hayır, çeşitli organizmaların o zamanda oluşan özel şartlar sebebiyle çabuk evrim

[geçirdiğini]

söyleyebiliriz. Fakat eğer, incelemelerden sonra bu koşulları belirleyemezsek büyük bir olasılıkla evrim olduğundan şüphe ederiz. Belki teoriyi tamamen yalanlayamayız ama bu şaşırtıcı sonucu teoriyi teyid edilmemiş (disconfirm) saymak için kullanabiliriz. Onu teyid etmemek, onu tamamıyla yanlışlamadan alehinde delil bulmaktır.

Özel yaratılış teorisini — tanrının dünyayı ve üzerindeki canlıları,  6000 yıl önce, çok kısa bir süre, belki 6 günde, yarattığına dair teoriyi — teyid etmemek için neye ihtiyaç vardır? Dünyanın yaşını gösteren karbon- 14 testi ve diğer testler — Cambrian-sonrası döneme karşı Cambrian dönemle ilgili bir yığın delil – tereddütsüzce bu görüşe karşı delil sayılabilir. Eğer dünyanın yaşı milyar yılsa, [dünya] 6000 yıllık olamaz: Fakat ilgili bir teori bu gözlemden kurtuluyor: Bütün organik evrim sürecinin tanrı tarafından düzenlendiği ve böylece hayatın doğa üstü bir güçle ortaya çıkıp geliştiğini [ileri süren teori]. Bu kesinlikle evrim teorisi ile uyumludur. Evrim yaratmada kullanılmış bir teknik olabilir. Hiç bir bilimsel teori bunun aksini ispat edemez; ne bunu ispat edebilir, ne teyid edebilir ne de yalanlayabilir. Neden? Çünkü bunu keşfetmenin hiç bir yolu yoktur; bu, bilim adamlarınca incelenmez, (bir çokları inanmasa da) inanmadıkları için değil ama teorinin olgusal gerçekliklerle ilgili hiçbir içeriği olmadığı için. Dünyada hayat nasıl gelişmiş olursa olsun; yavaş ya da hızlı; kademe kademe ya da aniden [olması fark etmez] birisi bunun tanrının dizaynı olduğunu söyleyebilir. [Burada] her hangi bir şekilde test edebileceğimiz, –her hangi bir bilimsel teoride olan—olgusal gerçeklikle ilgili bir delil yoktur. Hayatın milyonlarca yıldır var Olduğunu neyin teyid edeceğini biliyoruz (bu bildiğimiz şeydir); hayatın sadece 6000 yıldır var olduğunu neyin teyid edeceğini de biliyoruz (Tüm tarihleme testlerinin bu sonucu vermesi halinde teyid ederiz.). Fakat bunların hiç birinde “tanrının görünmez elinin” bu süreçten sorumlu Olduğunu teyid etmeyiz; bunu teyid etmenin hiç bir yolu yoktur. Lehte ya da alehte hiç bir ‘olgusal gerçeklikle ilgili’ sınamaya tabi olmadığı için basit bir şekilde bilimsel teori sayılmaz. Bilimsel teoriler olgusal gerçeklikle ilgili bir yan taşımalıdırlar.

Saatinizin çalışmadığını düşünün ve bir arkadaşınız, [bunun sebebinin] saatin iç kısmında dolaşan gremlinler (yaratıklar) olduğunu söylüyor. Saate baktıktan sonra “Ben hiç gremlin görmüyorum” diyorsunuz. Arkadaşınız “Ama onlar görünmez gremlinler onları hiç bir şekilde göremezsin.” diyor.

A: Peki görünmeyen ve fiziksel varlığı olmayan bir gremlin, nasıl gremlinden farklı olmuyor? Odada duyularla ya da aletlerle belir­leyemeyeceğim bir fil olduğunu söylemiş olsaydın, bunun ne anlama geleceğini biliyorum: Bu odada aslında bir fil olmadığını ya da hayali bir fil olduğunu söylemekle aynı şeydir. Görünmeyen bir gremlin, gremlin değildir. Onun görünmez bir gremlin değil görünmez bir cin Olduğunu söylediğimi varsayalım. Bu ne fark yaratır? İki teoriyi nasıl ayırırdın? Eğer onları görebilseydin farkı söyleyebilirdin; fakat görünmez olduklarına göre [bunun] hiç bir yolu yok. Bu diğeriyle aynı özellikteki bir saate hangi markayı verelim, gibi bir [soru] değil mi? Eğer bana gremlinle çalışan bir saat mi yoksa cinle çalışan bir saat mi istediğimi sorsan “Sen seç” derim. Aynı işi gördükten sonra hiç bir fark yaratmaz17.Ve herhalde gremlinlere dokunamaz ve onların fotoğrafını çekemezsin; onlar x-ışınlarına, radara, kızıl ötesi fotoğraflamaya ve diğerlerine de görünmezdir?

B: Tabii ki! onlar keşfedilmek istemezler.

A: Peki öyle bir gremlin gremlin olmayandan nasıl

[ayırdedilebilir]

? Görünmeyen ve dokunulamayan bir sandalye, sandalye değildir. Görünmeyen gremlin ve diğer şeylerde böyledir.

B: Görünmezliğin varolmaya karşı delil Olduğunu gerçekten söyleyemezsin. Bilim elektronlar gibi görünmez varlıklarla doludur.

A: Fakat elektron teorisi en azından verimli; onu temel alarak elementlerin neden birleştikleri gibi birleştiklerini ve daha bir çok şeyi açıklayabiliyoruz.

B: Ve bende gremlin teorisiyle saatinin neden çalışmadığını söylüyorum.

A: Senin yalancı-açıklaman açıklama değil. Onuna hiç bir şey öngöremezsin; eğer bu bir cinse, mumbo jumbo diyerek saati tekrar çalıştıracağını söyleyemezsin; tüm bunlar hiç bir şeyi değiştirmiyor. Saat hala orada duruyor ve çalışmıyor. Ama eğer zembereğini değiştirirsem tekrar çalışır; öyleyse kırık zemberek hipotezinin ispat edilebilirliği var. Ama gremlin hipotezinin [böyle bir ispat edilebilirliği] yok.

B: Bir teorinin öngörü değeri olması gerekmez, çoğu teorinin

[böyle bir değeri]

yoktur. Benimkisi açıklayıcı değere sahip. Eğer saatte kötü bir gremlin varsa saat çalışmayacaktır. Bu saatin neden çalışmadığını açıklar.

A: Görünmez bir gremlin kelimelerde bir çelişkidir; önce bir gremlin olduğunu söylüyorsun sonra da görünmez [ve belirlenemez] olduğunu söylüyorsun. Bir elinle verdiğini diğeriyle geri alıyorsun. Öne sürdüğün teori bir teori değil sadece bir kelime, benim mitoloj imde anlamı olan bir kelime;

[ve]

benim mitolojimde gremlinlerin görünür olduğuna inanılır ama bu inanç yanlışmış; bu bildiğin gibi anlamsızlıktır. Sen sadece kelimelerle oyun oynuyorsun.

B: Tam öyle değil. Bu gremlin insan gözü için görünmez. Bilim böyle varlıklarla doludur, görünmez [bir şey] bilimsel olmayan [bir şey] değildir. Gremlinin gözlenebilir değeri olmadığı doğru olabilir (Gremlinin saate ne zaman gireceğini öngöremem), ama bir çok bilimsel teorinin gözlenebilir değeri yoktur. İstedikleri şey açıklamadır ve ben sana bir tane veriyorum. Saatin zembereği de bozulmuş olabilir ama bu gremlin teorisini yanlışlamaz. Zembereği gremlin kırmış olabilir.

A: Zemberek kırılmış ve zembereği yenilemek saatin tekrar çalışmasını sağlıyor.

B: Gremlin olayında sana böyle bir öngörüde bulunamam. “Grem­linlerden kurtul ve saat çalış[acakt]ır.” diyemem, çünkü gremlinin nerde olacağını ve daha sonra ne yapacağını bilemem. bu bir açıklamadır, bilimdeki binlercesi gibi gözlemlenemiyenlere [dayanan] bir açıklama. ben gremlin teorisinin doğru olduğunu ispatlamayı başaramayabilirim; ama sen de yanlış olduğunu ispatlayamazsın.

A: Görünemez bir filin, fil olmaması gibi görünmez bir gremlin de gremlin değildir diyebilirim. Yalancı-açıklaman ampirik olarak anlamsız (meaningless). Anlamsızlık; “Yeşil fikirler öfkeli uyurlar.” [cümlesinin] doğru ya da yanlış olmasından daha fazla; doğru ya da yanlış olamaz.

B: Bu, “Yürümek oturdum ye çok” (bir cümle değildir); “Pirotlar elatik karuzelerler” (bunlar kelime bile değildir); “Yeşil fikirler uyurlar.”(kategori hatası)’daki gibi bir anlamsızlık değil. Bu tamamen anlamlı bir teori, seni rahatsız eden şey bunu teyid edememen ya da yalanlayamaman. Bu gözlenmeyen şeyleri içeren diğer teorilerden daha anlamsız bir teori değildir.

A: Fakat bilimsel gözlemlenemezler, ampirik olarak verimlidir. Gremlin teorisi geri kalan bilimsel teorilerden hiç birine uymuyor.Bilim hepsi birbirine bağlı, biri tehlikeye düştü mü bir şekilde tamamı etkilenen, karşılıklı bağımlı yasalar ve teorilerin geniş bir ağıdır. Senin gremlin teorin yaralı bir parmak gibi kopmuş, izole edilmiş, diğerleriyle bağı yok.

Yukarıdaki diyalog saçma ve önemsiz gibi görünebilir. Şimdi daha gerçekçi bir durumu ele alalım:

Bir zamanlar tuhaf davranan bazı kadınların ilhamını şeytandan alan cadılar olduğuna inanılırdı. Artık neredeyse hiç kimse buna inanmıyor, peki teori yanlışlandı mı? ya da sadece teyid mi edilmedi? O zaman bile, kimse otopsisini yaptığınız taktirde bu kadınların içinde küçük şeytanlar bulacağınıza inanmazdı; [çünkü] bu, gözlemle yalanlanabilir [bir şeydi]. Teori, görünmez bir varlığın, şeytanın, onların öyle davranmalarına sebep olduğunu [söylüyordu]. Onu göremiyordunuz ama bu onun [o kadınlara] bir şey yapmadığı anlamına gelmiyordu, kadınların davranışları aslında onun çok meşgul olduğunu teyid ediyordu. Cadı olup olmadıkları belirlemesi yapılmadan önce kadınlar çok dikkatli bir şekilde inceleniyor ve sorgulanıyordu; delil toplama süreci detaylı ve uzundu. İnsanlar, davranışları üzerinde yapılan dikkatli gözlemlerle ya cadı olarak mahkum oluyor ya da temize çıkıyorlardı. Bununla birlikte, cadı teorisinin tamamı göreli olarak kısa bir zamanda terkedildi. Şeytanın [kadınların vücudunu] işgal[i] teorisinin aksi mi ispat edilmişti? Hayır [bu teori] sadece terkedilmişti. Neden terkedilmişti? Şeytan gözlemlenebilir olmadığı için [terkedilmemişti]; bilim gözlemlenemezlerle doludur. [Terkedilmişti] çünkü, psikolojinin gelişmesiyle başka bir teori onun yerini almıştı. Önce doğa üstü bir şekilde açıklanan davranış şimdi tamamıyla doğal bir olgu olarak kabul ediliyordu. Asık suratlı ve tavizsiz Kalvinci18 ahlak altında yaşayan bir çok insan üstündeki [bu insanların bu ahlaktan ötürü duydukları] suçluluk duygusunun büyük yükü, Tanrıya ve kocalarına karşı kendilerinden beklenen görevleri [aynı anda] yerine getirmenin imkansızlığı, günah çıkarma ile bulunan psikolojik rahatlama — [bütün] bunlar bu kadınların neden davrandıkları gibi davrandıklarını açıklayan faktörler olarak kabul edilirler. Peki, yeni teori daha mı iyiydi? Yeni teori bu olguları bilimsel açıklamanın, bir birine bağlı yasa ve teorilerin geniş ağının bir parçası yaptı. Bu bilimsel açıklamanın paternine uygun görülmüştü. Şeytan teorisi yanlışlandığı için değil, Juzuli (superfluous) olduğu için terkedilmişti. Eğer nevrozun psikolojik sebeplerine inandıysanız, diğer açıklamaya ihtiyacınız yoktu. Ayrıca bilimsel açıklama — psikolojiden, biyolojiden (genetik) ve kimyadan alınan — büyük miktardaki diğer enformasyona da uyuyordu (bunlarla tutarlıydı).

Bir teorinin yanlışlanmasından bahsederken onun teyid edilmemesine (onun aleyhinde kabul edilebilecek bir şey bulmak ama onu tamamen bir kenara atmamak.) ve oradan da basit [bir şekilde] teorinin terkedilmesine kademeli bir şekilde gelmiş görünüyoruz. Şeytanın-işgal[i] teorisi, daha kapsamlı bir teori onun yerini aldığı için terkedildi; fakat daha önceki teori yalanlanmış mıydı.; yoksa sadece teyid mi edilmemişti? Birisi, eğer bir teori inanmak istediği şeylere, ön varsayımlarına ya da önyargılarına uymuyorsa bu teoriyi terkedebilir. [Teori] hiç bir şeyi onunun aleyhinde [delil olarak] kabul etmezseniz de terk edilebilir — sadece bir paranoyak hiç bir şeyin, herkesin ona karşı bir oyun oynadığı teorisinin teyid edilmediğini kabul etmeyecektir. Eğer insanlar [ona] düşmanca davranıyorlarsa bu onun görüşünü teyid eder; ve eğer yakın davranıyorlarsa, sonunda onu dolandırmak için onu kandırmaya çalışıyorlardır. Hiç bir şeyin, onun evrensel düşmanlıkla ilgili teorisini teyid etmediğini kabul etmeyecektir. Ona irrasyonel deriz çünkü, çoğumuza inandırıcı gelen, hiç bir delili kendi teorisinin aleyhinde kabul etmeyecektir. Fakat emin olabilirsiniz ki bilimsel teoriler bir paranoyakla aynı durumda değildir. Paranoyak, [teorisini] teyid etmeyen delili, ispat olmadığı için değil; o delilin, [teorisini] teyid etmediğini görmediği için kabul etmez. Elbette bilim bundan daha objektiftir?

Hem öyledir hem de değildir. Bilim, [teoriyi] teyid etmeyen delilleri kabul eder ve devamlı bir şekilde teorileri değiştirir ya da terkeder. Diğer tarafta [teoriyi] teyid etmeyen delillere karşın teorinin tutulması gibi bir durum da vardır. İki örnek durum inceleyelim.

1. Newton yasalarının bir kenara atılması için ne gerekir? Eğer güneş sistemindeki tüm gezegenler aniden güneşe çarparsa, bu Newton’un gökyüzü mekaniğinin aleyhinde delil sayılır mı? Hayır, henüz bilinmeyen bir şeyin, güneşin o yüksek çekim gücüyle “tüm herşeyi üstüne çekmesine” sebep olduğu söyleyebiliriz. Bu şey hiç bulunamamış olsa da, onun orada olduğunu,

[ve]

sadece keşfedilmemiş olduğunu söyleyebiliriz. Ya da şu durumu ele alalım: Eğer Newton’un teorisi doğruysa, başka bir yıldızın güneşe çok yaklaşması güneş üzerinde büyük bir çekim kuvveti yaratacaktır. Güneş sisteminin doğuşu ile ilgili bir teori, daha büyük bir yıldız güneşe yaklaştığı, uzaklaşmadan önce büyük miktarda maddeyi çektiği ve bu maddelerin daha sonra yoğunlaşarak gezegenleri oluşturduğunu [söyler]. (Tahminen yaklaşma sürecinin ortasında19 yıldız en yakındayken çekim en kuvvetlidir, bu sebeple de en büyük gezegenler Jüpiter ve Satürn ortada, en küçük gezegenler Merkür ve Plüton ise uçlardadır.) Fakat şimdi büyük bir yıldızın güneşe yaklaştığını, sizin de bunu teleskopla gözlemlediğinizi düşünün ve bunun güneş üzerinde hiç bir etkisi olmamış olsun: Dünyanın da yakında büyük bir cisim yokmuş gibi davrandığını ve bağımsız

[hareketlerine]

devam ettiğini düşünün. Bu Newton teorisi üzerinde şüpheye yol açmaz mıydı?

Bu şekilde ele alınabilirdi ama böyle ele alınması gerekmez. Ceteris paribus şartını hatırlayın: İşleyen “çekişen kuvvetler” olmamalıdır, ya da gözardı edilebilecek kadar küçük olmalıdırlar. Henüz doğası bilinmeyen ama her ne ise gözardı edilebilmeden çok uzak olan başka kuvvetlerin işlediği söylenebilir. Ve böylece hala Newtoncu görüş kurtarılabilir. Her zaman suç Newton mekaniğine değil de başka bir şeye atılabilir.

Bireysel bilimsel iddialar tek başlarına delillere meydan okumazlar ve okuyamazlar. Aksine    “Hipotezler yığınlar halinde sınanır.” . . Göreli olarak büyük miktardaki iddiaları sınayabiliriz. Bu, deneylerimiz yanlış gittiği zaman belirli bir iddiayı suçlu kabul etmeye mantıksal olarak zorunlu değiliz demektir. Beğenerek değer verdimiz bir hipotezi, yığın in elemanlarından başka birini reddederek, yalanlanmaktan her zaman kurtarabiliriz.20

19 yüzyılda maddenin korunumu yasasının evrensel olarak doğru olduğuna inanılıyordu: Madde formunu değiştirebilir ama evrendeki madde miktarı her zaman aynıdır. 20 yüzyılda maddenin enerjiye dönüşümünün keşfedilmesiyle maddenin korunumu yasası terkedilmişti. Ama [yerine] benzer bir yasa, enerjinin korunumu yasası kalmıştı: Evrendeki enerji form değiştirebilir, ama evrendeki enerji miktarı sabit kalır. Bu hala, bilim camiasında geniş kabul görmektedir. Peki bunu yanlışlamak için ne gereklidir?

Eğer belirli madde sistemlerini örneğin bir silah, bir fişek ve bir mermiyi ele alırsak~ bunların değişmelerine karşın hemen hemen sabit kalan bir büyüklüğün varolduğu bulunmuştur. Bu “enerji” olarak adlandırılır. Silah onu ateşlenmediği zaman ve mermi hareketsizken fişekteki patlayıcının büyük bir kimyasal enerjisi vardır. Ateşlendiği zaman mermi çok hızlı hareket eder ve hareket enerjisi vardır. Tabanca geri teperken, hızlı hareket etmemesine rağmen, büyük bir hareket enerjisi vardır. Patlamayla oluşan gazların hem hareket hem de ısı enerjileri vardır fakat bu, patlamamış yükün sahip olduğu kimyasal enerjiden çok daha azdır. Bu çeşitli enerji tipleri belirli anlaşmalara göre aynı birimlerle ölçülebilirler. Saf birisine burada bir ‘dolap’ dönüyormuş gibi gelebilir yani en sonunda kuralların ortaya çıkmasını sağlamak için anlaşmalar seçilmiş ve çeşitli türde ve miktarda gizli enerji olduğu önvarsayılmış gibi görünebilir…21

Başka kelimelerle ifade edersek, eğer bir bilimsel yasa ya da teoriye değer veriyorsak ve bu yasa şimdiye kadar yüksek bir derecede teyid edilmişse onu yalanlanmaktan ve teyid edilmemekten korumak için ne yapabiliyorsak’ onu yaparız. [Bunun için] ya gözlemlerimizi yasanın bozulmadan çıkmasını sağlayacak bir şekilde yorumlamalıyız ya da enerjinin yeni tür ve miktarlarını varsaymalıyız. Bütün bilim dallarında kabul edilebilir miktarlarda bu türden bir ‘dolap’ dönmektedir. Bilim camiasında bir yasa ya da teori büyük miktardaki teyid edici delil sebebiyle kabul görür; ve bir kere sahip olduğumuz delillerle yasayı kabul ettikmi psikolojik bir tembellikle onun doğruluğunu saldırıya karşı koruma eğiliminde oluruz ve hatanın sistemin başka bir yerinde yattığını varsayarız. Teori bir kere oluştuktan sonra sorgulanması için büyük miktarda [teoriyi] teyid etmeyen delile ihtiyaç vardır.

3. Ses havada hareket ettiği zaman hava parçacıkları hareket eder: Ses dalgaları havanın ardarda gelen yoğunlaşmaları ve seyrek­ gruplaşmalarıdır. Ses sadece hava, su ya da başka bir şey aracılığıyla iletilebilir. Fakat aralarında ışık ve ısıyı iletecek hiç bir şey olmamasına rağmen ışık ve ısı güneşten dünyaya kadar gelebilmektedir (Güneş doğunca ısı artar.). Buradaki A’nın oradaki B’yi etkilemesini sağlayan böyle bir ‘uzaktan eylem’ nasıl olabilir? Bu nasıl olanaklıdır? Bilim adamları bu konuyu açıklayamamıştı, bu sebeple de ether teorisini geliştirdiler: Ether ısının ve ışığın, bir yerden diğer bir yere taşındığı ağırlıksız bir araçtı ve bütün uzayı -kaplıyordu. belirlenemez bir şeydi ama kuvvetleri bir yerden diğer bir yere taşıyacak bir araç olması gerektiği için tartışılıyordu. Uzun bir süre etherin varlığına dair izler bulunmaya çalışıldı: Biraz sürtünme, enerji kaybı ya da uzay boşluğu denen yerde bu işi görecek herhangi bir şey. Ama hiç bir iz bulunamadı. 1872’deki Michaelson-Morley deneyi böyle bir izi bulmak için tasarlanmıştı ve sonuçları tamamıyla olumsuzdu. Ve dolayısıyla ether teorisi yavaş yavaş terkedildi — aksi ispat edilemedi, iddia [edilmeye devam] edilebilirdi de ama terkedildi. ‘Uzaktan eylem olmaması’ ilkesini korumak isteyenler isteselerdi bunu yapabilirlerdi ama bilim adamlarının çoğu bu ilkeyi terketmeyi tercih ettiler.

2. KARŞILIK GELME (Correspondence)

ve UYUMLULUK/TUTARLILIK (Coherence)

1. Karşılık Gelme: İşte şimdi doğruluk (truth) hakkındaki önceki tartışmamıza dönüp onu ilerletebilecek bir durumdayız22.Herhangi biri “Doğru bir önerme gerçekliğe karşılık gelendir. Ve de yanlış bir önerme gerçekliğe karşılık gelmeyendir.” deme eğilimi gösterir. Bu, doğrunun en basit ve görünüşte en açık tanımlamasıdır. Ama bu görünüşte zararsız önermenin yüzeyinin altına dalmaya çalıştığımızda bir çok karmaşık problem ortaya çıkar. Örneğin ‘karşılık gelme’ ile ne kastedilir? Aşağıdaki gibi bir şey midir? Kartın bir yüzündeki renk isimleri ikinci yüzdeki renk örneklerine karşılık gelir: Eğer 15 sayısı magenta23 olarak isimlendirilmişse öbür sayfada 15 numaralı örnek magneta renginin bir örneğidir. Birinci sayfadaki renk isimleriyle ikinci sayfadaki renkler arasında bire bir karşılık gelme vardır. Acaba doğruluk böyle midir? Eğer böyleyse bu nasıl bir karşılık gelmedir? Ve karşılıklılık ne ile ne arasındadır? Cümleler ile ‘gerçek ya da iddia edilen durumlar’ ya da dünyadaki meselelerin sergilediği durum’ arasında mıdır? yoksa önermeler ile olgusal gerçeklikler arasında mı? (Peki olgusal gerçeklikler nelerdir? Olgusal gerçeklik bir anlamıyla meselelerin varolan ya da sergilediği durumudur — benim sırada oturuyor olmam bir olgusal gerçekliktir.; diğer anlamıyla, olgusal gerçeklik doğru bir önermedir — “dün akşam şehir dışında olduğum bir olgusal gerçekliktir.”) İddia edilen ‘karşılık gelmenin’ ne ile ilgili olduğu konusunda ki tartışma kızıştı.

İki resim çizelim. Sayfanın sol tarafına içinde bir masa ve bir sandalyeden başka hiçbir şey olmayan bir oda çizelim. Sağ tarafa da içinde bir masa ve iki sandalye olan bir oda çizelim. Bu resimlerin altına iki cümle yazalım: (1) “Odada bir masa ve bir sandalye var.” ve (2) “Odada bir masa ve iki sandalye var.” Şimdi, ilk cümle sayfanın sağ tarafında meselelerin resimlenmiş olan durumunu betimlemiyor mu? Bu şekilde binlerce resmi binlerce cümleyle karşılaştırmaya devam edebiliriz. Resmedilen şeyin varlığını iddia ettikleri için, bazı önermeler doğru olacaktır, diğerleri ise yanlış olacaktır çünkü [varlığını] iddia ettikleri şey resimde yoktur. Şimdi sol tarafa bir fil çizdiğimizi ve sağ tarafa hiç bir şey çizmediğimizi varsayalım. Öyleyse birinci cümle “Odada fil var.” ile ve ikinci cümle de “Odada fil yok.” ile temsil edilecektir. Fakat ikinci resim “Odada hiç bir şey yok.” ya da “Odada görünebilir hiç bir şey yok.” cümleleriyle de aynı derecede iyi bir şekilde betimlenebilecektir. Birisi, bu resmi “Odada görünmez bir fil var.” diyerek betimlemeye çalışabilir ama bu durumda bizim ona, bunun nasıl “Odada fil yok.” cümlesinden anlamca farklı olduğunu sormamız gerekir.

Tabii ki resimlerin yeterliliğinin bir sonu vardır: Eğer fili göremeseydiniz ama ona dokunabilseydiniz ya da o sesler çıkarıyor ve iz bırakıyor olsaydı ne olurdu? Şimdilik resimleri terkediyoruz, –kokuları ve sesleri görüngüler çizemememize rağmen onları görüngüler gibi tasavvur edebildiğimize göre — meselelerin sergilediği durumu tasavvur etmemiz gerekiyor. Sonra tasavvur ettiğimiz şeyi kağıda yazdığımız cümle ile karşılaştırırız. Öyleyse “Odada keskin bir koku var.” bir resme değil meselelerin sergilediği [ve] hayal edebileceğimiz bir duruma karşılık gelir. Koku ya oradadır ya da değildir; “Odada keskin bir koku var.” diyebiliriz [bu] hayal ettiğimiz duruma karşılık gelip gelmemesine bağlı olarak ya doğrudur ya da yanlıştır.

Onu tasavvur edebilmemize de ihtiyaç yoktur. Eğer ormanda şimdiye kadar gördüklerimizden ya da hayal edebildiklerimizden farklı olan garip bir hayvan varsa, onun varolduğunu söyleyen önerme orada duran olgusal gerçekliğe karşılık gelecektir. Eğer o oradaysa ve biz onu reddedersek, önermemiz yanlış olur. Önermemiz ve varolan durum [birbirine] karşılık gelmekte başarısız olur.

2. Uyumluluk/Tutarlılık (Coherence): Kuramsal kavramlara baktığımızda sıkıntıya düşüyormuşuz gibi görünüyor. Locke zamanında ışığın parçacıklardan, (Işığın parçacık teorisi) Newtondan sonra da dalgalardan oluştuğuna inanılıyordu ve bugün ışığın biraz dalgalara biraz da parçacıklara benzediğine inanıyoruz — fakat bu zihni bir resimdir; bize söylenene göre ışık bu ikisi gibi de değildir; dalgacıklar (wavicles) gibidir, ve dolayısıyla onu tasavvur etmeye çalışmayı da bırakabiliriz. Öyleyse tasavvur edebileceğimiz ne var? Bir teorinin ya da diğerinin kabul görmesi bizim tasavvur etmemize [ya da edebilmemize] değil sahip olduğumuz diğer bilimsel inançlara uymasına bağlıdır. Bu durumda kabul edilebilirliğin ölçütü karşılık gelme değil uyumluluk/tutarlılıktır (coherence).

Bir inançlar bütünü (1) hiç biri diğerlerine aykırı olmadığı zaman —            “Odun yanar.” ve “Odun yanmaz.” önermelerinin ikisini de içeren bir inanç sistemi tutarlı olamaz; — ve (2) birbirlerini karşılıklı olarak destekledikleri zaman — yani her inanç diğerlerine olabilirlik eklediği zaman; — tutarlıdır. İsminin bu olduğunu bilmesek de bu tutarlılık sınamasını günlük hayatımızda devamlı kullanırız. Smith’ in katil olup olmadığını merak ettiğimizi varsayalım: Eğer onun katil olduğuna inanıyorsak bu doğru olabilir (olgusal gerçekliğe karşılık gelir) ama hiç tanık yoksa bunu bilmemizin hiç bir yolu yoktur. Bununla birlikte, [eğer] dedektifler cinayet saatini 11:00 p.m. olarak belirlediyse; komşulardan biri Smith’i 11:05 p.m.’de öldürülen adamın evinden çıkarken gördüyse; öldürülen adamın giysisindeki kan Smith’in kan tipindeyse; eşyalardaki parmak izleri Smith’e aitse ve kocası Smith’in 10 ile 12 arasında evde olmadığını bildirdiyse (. . .). Smith’e karşı birbiriyle tutarlı ya da birbirine uyan iyi delillerimiz vardır; onları Smith’in katil olduğu hipotezi üzerinde açıklayabiliriz. Jüri bu türden deliller [olduğunda] genellikle sanığı suçlu’ bulurlar.[Bu durumda] deliller karşılıklı olarak uyumlu parçalardan oluşmaktadır.

Yarım saat önce kullanmış olduğum kalemi bulamadığımı varsayalım. Geçen yarım saat içinde bulunmuş olduğum her yere bakıyorum ama hala bulamıyorum. Ve hala bir yerlerde olması gerektiğini söylüyorum Belki birisi çalmıştır; belki de yeteri kadar iyi aramadım ve kanepenin yastıklarının altında ya da arasında bir yerde [duruyor] — ama bir yerlerde olduğundan eminim. Şimdi birisinin bana “Belki de sadece yok olmuştur. Basit bir şekilde görüş alanından çıkmıştır demiyorum; sonsuza kadar yok olmuştur; artık varolmayacak ve bu yüzden de onu bulamıyorsun. Zaman içinde şeyler bir kere yok olurlar; bir yerde gizlenmiş değillerdir, artık var değillerdir (no longer exist). “Bir an oradadırlar ve diğer an yok olmuşlardır.” dediğini düşünün. Neden bu son önermeye inanmayalım? Kesinlikle kalemin hala varolduğuna dair delili bulamıyorum. Denedim ve tamamıyla başarısız oldum. Fakat yüzyıllardır doğa ve işleyişi hakkında belirli inançlar taşıyoruz, bunlardan biri, cisimlerin örneğin kalemlerin varolmaya son vermedikleridir; cisimler yok olmazlar. Kalemimin son yarım saat içinde yok olduğuna inanmak cisimler hakkındaki çeşitli inançlarımızın bütünü ile uyumuzdur/tutarsızdır. Ve bu sebeple birinci alternatifi (kalem hala bir yerlerde) ikincisine (kalem artık yok) tercih ederiz. Eğer birisi ikinci alternatifi ciddi bir şekilde öne sürüyorsa onu, küçük düşürücü bir alayla ya da kötü bir şakayla defedebiliriz.

Ya da birisinin cinayeti işleyenin Smith değil de tam cinayetin olduğu saatte havadan uçarak o evin bacasından içeri giren bir yabancı olduğunu öne sürdüğünü varsayalım. Bu iddiayı kontrol bile etmeden geri çeviririz çünkü maddi şeylerin davranışları ile ilgili inançlarımızla tamamen tutarsızdır. İnsanlar havada uçup bacalara girip çıkmazlar. Eğer buna inanırsak yer çekimi ve diğer bir çok şeyle ilgili diğer inançlarımızı değiştirmeliyiz. İddia inançlarımızın ana kısmı ile o kadar uyumsuz/tutarsız ki bir an bile düşünmeden [geri çeviriyoruz].

Uyumluluk/tutarlılık testini bu kitapta da kullanmış bulunuyoruz. Rüyalar deneyimlerimizin çoğuna uymayan, [onlarla] tutarsız olan deneyimler değil midir? Rüya deneyimlerinin bizi gerçeklik hakkında gerçek yaşam deneyimleri kadar bilgilendirmediğine inanmamamız da bundan değil midir? Ve kavranabilir bir fiziki nesneyi — örneğin, Kaybolduğunu gördüğümüzü düşündüğümüz, bizden başka birisi tarafından görülemeyen, fotoğraflanamayan pembe fareleri –deneyimlerimizin tamamıyla uyumlu/tutarlı olmadığı için halüsinasyon diye defetmez miyiz?

Smith’e ve cinayete tekrar dönelim. Bir çok başka insanın, aynı gece 9 p.m.’dan 2 a.m.’ye kadar 10 mil ötedeki bir partide Smith’le birlikte olduklarına tanıklık etmek için geldiklerini ve partide diğer konuklarla birlikte Smith’i gösteren resimler Çekildiğini; bir başka birisinin Smith’ le partiye — cinayetin olduğu yerin aksi yöne doğru –giderken konuştuğunu hatırladığını v.s. varsayalım. Artık iddia makamının [Smith’ 1] mahkum etmek istemesine yol açan delillerle uyumsuz delillerimiz vardır. Uyumsuz oldukları için ikisi birden [aynı anda] doğru olamaz. İki inanç sistemimiz var, [bunlardan] en azından biri terkedilmeli. Şimdi ne yapacağız?

Bu, doğrunun tek sınaması olarak alındığında, tutarlılığın temel problemi gibi görünüyor: Kendi içlerinde tutarlı ama aralarında uyumsuz iki inanç sistemi olabilir. Hiç bir zaman yanlış olmayan tutarlı bir inanç sistemine sahip olamaz mıyız? Bazı kadınların cadı olduğuna inanılması ve eğer cadılık duruşmasında suçlu bulunurlarsa öldürülmeleri, yüzyıllar önce [olan bir olay] değildi. Cadı olup olmadıklarını belirlemeye [yönelik] bir çok test vardı: Eğer belirli sorular doğru şekilde yanıtlanmazsa gerçek cadı değil sahtekar olarak kabul edilirlerdi. Soruların üzerinde temellendirdiği, yüksek derecede tutarlı bir (bugün Çoğu unutulmuş) inançlar bütünü vardı; kadınlar rastgele yakalanıp kazıkta yakılmıyordu. Eğer bir kadın şeytanlarca işgal edilmediyse ‘şeytanları yakmanın’ hiç bir anlamı yoktu. Ve eğer o kadın gerçek bir cadı değilse ölümü diğer cadılar için bir örnek oluşturmazdı; onu öldürmek keyfi bir canilik olurdu ve hakimler bunu bu günkü hakimlerin değerlendireceği gibi değerlendirirlerdi. Her ne kadar inançları tutarlı olsa da biz artık cadılık sınamalarına ve teorilerine inanmıyoruz çünkü onların inançlarından en azından birinin, insanların şeytanlarca ele geçirilebileceğinin yanlış olduğuna inanıyoruz.

Bugün, Hristiyanlar oldukça uyumlu/tutarlı bir inançlar dizisine sahiptirler. Tanrı güneşi, yıldızları, dünyayı, onun üzerindeki herşeyi ve son olarak da insanları yarattı. Tanrı, hayvanları dünyaya insanların yararlanması için koydu. İnsanlığın amacı, tüm insanları yaratan tanrıya hizmet etmektir. Dünya tanrının planına göre yapılmıştır ve eğer dünyadaki bir şey bize uygunsuz gelirse bu sadece, planı tam olarak anlamadığımız içindir. Eğer gerçekten bir şey istersek tanrıya dua ederiz; eğer isteğimiz kabul edilmezse bu, tanrı bizim için iyi olanı bizden daha iyi bildiği içindir. Eğer tanrının emirlerine uyarsak bundan sonraki bir hayatta ödüllendiriliriz. Bu bir bütün olarak, yüzyıllar boyunca milyonlarca insan tarafından kabul edilmiş, uyumlu/tutarlı bir maç sistemidir. Fakat yüksek derecede tutarlı olsa da bir çok insan bu inanç sisteminden şüphe ediyor ve “Bu doğru mu?” diye soruyor. Doğruluk sadece uyumluluk/tutarlılık demek olamaz.

Uyumlu/tutarlı olsa bile bir sistem sadece bir yanlış önerme içerse de terkedilir ya da değiştirilir. Ama hangi standarda göre yanlış? Uyumluluk/tutarlılık standardına göre değil, bir inanç sistemi bunu (uyumluluğu/tutarlılığı) sağlayabilir. Karşılık gelmeye geri dönmüş görünüyoruz: Eğer sistemdeki önermelerden biri (“Bizi yaratmış, olan merhametli bir tanrı var.”) bir gerçekliği açıklamıyorsa, bütün sistem bir kenara atılmalı ya da yanlış önermeyi içermeyecek şekilde düzeltilmelidir.

Kalemin yok olduğuna inanmıyoruz çünkü bu inanç bizim diğer inançlarımızla tutarlı değildir dedik. Fakat bu; [eğer] diğer inançlarımızın doğru olduğuna inanmamızın bir sebebi yoksa; ikna edici bir açıklama olmaz. Eğer bir önerme, yanlış bir inançlar dizisi ile tutarsızsa bu tutarsızlık onun aleyhine sayılmaz; “cisimler varolmayı durdurmazlar ([yok olmazlar])” önermesi doğru olduğu için ve buna dair delilimiz Olduğu için kalemin “hiç bir yere” yok olduğu önermesini reddediyoruz. Peki, kalemlerin ve diğer cisimlerin yok olmadığı inancı nerden çıktı? Galiba, binlerce gözlemlenmiş durumdan; [öyle ki] bunlarla biz [bu] önermenin olgusal gerçeklikleri belirtmediğini (onlara karşılık gelmediğini) söyleyebiliriz çünkü onları gözlemlemişizdir.

Neyin doğru olduğuyla ilgili — cinayet örneğindeki gibi — direkt delillerimiz yoksa uyumluluğu/tutarlılığı doğruluk testi olarak kabul ederiz. Hakim ve jüriler faili aranan cinayet sahnesinde mevcut olmadıklarına göre, çoğu duruşma ikinci dereceden delillerle karara bağlanır. Ama eğer cinayet; John F. Kennedy suikastinden sonra Lee Harvey Oswald’ın Jack Ruby tarafından öldürülmesinde olduğu gibi; tamamıyla halka açık bir yerde gerçekleştiyse uyumlulukla/tutarlılıkla ilgili hiç bir soru olmazdı. Gözlerimiz televizyona dikilmişti ve hepimiz Ruby’yi tabancasını çekip Oswald’ı vururken gördük. Bu durumda, ne olduğunu kendimiz için gördük; inancımızın (Ruby Oswald’ ı öldürdü) diğer inançlarımızla tutarlılığı ile ilgili bir soru yoktu. [Buna] ihtiyacı yoktu, olayın meydana gelirken görmedik mi? Eğer böyle bir inanç diğer inançlarımızla uyumlu/tutarlı değilse, eleştirinin çoğunu diğer inançlarımız için yapmalıyız.

Durumun iki vehçesini ele alalım:

A: Fakat bilimsel teori farklıdır. Orada, Ruby’nin Oswald’ı vurması gibi, doğru ile ilgili bağımsız testlerimiz yoktur. Atom altı parçacıkların varlığı direkt olarak keşfedemeyeceğimiz bir şeydir, dolayısıyla onların “olgusal gerçekliklerle uyumluluğunu/tutarlılığını” test ederiz; ve dinozorları neyin öldürdüğünü görmek için 60 milyon yıl öncesine gidemeyiz. Öyleyse bu inançların diğer iyi kurulmuş inançlarımızla uyumluluklarını/tutarlılıklarını test ederiz.

B: İyi kurulmuş. Herhangi bir inançla değil iyi kurulmuş inançlarla. Fakat nasıl kurulmuş? Gözlemlerle, karşılık gelme yoluyla önermeyi olgusal gerçeklik ile eşleyebiliriz. Bunu yapamadığımız zaman uyumluluğu/tutarlılığı kullanırız. Biyoloji, jeoloji, astronomi ile karşılıklı tutarlılığına rağmen, kuyruklu yıldız teorisi yanlış olabilir — yanlış değildir çünkü diğer teorilerle uyumlu/tutarlıdır, yanlış olabilir çünkü betimlenen olaylar hiç meydana gelmemiştir; onun olduğuna dair önerme olgusal gerçekliklere karşılık gelmiyor.

Öyleyse [durum] bize şöyle görünebilir: Uyumluluk/tutarlılık teorisi direkt delillerin mümkün olmadığı durumlara uygulanabilirdir; bununla birlikte “bir inançlar bütünü ile uyumluluk/tutarlılık” eğer bu inançlar bütünü doğru ise kabul edilebilirdir — ve son haliyle, doğru kelimesi “olgusal gerçekliklere karşılık gelme” gibi bir anlamdadır. Bir inançlar bütünün ya da sisteminin tamamı yanlış olabilir ve bunu göstermek için sadece uyumsuz ama inkar edilemez bir olgusal gerçeklik yeterlidir. Smith’in ikiz kardeşi ortaya çıkıp da suçunu kabul edene kadar cinayeti Smith’in işlediğini gösteren bir delil yığınımız olabilir; ama şimdi önceden sahip olduğumuz uyumlu/tutarlı inançlar bütünü ile tamamen çelişkili olan bu sonucu kabul ederiz.

Bununla birlikte uyumluluğun/tutarlılığın günlük hayatımızdaki önemi yanlış değerlendirmemelidir. Birisinin size II. Dünya Savaşı’nın 1938’de başladığını söylediğini düşünün. Tarih kitaplarına bakıyor­sunuz savaşın 1939’da başlamış olduğunu söylüyorlar ; kütüphaneye gidip o dönemin gazetelerini okuyorsunuz savaşın 1 Eylül 1939’da başladığını yazmışlar; ailenize soruyorsunuz savaşın [başladığı tarihi] 1939 [olarak] hatırladıklarını söylüyorlar v.s. — delil malzemesinin hacmi çok büyük. Ve daha fazla çaba harcamadan size bu bilgiyi veren kişiye [onun bilgisinin] yanlış olduğunu

[savaşın]

1939’da başladığını söylüyorsunuz. 1939’da doğmamış ve önermenin olgusal gerçekliğe karşılık gelip gelmediğini gözlemleyememiş olmanız olgusal gerçekliği sizin [karşınızdakinin bilgisizliğini] küçük görmenizi engellemiyor. Olaya tanık olmuş kadar eminsiniz. Delil malzemesinin tamamı ile birlikte önermeyi doğru yapan sadece uyumluluk/tutarlılık olamaz, fakat aynı şekilde, uyumluluk/tutarlılık doğruluğun kuvvetli bir delili olabilir.

Hala birisi “Bilim farklıdır.” diyebilir. Bu [durum] , hiç bir tanık olmadığına göre Smith’in [yapmakla] suçlanmış olduğu hareketi yaptığını kimsenin gözlemleyemeyeceği cinayet örneğine benziyor. Bilimsel teoride de nötronlara hiç bir tanık yoktur, öyleyse tutarlılıktan başka sınama

[yöntemi]

olabilir mi? Fizikteki atom teorisi kimyadaki tüm gözlemlenmiş olgusal gerçeklikleri açıklayan, karışık ve yüksek derecede uyumlu/tutarlı bir inançlar bütünüdür. Olgusal gerçeklikle ilgili tüm bilimler, çeşitli inançların yüksek derecede tutarlı bütünün oluşturmazlar mı? Dinozorların kayboluşu ile ilgili örneğimize bakın. [Orada] biyoloji, jeoloji ve astronomiyi kullandık –ve eğer bunlardan birine ya da bunlardan birinin bir parçasına uymakta başarısız olsaydı, kuyrukluyıldız hipotezini atmamız ya da onlarla uyumlu hale getirilip getirilmeyeceğini anlamak için bilimin diğer teorilerini tekrar gözden geçirmemiz gerekirdi. İstediğimiz şey olanaklı olan en kapsamlı (most inclusive) tutarlı inançlar bütünüdür ve bilim bize’ onu veriyor görünüyor; bilimsel teorilere şeytan hikayelerinden ya da büyüden daha çok güvenmemizin sebebi de bu değil midir? Bir uyumsuzluk/tutarsızlık meydana geldiğinde, teorilerden birini ya da diğerini değiştirerek (düzelterek) onu ortadan kaldırmak için her çabayı harcarız.

Biri “Hidrojen atomunda bir elektron olduğuna dair inancımız, hidrojen atomunda bir elektron olduğu olgusal gerçekliğine karşılık gelmez mi?” diye sorabilir.

İstesek bunu söyleyebiliriz; ama böyle ,bir karşılık gelmenin varolduğunu nasıl bulacağız? Bu kendi kendimize görebildiğimiz kitaplar gibi değildir. Yaptığımız, çeşitli kimyasal karışımları seyretmek, neyin ne ile birleştiğini görmek, bunun bir paçasını diğerini bir parçasına koyarsak ne olacağına bakmak v.s. dir; ve böylece değişik sayıda elektronlara sahip, değişik türlerde atomların teorisini tasarlarız; bunu bildiğimiz her şeyle (ya da bildiğimizi sandığımız) her şevle tutarlı olacak şekilde tasarlarız. Burada bütün marifet uyumluluğun-dur/tutarlılığındır ama gözlemlenemezler diyarında uyumluluğun/tutarlılığın hiç bir yararı olmazdı.

3. Pragmatik Teori : “Doğruluk işleyendir (work).” Bu görüş, bazen doğruluğun pragmatik teorisi denilen

[teoriyi]

temsil eder. Bu garip görüşe — özellikle “işleyen” kelimesi göz önüne alınarak — ilk sorulacak soru “Bu ne demek?” sorusudur.

Arabanızın ne zaman işlediğini çok iyi bilirsiniz. [Örneğin:] Bir sabah kontağı açtınız ve arabanız işlemedi. Aküyü, karbüratörü ve diğer şeyleri kontrol ettiniz, her şey normal gözüküyor, ama arabanız hala işlemiyor. Bir arkadaşınız, oto tamircisi [olan bir arkadaşınız], sahnede beliriyor, motor kapağının altında bir kaç değişiklik yapıyor, araba işliyor ve siz de okula gidiyorsunuz. Artık [burada] arabanın “işlediğine” dair hiç bir şüphe yoktur. Bunun gibi bir içerik “işleyen” kelimesine kendi anlam üssünü Sağlar.

Fakat bu işlediğine inanmakla da, aynı anlama mı gelir? Arabanızın işlediğine dair inancınızın kendisi işliyor mu? Bunu söylemek ne anlama gelir? Diyet yapmak istediğinizi ve her biri değişik bir formüle sahip binlerce diyet kitabı olduğunu düşünün. Bir çoğunu denedikten sonra en sonunda bir karara varıyorsunuz, “Bu (benim için) işliyor.” yani bu başarılı; çok fazla irade gücü egzersizi yapmadan kilo vermemize yol açıyor. Bu işleyen bir programdır, [işleyen] bir önerme değildir. Ya da birisinin “Hristiyanlık (benim için) işliyor.” dediğini düşünün. Bu sadece onun iyi hissetmesine mi sebep oluyor? yani eskinden daha mutlu ya da daha hoşnut [bir durumda mı]? yani başkalarıyla ilişkileri artık çekişmelerle bozulmuyor mu? Bu çerçevedeki “işlemek”’ den ne anladığınıza bağlı olarak, en azından sizin için inancın işlediğini söyleyebilirsiniz. Peki bunun, [inancınızın] doğruluğu ile ne ilgisi var? Bir inanç doğru olmadan işleyebilir mi? Doğru ve işlemeyen bir şey olabilir mi? “İşleyen ile doğru asındaki ilişki nerededir? Her neyse, doğru olmayla işler olmanın aynı şey olduğunu söylemek zordur. Bazı yanlışlıklar[ın] “işlediği” olmaz mı?

Birisi “Bilim doğrudur çünkü işler.” diyebilir. Belki burada “işler”, bilimsel teoriler ve yasalarla gelecekteki olayları öngörebiliriz, anlamına geliyordur. “Fizik yasaları doğrudur, bu yüzden işlerler (doğayı anlamamı, başarılı öngörüler yapmamı v.s. sağlarlar)” demek “İşliyorlar öyleyse doğrudurlar.” demekten daha isabetli değil midir? Doğrusu, eğer bu şekilde işlemeselerdi bilim olarak kabul edilemeyecekleri ve bilim adamlarının öngörü değeri olan yasalar bulana kadar biraz daha araştırma yapmaları gerekeceği söyleyebilir. Fakat bu kesinlikle, çekim yasalarının ve diğer yasaların doğanın doğru betimlemeleri olmalarından ve yaptığımız doğru öngörülen yapmamızı sağlamalarındandır.

Belki de doğru kelimesi bu iş için çok kabadır. Eğer bir şey işliyorsa, o yararlıdır diyebiliriz. Eğer bir önerme dünyanın bir yönünün görünüşünü tamı tamına rapor ederse, o doğrudur. Ve, bir inançlar bütünü tutarlı olmasına rağmen doğru olmayabilirse de, eğer [bir önerme] bir doğru önermeler bütünüyle uyumluysa/tutarlıysa, oraya kadar gerekçelendirilmiştir (justified)

3. TÜMEVARIM (INDUCTION) PROBLEMİ

“Eğer o gemide olan tüm insanlar boğulduysa; ve Mabel de o gemideyse, o da boğulmuştur.” Bu tümdengelimli (deductive) akıl yürütmenin basit bir örneğidir: Eğer öncüller doğruysa akıl yürütme geçerlidir ve bu durumda sonuç da doğru olur. Bununla birlikte, tümevarımcı akıl yürütmeyi de kullanırız: Bir taşı havaya bin kere attık ve hep geri düştü — hiç bir zaman havada kalmadı ya da kül gibi dağılmadı ya da bir tırtıla dönüşmedi. Dolayısıyla eğer ilerde bir taşı havaya atarsak onun yere düşeceği sonucuna vardık. “Her zaman yere düşüyor.” önermesinden “Yere düşecek.” sonucunu geçerli bir şekilde çıkaramayız fakat her zaman düştüğü olgusal gerçekliğini, gelecekte de böyle yapacağına delil kabul ederiz.

Bütün geçmiş düzenliliklerin devam edeceğini bekleyemeyiz. Geçmişte, temel ulaşım şekli hayvanlar üzerindeydi, ama şimdi insanlar çoğunlukla arabalarla geziyorlar. Geçen yüzyıllarda, insanların açlık, hastalık ya da yırtıcı hayvanların saldırıları ile sınırlanan yaşam süreleri oldukça kısaydı; ama çoğu bulaşıcı hastalığın yenildiği ve bir makinenin yüz kişinin işini yapabildiği, dolayısıyla da malların üretiminin çok fazla arttığı zamanımızda, insanların yaşam süresi çok daha uzun — yine geçmişteki düzenlilikler yürümedi. Gelecekte geçmişte olduğu gibi olmasını beklemediğimiz bir çok şey vardır; fakat yine de taşın düşmesini bekleriz, uçmasını değil.

Düzenliliğin olduğu bazı durumlarda düzenliliğin devam etmesine şaşırırız. Eğer yazı tura için para attıysanız ve arka arkaya oniki kere tura geldiyse, bunun üzerine, bir dahaki sefere de tura geleceğine emin olamazdınız’(eğer para hileli değilse.). Bu sadece “şansın yaver gitmesidir.” ve on üçüncü kez tura gelmesinin olasılığı önceki oniki –atışınkinin tamamen aynı olacaktır, yani yüzde 50. Ya da: Eğer bu yüzyılda sonu 0‘la biten yıllarda seçilmiş olan başkanlar öldüyse ya da ofisinde öldürüldüyse Ola biten bir yılda seçilen gelecek başkanın da aynı sonla karşılaşacağını söyleme eğiliminde olmazsınız. Bu eğer hep böyle olduysa, bu bir rastlantıdır deriz: En azından belirleyebildiğimiz kadarıyla [bu] iki olay nedensel olarak bağımlı değildir. “Bu bir rastlantıdır.” deriz ve eğer bu düzenlilik devam ederse daha çok şaşırırız.

Bir çok düzenlilik belirli olayların olmasına ya da olmamasına bağlıdır. Demir suda yüzmez ama demir iğneler yüzer (yüzey gerilimi). Havadan ağır nesneler aşağıya doru gitme eğiliminde olurlar ama uçaklar uçar. Bir çantadan dökülen demir tozlarının belirli bir patern oluşturmalarını beklemeyiz ama bir mıknatıs varsa öyle olur v.s. Gerçek düzenlilikler genellikle; “başka şeyler eşitken”, bu ağaç batı rüzgarı estiğinde doğuya doğru devrilecektir ama onun yanındaki ağaç — aynı yöne doğru eğimli olmadığı [için] — doğuya doğru devrilmeyebilir v.s, gibi bir çok şart içerir.

Sadece geçmişte aynı şekilde olmuş oldukları için geçmiş düzenliliklerin oranına göre [olayların] şöyle şöyle olacağını da tartışmıyoruz. Örneğin, 20 yaşındaki bir adam “Ne zaman gece vakti uyusam, sabahları uyanıyorum; öyleyse büyük bir olasılıkla yarın uyanacağım.” dese ve 90 yaşındaki bir adam da “Benim seninkinden 70 yıl daha fazla süren bir düzenim var, öyleyse benim yarın sabah uyanma olasılığım seninkinden daha fazladır.” dese, [biz de onlara] emin olmamızı sağlayan şey sadece geçmişteki meydana gelmelerin tekrar etme sıklığı olmadığını söylerdik: Doğrusu, 90 yaşındaki adamın yarın uyanma olasılığı daha düşüktür, [bunu söyleyebiliyoruz] çünkü biyoloji ve hücresel bozulma yasaları hakkında bir şeyler biliyoruz.

Bununla birlikte devam etmesini beklediğimiz bazı düzenlilikler vardır. Sürtünme olduğu zaman ısı da vardır; metal ısıtıldığı zaman genleşir; kuru bir kağıt belirli bir dereceye kadar ısıtıldığı zaman eğer

[ortamda]

oksijen varsa kağıt yanar, v.s. Bunların şartsız (uncondıtıonal) olduğuna inanırız: başka ne koşul olursa olsun meydana gelirler. Bu türden düzenlilikleri doğa yasası olarak düşünürüz.

Ama bu düzenliliklerin meydana gelmeye devam edeceğini nasıl bilebiliriz. Başlangıçta [şöyle olduğunu] kabul edebiliriz: “Gerçekten bilmiyoruz. Gelecek hakkında hiç bir önerme bilmiyoruz, [gelecekle olacağı öngörülen olay] gerçekleşmeden emin olamayız ve dolayısıyla da bu gelecek[le ilgili bir önerme] değildir. Eğer makul inançlardan değil de bilgiden bahsediyorsanız gelecekteki olayları örnek olarak almayın. Artık gerçekle yüzleşelim, yarın yer çekiminin işleyeceğini ya da taşların düşmeye devam edeceğini bilemeyiz; sadece iyi deliller üzerine bunlara inanırız. Bu olanaklıdır, ama kesin değildir.”

Soruyu “Yarın taşların düşeceğini nasıl bilebilirsin?” diye değil de –bilemediğimizi kabul ederek — [daha] değişik bir şekilde ifade edelim: “Neden [taşların] düşeceğini söyleyen delillerin varolduğunu söylüyorsun; bunu söylemeni sağlayan şeyler bile olası [şeyler] değil mi?”

Tabii ki onlara, onların doğa yasaları olduğuna inandığımız için inanıyoruz ve onları keşfettiğimiz zaman doğanın her zaman işleyen yönlerini keşfediyoruz. Gelecekte de geçmişte işlediği gibi işleyeceğine emin olduğumuz şeyler, yazı tura atışları ya da başkanların ölümleri değil doğanın yasalarıdır. Güneşin yarın[ki] doğuşu gibi gelecekteki belirli olaylar[ın olması] sadece, çekim kuvveti gibi doğal yasaların örnekleri olarak ele alındıklarında güvenle beklenir. Eğer bir başka büyük gök cismi dünyaya çarpsa ve dünyayı küçük parçalara ayırsa ya da onu güneş sisteminin dışına atsa güneş doğmaya devam etmezdi — ve bu doğa yasalarında hiçbir bozulma gerektirmezdi~ sadece onların başka bir örneği olurdu. Hayır, bu belirli olayların tekerrür etmesi değil yasaların kendisidir, öyle ki geleceği güvenle tasarlayabiliyor ve “İşlemiş olduklarına göre işlemeye devam edecekler.” diyebiliyoruz.

“Fakat, tabii ki, doğa yasaları geçmişte ve şimdi işledikleri gibi gelecekte de işleyeceklerdir. Eğer [işlemeye devam etmeselerdi] doğa yasaları olamazlardı. 1987’de duran her hangi bir düzenlilik gerçek bir yasa olmayacaktır.” denebilir. Fakat “yasayı” tanımlayarak bu konuyu düzenleyemiyoruz. “Yasalar gelecekteki olayları içerecek şekilde tanımlanmıştır, öyleyse bu [olaylar meydana] gelecektir.” diyemeyiz. Yasaları uzaysal ve dünyevi durumdan bağımsız ve geçmiş gibi geleceği de içerecek şekilde tanımlıyoruz — dolayısıyla eğer bir yasa 1987’den sonra [bir daha] hiç işlememişse ona yasa demeyiz. Bu durumda sorumuz basitçe “Gerçek doğal yasalar (bu anlamda) olduğunu nasıl biliyorsun?” haline geliyor. Terimleri tanımlayabiliriz ki zaten tanımlayacağız ama bu, dünyada bu tanıma karşılık gelen her hangi bir şeyin varolduğu anlamına gelmez.

Bununla birlikte bir şüpheci “Doğanın geçmiş işlemlerini geleceğe aktarıyorsunuz ama bunu neye göre yapıyorsunuz? Bana geçmişin kayıtlarını gösteriyorsunuz ve ben de [bu konuda sizinle] uyuşuyorum. Ama bunun gelecekle ne alakası var? Doğanın geçmiş eserlerinin, onun gelecekteki eserlerinin kılavuzu olduğuna dair ne [gibi bir] delilleriniz var?” der.

Bu problem tümevarım problemi olarak adlandırılmıştır. Problem David Hume tarafından etkileyici bir açıklıkla ortaya koyulmuştur:

Önceden yediğim ekmek beni besledi; yani bu duyulabilir nitelikler bütünü, o anda bu türden gizli ([besleyici]) güçlerle donatmıştı.  Peki

[bundan]

, başka bir ekmeğin, başka bir zamanda da beni beslemesi gerektiği ve bu [türden] duyulanabilir niteliklerden her zaman gizli güçlerin eşlik etmesi gerektiği anlamı çıkar mı? Bu sonuç hiç bir şekilde zorunlu gibi görünmemektedir.. [Ama] en azından burada zihin tarafından ortaya konulan bir sonuç, atılan belirli bir adım, bir düşünce süreci ve açıklanması bir istenen soru olduğu kabul edilmelidir. Bu türden bir nesneye her zaman bu türden bir etkinin eşlik ettiğini buldum ve benzer görünüşte olan nesnelere de benzer etkilerin eşlik edeceğini öngördüm. Eğer isterseniz, bir önermenin diğerinden, haklı olara!4 çıkarılabileceğini kabul ediyorum; aslında onun her zaman [diğer bir önermeden] çıkarıldığını biliyorum. Ama eğer çıkarsaman bir akıl yürütme zinciri ile yapıldığında ısrar ediyorsanız, sizden bu akıl yürütmeyi ortaya koymanızı istiyorum. Bu önermeler arasındaki bağlantı sezgi yolu ile anlaşılabilen bir şey değildir. [Bu çıkarsama] eğer gerçekten akıl yürütme ve argüman ile yapılacaksa, zihni bu çıkarsamayı yapmaya muktedir kılan bir araca gerek vardır. Bu araç neyse, [bunun] anlayış [sürecimde varolduğunu] kabul etmeliyim…

Yani, [bu durum] doğa olaylarının akışının değişebileceğine ve görünüşte daha önce deneyimlenmiş olan [nesnelere] benzeyen bir nesneye değişik ve karşıt etkilerin eşlik etmiş olabileceğine dair bir çelişki ima etmediğine göre, [bu durum] delil gibi görünen hiç bir tanıtlayıcı (demonstrative24) argüman

[içermez.]

Bulut[lardan] düşen ve bütün yönleriyle kara benzeyen ama tuz tadında ve ateş hissi [veren bir] nesneyi açıkça ve seçik bir şekilde tasavvur edemez miyim? Bütün ağaçların Aralık ve Ocak’ta serpilip, Mayıs ve Haziran’da ise çürüyeceğini iddia eden [bir önermeden] daha anlaşılır bir önerme olabilir mi2 Her ne anlaşılabilirse ve seçik bir şekilde tasavvur edilebiliyorsa hiç bir çelişki ima etmez ve a priori [olarak] yanlışlığı. hiç bir tanıtlayıcı argüman ya da soyut akıl yürütme ile ispat edilemez25.

“Doğru, geçmiş hakkındaki önemelerden gelecek hakkındaki önermeleri geçerli [bir şekilde] çıkaramayız; bu [yaptığımız] tümdengelimdir ve biz bu durumda buna sahip değiliz. Fakat buradaki deliller tümevarımcıdır (inductive): Tümevarım bize kesinlik değil, olasılık verir, oradaki taşlar hep düşmüş onların yarın kesinlikle [düşeceğini değil] düşme olasılığı olduğunu söyler.” denebilir. Ama bu, zaten, Hume’un sorguladığı şeydir: O [burada] tümevarımcı çıkarsamanın tamamının kabul edilebilirliğini sorguluyor. Tümevarımın güvenilir olmayı sürdüreceğine dair tümevarımcı deliller olduğunu söylemek tartışılan iddiayı ispat olmadan kabul etmektir.

(Gelecek hakkındaki] bir önermenin (geçmiş hakkındaki} diğer önermeden yapılan bir çıkarsama olduğunu söylüyorsunuz; ama bu çıkarsamanın sezgisel olmadığını kabul etmeniz gerekir. Öyleyse bu hangi doğadandır.? Onun deneysel olduğunu söylemek iddiayı ispat olmuş varsaymaktır. Deneyden [yapılan] bütün çıkarsamalar [bunu] temellendirmek [için] geleceğin geçmişe benzeyeceğini varsayarlar. Eğer doğa olaylarının akışının değişebileceğine ve geçmişin gelecek için bir standart oluşturmayabileceğine dair her hangi bir şüphe olursa bütün deneyler kullanışsız hale gelir ve hiç bir sonuç ya da çıkarsama ortaya koyamazlar. Bununla birlikte, [deneylerden çıkarılan] bütün delililer [geçmişin geleceğe] benzeyeceği varsayımı ile temellendirildiği için; deneylerden çıkarılan her hangi bir delilin; geçmişin geleceğe benzerliğini ispat edebilmesi imkansızdır. Olayların akışının her zaman düzenli olduğunun önceden kabul edilmesi tek başına; yeni bir argüman ya da yeni bir çıkarsama olmadan; bunun gelecekte de devam edeceğini ispatlamaz26.

Ve böylece Hume [önümüzde bize] meydan okuyan [meseleyi] ortaya koyar. Bu içinden çıkılmaz durumdan nasıl çıkacağız?

Bundan, bazen Doğanın Düzen[liliğ]i İlkesi diye de adlandırılan, bir ilke koyarak kurtulabiliriz: “Geçmişte doğanın yasaları vardı öyleyse gelecekte de olacaklar.” Yasalar değişmeden değişebilecek özel olaylara ya da [yazı tura atışında] hep tura gelmesi gibi olay serilerine dayanmıyoruz; bunun yerine, yasaların kendilerine dayanıyoruz ve gerçek yasa tanımı [yasanın] geçmişte ve şimdi işlediği gibi gelecekte de işleyeceğini [söylediğine] göre birisi buna “varsayılan yasalar” diyebilir. Bu ilke ile donatılmış olarak, birisi şöyle tartışabilir: “X yasası geçmişte [doğruluğunu] devam etti[rdi] öyleyse X yasası gelecekte de [doğruluğunu] devam ettirecek.” Bu çıkarsama geçerlidir:

Geçmişte düzenli olarak meydana gelen düzenlilikler (doğa yasaları oluşturduklarına inandığımız) gelecekte de düzenli olarak meydana gelmeye devam edecekler.

Bu düzenlilik geçmişte düzenli olarak meydana geldi.

Öyleyse, bu düzenlilik gelecekte de düzenli olarak meydana gelmeye devam edecek.

Birisi büyük öncülün  (Doğanın Düzenliliği İlkesinin kendisinin) doğru olduğunu nasıl bilebilir? Bu ispatlamaya çalıştığımız şeyin ta kendisi değil mi? Eğer bir önermenin doğruluğunu tanıtlamaya çalışıyorsanız onu, bu doğruluğunu gösterme sürecinin en başında, doğru varsayamazsınız: bu “iddiayı ispat edilmiş varsaymaktır.” ayakkabı bağlarınıza tutunarak kendinizi yukarı çekemezsiniz. Ve eğer Doğanın Düzenliliği ilkesi basitçe, ispatına lüzum görmeden kabul ettiğimiz bir şeyse, kabul ettiğimizin doğru olduğuna dair teminatımız nerededir? İspatsız [doğru] kabul etmek kolaydır; tanıtlama bir kere daha başka bir şeydir ve Doğanın Düzenliliği Yasa’sını göstermeye yönelik her çaba bizi bir kısır döngüye düşürüyormuş gibi görünmektedir.

Başka bir taktik denenebilir: “Geçmişte, suyun 320 F’da (deniz seviyesindeki hava basıncında) kaynayacağını öngördüğümde, öyle oldu; öngörüm hep yerine geldi. Bu gelecekte bir öngörü yaptığımda bunun da•yerine geleceğine dair delil sağlamaz mı? Geçmişte geleceği öngördüğümde hep haklıydım; Öyleyse bu sefer de haklı olacağım.” Fakat bu çıkarsama da yine iddiayı ispatına lüzum görmeden kabul ediyor. Geçmişte gelecek hep öngörüldüğü gibi oldu öyleyse gelecekte de gelecek hep öngörüldüğü gibi olacak. (Geçmiş gelecekler olduğuna göre gelecek gelecekler de öyle olacak.). Hume’un ortaya koyduğu gibi, nasıl bir sebepleme ile geçmiş öngörülerin başarısından gelecek öngörülerin başarısına geçiyoruz? Yine aynı problem.

İnsanlar “doğal olarak” tümevarımcı yaratıklardır. Bize kazık atmış olanlara değil de geçmişte hep doğru olmuş olan arkadaşlara hep güveniriz. Hayvanlar bile kendilerine hep iyi davranmış olanlara, canlarını yakmış olanlardan daha yakın davranırlar. Tümevarım bizde genetik olarak yapılanmış görünüyor. Şöyle diyebilirsiniz: “Bunların hepsi doğru olabilir ama bu neyin geçmişteki düzenliliklerinden gelecekteki düzenlilikleri öngörmemizi sağladığına dair önemli soruyu cevaplamıyor. Geçmişte kalemin düşeceğini öngördüğünde bunu kabul ettim, hep öyle oldu. Ama bu şimdi [onun düşeceğini] öngördüğün zaman “ [onun] düşeceğini — ya da düşmesinin olası olduğunu — göstermez. Geçmişte öngördün ve haklı çıktın. Öngördüğün şey gelecekteydi. Ama bu şimdi olup bitti, geçmişte [kaldı]; gelecek geleceklerinin geçmiş gelecekler gibi olacağına dair ne delilin var? Bana; geçmişteki gelecekler öyleydi öyleyse gelecekteki önermeler de öyle olacak — ya da en azından öyle olması olası; — [önermesini] ispatla! Geçmişte geleceğin öngörüşünün sağlanması olgusal gerçekliğinin gelecekle ne alakası var?”

Hume, doğanın gelecekteki işleyişinin geçmiştekine benzer olacağını beklememizin sebebini bunun bir geleneğin ya da bir alışkanlığın sonucu olduğunu söyleyerek açıklıyor — “aklın tembelliği” sebebi ile geleceğin geçmişte olduğu gibi olacağını bekliyoruz:

İki nesnenin örneğin ısı ve ateşin ya da ağırlık ve katılığın sabit bileşimini [bir kere bildikten] sonra, alışkanlığımız bizi, bunlardan birinin varlığından diğerini[n de varlığını] beklemeye iter. Bu hipotez, açıklaya[bile]n tek hipotez gibi görünmektedir…. Hiç bir yönüyle diğerlerinden farklı olmayan bir örnekle yapamadığımız bir çıkarsamayı neden binlerce örnek [söz konusu olduğunda] yapıyoruz?27

Bizi, doğanın geçmişte işlediği gibi gelecekte de işleyeceğini beklemeye iten “doğal” bir tembelliğimiz var. Fakat bu, olsa olsa, neden tümevarımcı yaratıklar olduğumuzun psikolojik bir açıkla­masını (psycholgical explanation) verir, gerekli olan [şeyi] — felsefi gerekçelendirmeyi (philosophical just~fication) — sağlamaz. Bu “Geçmişte doğanın belirli bir şekilde işlemiş olduğu olgusal gerçekliğinden, gelecekte de aynı şekilde işleyeceğini çıkarsamamızı [sağlayan] delil nedir?” sorusunu yanıtlamaz. Hume bu gerekçelendirmeyi sağlayamayacağını itiraf etti ve başkalarının bunu sağlaması için çağrıda bulundu.

Tümevarım Problemini Çözmeye Yönelik Girişimler

Bu zorluklar dışında bir [çözüm] yolu var mıdır? Bir çok çözüm teklif edilmiştir. [Fakat,] bu konuda felsefe dergilerini dolduran tartışmaların Çoğu burada incelemek için çok tekniktir ve çözümlerin bir Çoğunun ana hatları bile yalnızca ayrıntılı matematiksel formüller ile gösterilebilir. Burada sadece bazı hatlarıyla, özet bir tartışma sunabiliriz:

1. Bazı felsefeciler dilbilimsel çözüm olarak adlandırılabilecek [çözümü] ortaya koydular. Şüpheci “Doğanın düzenliliklerinin geçmişte olduğu gibi gelecekte de varolacağına olacağına dair hiç bir delil yoktur.” der. Hiç bir delil [yoktur] diyebilir miyiz? Geçmişte bin kere kalemimi bıraktım ve yere düştü, hiç havada kalmadı. Bu ve fiziki varlıklar hakkında bildiğim her şey beni, kalemimi tekrar bıraktığımda onun düşeceğine inanmaya itiyor. Bu delil değil midir? Eğer değilse ne delil sayılabilir? Burada kesinlikle gerçek bir “iyi delil” paradigmamız var; eğer sözü edilen olgusal gerçeklikler delil değilse, ne[yi delil sayabiliriz]?

Şüpheciye “Bu durumda iyi bir delil yok dediğinde, varolmayan şey nedir? Bizde eksik olan şey nedir? Ne sunulmasını istiyorsun?” diye sorabiliriz. Cevap açık görünüyor: Şüphecinin, gelecekteki olayın meydana gelmesinden başka delil sayacağı hiç bir şey yoktur, şimdi olmayan hiç bir şeyi delil saymayacaktır — olay meydana geldikten sonra artık gelecek olmayacaktır ve [şüpheci,] hala gelecek sayılan olaylar için de aynı hikayeyi tekrarlayacaktır. 0, şu anda mevcut hiç bir şeyi gelecek için delil saymaz, halbuki çoğumuz kalemin geçmiş davranışını onun bu sefer [ki denemede de] düşeceği[ni söylemek] için delil sayarız. Bu, şüphecinin sihirli bir tavşanın şapkadan çıkarılmasını beklediği [durumda] olduğu gibi değildir, .[bu durumda] biraz ciddi [bir] bilimsel keşif eğer [bu bilimsel keşfe] sahip olsaydık; onun şüpheciliğini bastırabilirdi; [ama] basit bir sebeple onun şüpheciliğini bastırabilecek, onu şu an ile yüzdeştirip ikna ede[bilecek] hiç bir şey yoktur, ona şimdi göstereceğimiz her şey gelecek[te] değil şu andadır ve şu andaki hiç bir şeyi gelecek için delil saymayacaktır. Talep ettiği, mantıksal olarak arzı imkansız [bir şeydir.]

Peki, onun talebinin mantıksal imkansızlığı onun sebebini iptal etmez mi? Eğer o, mantıksal olarak imkansız bir talepte bulunursa, bizim onu sağlamamız nasıl beklenebilir? delilimiz olmadığını söylüyor ama delil olarak ne getirirsek getirelim onu delil saymıyor. En azından biz neyi delil sayacağımızı biliyoruz ve ona ne olduğunu gösteriyoruz. Fakat o sadece kafasını sallıyor ve [gösterdiğimizin] delil olmadığını söylüyor. Öyleyse kesinlikle, delil kelimesini garip bir şekilde (anlamsız bir şekilde) kullanıyor, dolayısıyla her ne olursa olsun hiç bir şey [kelimenin] bir örneği sayılmayacaktır. [Bu kelimeyi] yeni bir şartkoyucu (stipulative) tanımlama gibi, yeni ve özel bir anlamda mı kullanıyor? Bizden bu anlamda bir şey talep etmediğine göre açıkça hayır; basit bir şekilde [aynı şeyi] tekrar ediyor, hangi olgusal gerçekliği gösterirsek gösterelim bunu delil. olarak saymıyor. Ne olarak? Delil olarak. Ve; onun terimi kullandığı anlamda; delil nedir? Söylemiyor. Öyleyse o [bu terimi] anlamsız bir şekilde kullanmıyor mu? “Hiç bir delil yok.” [Bunun yerine] “Hiç bir glubglub yok.” da diyemez mi? Bize tekrar tekrar X’lerin olmadığını söyleyen ve neyin X olduğunu söylemeyi reddeden birisine ne diyebiliriz?

“Delil” kelimesinin yerine ilişkili kelimeleri koysak da şüphecinin durumu değişmez. “Kalemi bıraktığım zaman onun düşeceğine inanmak için hiç bir sebep yok.” Fakat [buna] inanmak için her sebep var, diye cevap veririz. Daha henüz olmamış bir şeye inanmamızın sebebi yerine gözlemlenmiş bir olgusal gerçeklikten konuşabileceğimiz bir durumda düşen bir kalemden daha iyi bir delil olabilir mi? Eğer şüpheci ona inanmak için hiç bir sebep olmadığını söylüyorsa, neyi ‘sebep’ sayacaktır? Onun düşüncesine göre inanmak için ‘sebep’ sayacağı bir şeyi tanımlamasına izin verelim. Eğer [böyle bir şey] yoksa, bu

[onun]

‘sebep’ kelimesine bu çerçevede bir anlam yüklemeyi reddetmesinden değildir. Hiç bir sebep yok diyor. Ne yok? Sebep. Eğer hiç bir şey ‘sebep’ sayılmayacaksa, bunu söylemek ne anlama geliyor? [İddiasındaki] önemli kelimelerle (inanmak için sebep) ne kastettiğini bize söylemediğine göre, iddiası yine anlamsızlığa indirgeniyor görünüyor. Ama elbette, anlamsız bir saldırıya karşılık vermemiz gerekmiyor. Hangi sıklıkta olursa olsun kalemin her bıraktığımızda yere düşmesi, gelecekte de böyle yapmayı sürdüreceğine düşünmemiz için gerçek bir ‘iyi sebep’ paradigması oluşturur. Eğer bu iyi bir sebep değilse, ne [iyi bir sebep]dir?

Fakat şüpheci [şöyle] cevap verebilir: “Önerme yapmak için iyi sebepler olduğunu inkar etmiyorum. Eğer karda, [bir] ayı[nın] ayak izleri[ni] görürsem, bunu ayının burada olmuş olduğuna dair iyi bir delil (iyi bir sebep) sayarım. Bu ‘iyi sebep’ için bir örnektir. Fakat gelecek düzenlilikler hakkındaki inançlarımız için iyi sebeplerimiz yoktur. Kalemin hep düşmüş olması olgusal gerçekliği, görebildiğim kadarıyla, gelecekte de böyle yapacağına inanmak için iyi bir sebep sağlamaz. Basitçe gelecek hakkında şuna, ya da buna inanmak için hiç bir sebebimiz yoktur. İnanıyoruz ama bu sadece kör bir inançtır. Geleceğin geçmiş gibi olacağına dair hiç bir delil yoktur.”

Ve şüpheci [şöyle] devam eder: “Tabii ki ‘delil’ kelimesini geçmiş gelecek için delil sayabilecek bir şekilde kullanabilirsiniz. Fakat ben size geçmişin delil teşkil ettiğini nasıl bildiğinizi soruyorum. [Geçmişin] gelecekle ne alakası var? Gelecek düzenliliklerin geçmişteki gibi süreceğine güvenmenizi sağlayan şey ne? Geçmişle gelecek ya da gözlemlenen durumlarla gözlemlenmeyen [durumlar] arasındaki her hangi bir bağlantıya inanmak için en küçük bir sebep bile göstermediniz. Eğer böyle bir bağlantı[nın] ilkelerini biraz açıklayabilirseniz beni ikna edebilirsiniz. Ama siz bana, varsayımın kurulması için bir adım atmadan, geleceğin geçmişe benzeyeceği iddiasını, ispatına gerek duymadan doğru varsayan Doğanın Düzenliliği İlkesi gibi şeylerden başka hiçbir şey göstermediniz. Tartışmalarınız geleceğin geçmişe benzemesinin olası olduğunu bile kabul ettiremedi; argümanlarınız geleceğin geçmişe benzemeyeceğinin muhtemel olduğunu bile temellendirmiyor; öyleyse olasılığı nasıl yargılıyorsunuz? Geçmiş performans ile — ve benim sorguladığımı da kesinlikle bunun uygunluğu. ‘Olasılığın’ genel anlamında olasılık nisbi vuku bulma sıklığıdır; Eğer yıllar boyunca 1 Temmuz’da %90 sıcak hava kaydı varsa, 1 Temmuz’ un ‘bu sene de sıcak olmasının olası olduğu kabul edilir. Tahmin tamamıyla, benim [olayın] gelecek[teki] vuku bulma sıklığı ile hiç bir ilişkisinin olmadığını iddia ettiğim, geçmiş nisbi vuku bulma sıklığına göre yapılmıştır.”

Buna karşı çıkabiliriz: “Fakat bilimsel öngörüler en iyi olası delile göre yapılır.” Ama şüpheci buna karşılık [şöyle] der: “Tabii ki — eğer bilim adamlarının geçmişte daha olası olan önermeleri göstererek bulduğu önermeleri delil sayarsanız, yine iddiayı ispat edilmiş saymış oluyorsunuz..” Bilim adamları “Yasalarla hareket ediyoruz, tahminlerle değil.” diyorlar ama bu yine iddiayı ispat edilmiş saymaktır: “Geçmiş düzenliliklerin devam edeceğine güvenmenizi sağlayan nedir? Benim sorguladığım şeyi delil olarak saymanız. Delil dediğiniz şeyin genel olarak delil diye adlandırıldığına katılıyorum. Fakat bu hiç bir şeyi ispatlamaz. Hume’un problemi bir çok insan tarafından bilinmez, dolayısıyla da geçmişteki verilerin gelecek için delil sayılıp sayılmayacağı da onlar tarafından sorgulanmaz. Belki de geçmişteki veriler delil sayılmamalıdır — ve [eğer] böyleyse sizin, [geçmişteki verilerin delil] sayılacağına dair tercihimiz ya da gizli varsayımınız sadece bir inanç meselesidir.”

2. Başka bir strateji deneyelim. Şöyle diyebiliriz: “Geçmişte, gelecekte taşların düşeceğini öngördüğümüzde haklı çıktık. Geçmişten geleceğe doğru tümevarımcı bir [şekilde] tahminde bulunduk ve tümevarımımız

[bizi]

ödüllendirdi. Bu bize, bugün, gelecekte taşlar düşecek dediğimizde tekrar haklı çıkacağımıza inanmamız için biraz sebep vermez mi? Tümevarım bizi hiç hayal kırıklığına uğratmamış yorgun ve doğru bir arkadaş gibidir. Geçmişte, gelecek başarılı bir şekilde öngörülmüştü (en azından bu bölümü); öyleyse gelecek hakkındaki şu andaki öngörümüzün (aynı bölümünün) doğru çıkacağına inanmak için her sebebimiz var.”

Fakat şüpheci buna da karşılık verir: “Ama bu da aynı problem. Geçmişte gelecek öngörüldüğü gibi çıktı. Bu nasıl size, gelecekte de geleceğin öngörüldüğü gibi çıkacağına inanmak için bir sebep veriyor? Geçmişteki geleceklerden (şimdi ‘geçmiş’ olan) geleceklerdeki gelecekler için nasıl çıkarsama yapabiliyorsunuz? Böyle bir akıl yürütme geleceğin geçmiş gibi olacağını varsaymazsanız değersizdir — ve işte [yaptığınız da] sadece budur, bir varsayım.

Bu durumdan kurtulmaya çalışabilir miyiz?

Dünyada, her hangi birisi için dışına çıkmanın ya da dışında gözlem yapmanın mümkün olmadığı, kapalı bir yer varolduğunu düşünün. Sınırın ötesindeki hiç bir şey görülemiyor, duyulamıyor ya da her hangi başka şekilde anlaşılamıyor.[Bu] kapalı yerin ötesinde-ki ülke sonsuza dek insan gözlemine kapalı olan Geleceğin ülkesidir. Kapalı yerin içindeki ülke ise Bugünün ve Geçmişin Ülkesidir; ama baskın olan ikincisi olduğuna göre ikisi de ([Bugün ve Geçmiş]) Geçmiş adıyla anılır.28

Şimdi bu kapalı yerdeki birinin, bu kapalı yerin ötesindeki şeylerin nasıl davrandığıyla — köpekler yavruladıklarında küçük kediler değil küçük köpekler ortaya çıkarırlar ya da taşlar atıldığı zaman düşerler [türünden davranışlarla] — ilgilendiğini varsayalım. Ve [bu kişi] bunlara inanmak için ne tür deliller orya koyulabileceğini merak etmektedir. Tabii ki bunları gözlemleyemez; [öyleyse] Geçmişler Ülkesindeki gözlemleriyle bir hipotez oluşturmalıdır.

Geçmişi gelecek için delil saymak ile gözlemlenmiş çevreyi gözlemlenmemiş çevre için delil saymak arasına çok büyük bir fark vardır, o da şudur: Hayal edilmiş ülkemizde geçmiş ile gelecek arasındaki sınır, daha önce gelecek’ ama şu an ‘şimdi’ olan ve daha sonra da geçmiş olacak olan ülkeyi göstererek devamlı hareket etmektedir. Sınır çizgisi, gelecekten şimdiye ve şimdiden de geçmişe hareket ettikçe, gelecek ülkesinde nelere olduğunu kendi kendimize görebilir ve öngörülerimizin doğru olup olmadığını kontrol edebiliriz. Giderek daha geriye kaymakta olan sınırın Geçmiş ‘in sakinlerinin meşru bir şekilde kendilerini tebrik edebilecekleri bir mesele olduğu düşünülebilirdi. Eğer gelecek henüz giderek daha geriye koymaya başlamamış olsaydı, gerçekten bu tür bir bilgiyi ele geçirmek için çaresiz bir durumda olurlardı. Fakat şansımız varki durum bu değil. Sınır devamlı bir şekilde geriye kayıyor.29

Ve bu bize, gelecek hakkındaki çıkarsamalarımızın doğru olup olmadığını sınama imkanı veriyor.

Ama gelecek geçmiş olur mu? Eğer bir öngörü 1986’da yapıldıysa ve 1987’de teyid edildiyse 1986’da gelecek olan şey 1987’de ‘şimdi’ olmuştur — eğer 1987’ye kadar beklenirse geleceğin 1986’da öngörüldüğü gibi olup olmadığı sınanabilir. Ama eğer ‘gelecek yıl’ demek her zaman sonraki yıl demekse, gelecek hiç bir zaman gelmez, gelemez. Burada ‘gelecek’ kelimesinin tartışılan iki anlamı vardır.

Birisi gelecek-] anlamındaki gelecekten bahsediyorsa, henüz meydana gelmemiş olaylardan, ya da henüz varolmayan şeylerden; ama ‘şimdi’ çizgisinin devamlı hareketiyle her hangi bir zaman meydana gelebilecek ya da varolabilecek olay ve şeylerden; bahsediyordur. Birisi gelecek-2 anlamındaki gelecekten söz bahsettiğinde, her zaman hareket eden ‘şimdi’ çizgisinin arkasında olan, hiç gelmeyen, ve tanımı[nda] şimdi çizgisi ne kadar uzağa hareket ederse etsin hiç gelemeyecek ol[mayı içeren], bir zamandan bahsediyordur.

Gelecek-] anlamında tanımlanmış ‘gelecek’; günlük hayattaki ve bi-limin çeşitli alanlarındaki sayısız pozitif örneğin benzer deneyimleri ile teyid edilmiş ve devamlı olarak teyid edilmekte olan; geleceğin geçmiş gibi olacağı yönündeki inançları içerir. [Bu inançlar] böylece teyid edilmiş oldukları için, bilim adamlarının ve uzman olmayan kişilerin, teyid edilme [işleminin] uygulandığı çeşitli alanlarda ki problemlere yaklaşmak [için kullandıkları] varsayımlardan oluşmuş-lardır. Şüphecilerin, bu inançların olgusal gerçeklikle ilgili olarak teyid edilebilir olmadığını ve dolayısıyla bilinemez olduklarını göstermek için akla yatkın deliller sunabilmeleri ancak gelecek kelimesinin gelecek-2 anlamında tanımlanmasıyla olabilir. Ama [‘gelecek’ kelimesi] böyle tanımlandığında iddianın, tümevarımcı bir araştırmanın doğruluğu ya da başarısı hakkında lehte ya da aleyhte hiç bir dayanağı yoktur… Hiç gelmeyecek [olan] ve hiç bir olayın meydana gelmediği bir zamanda olayların bu yönde değil de başka bir yönde gelişe[bile]ceği önermesi hakkında olgusal gerçeklikle ilgili delil verilmeyeceği kolaylıkla kabul edilebilir. Fakat bu şüphecilik için iyi bir sebep değildir. Gelecek olan ve içinde olayların meydana geldiği diğer anlamdaki ‘gelecek’ için delil [bulunabileceğinin] anlaşılması ile bu kabul, şüpheciliği gerektirmez. Ve bizim işlemlerimizle ilgili olan bu iki çeşit ‘gelecek ‘ten ikincisidir. Bu bizim tümevarımlarımızın öngörebildiği türden bir ‘gelecek ‘ur ve bu ‘gelecek’ tek başına varsayımlarım izi teyid ya da reddedecektir. Bununla birlikte, herhangi birisi için, hiç gelmeyecek olmayı tanımında içeren bir gelecek hakkındaki tümevarımcı bir akıl yürütme için endişelenmek anlamsız olacaktır30.

3 Bazı filozoflar tümevarım için başka bir savunma çizgisi benimsemişlerdir. [Bu filozoflar;] ilkenin kendisini savunmaya ihtiyaç duyduğuna göre; doğanın düzenliliği ile ilgili bir ilke ortaya koymanın gereksiz olduğunu kabul ederler. Tümevarımın güvenirliği ile ilgili bir önermeyi, doğru olduğu bilinen bir başka önermeden, çıkaramayız. [Bu önermenin tümevarımcı olarak olası olduğunu göstermek] iddiayı ispat edilmiş varsaymak olacağı için, onun tümevarımcı olarak olası olduğunu da gösteremeyiz: Fakat başka bir şey yapabiliriz: Onun –ilkenin kendisinin değil ama onu kabulümüzün (adoption) — pragma­tik bir gerekçelendirmesini (pragmatic justification) verebiliriz. Bu ilkeyi — ilkenin doğruluğunu savunmaya çalışmak için değil ama onu kabulümüzü, bir prosedür31 kuralı olarak gerekçelendirmek için –bilimsel girişimin bir kuralı (rule) olarak tanımlayabiliriz. Baseball

[oyunun]

bir kuralını eğer bu kural oyunu daha zevkli ve daha çekişmeli hale getiriyorsa gerekçelendiririz. Doğanın düzenliliği ilkesini bu türden bir kabul ile anlaşılabilecek amaçlar terimleriyle gerekçelendiririz: Doğanın işleyişinin anlaşılması ve bu anlamanın öngörü ve (bazen) kontrol için kullanılması32.

Tabii ki doğanın geçmişten geleceğe uzanan değişmez bir düzeni olup olmadığını bilmiyoruz. Fakat eğer varsa, bilimsel keşif metodu –verilen gözlemlenmesi, bu düzenliliklerin olası istisnalarının bulunması, hipotezin sınanması v.s.– bilim adamları olarak bulmak istediğimiz şeylerin bulunması için en iyi yoldur. Tahminler, koltuk felsefesi, kristal küreye bakmak, sezgilerimizin olması ya da mistik yakalama bunu yapmayacak-tır; sadece can sıkıcı gözlemler bunu başarabilir. Doğru öyleye biz geçmişin terimleri ile bu bilinenlerin dışında yatan geleceğin terimlerini hesaplıyoruz (extrapolate33) ama eğer gelecek geçmiş gibiyse (temel düzenliliklerin ilgili olduğu kadarıyla), tümevarım yöntemleri bizim geleceği keşfetmemizi ve öngörmemizi mümkün kılar. Bir doktordan çok, doktoru “Bir ameliyat sizi kurtarır mı bilemiyorum ama eğer ameliyat olmazsanız öleceksiniz.” diyen bir hasta durumundayız. Ameliyat olduktan sonra yaşayıp yaşamayacağımızı bilmemize rağmen, ameliyatı ‘en iyi yol’ olarak kabul ediyoruz.

Hala merakımızı önleyemiyoruz: Geçmişte gözlem [yapmanın] sıkıcı yöntemi, deney ve bulduklarımızı açıklamak için teoriler kurulması çok etkileyici bilimsel sonuçlar verdi. Kristal küreye bakılması ve mistik deneyimler [böyle sonuçlar] vermediler. Ama bunun gelecekte de böyle kalacağının güvencesi nedir? Eğer yarın sabah, doğanın sırlarının [bizim çözmüş olduğumuzdan] daha fazlası, verimsiz kabul ettiğimiz bilimsel olmayan metodlarla – kehanetlerde bulunarak, kristal küreye bakarak, büyü şarkıları söyleyerek ya da transa geçerek — çözülürse ne olur? Eğer doğanın olaylarının akışı aniden değişirse ‘bilimsel yöntem’ dediğimiz şeyin öngörülü için, şimdi kabul etmediğimiz bu prosedürlerden daha iyi bir temel oluşturduğunu nasıl bilebiliriz? Eğer doğa olaylarının akışı değişirse ‘bilimsel yöntemimiz’ öngörü yapmak için kullanışsız hale gelir. Meselelerin bu değişken durumu içinde öngörü yapmanın hangi yönteminin (eğer varsa) işleyeceği nasıl söylenebilir.

4. Hala diğerleri, [tümevarım yöntemi] tümdengelim paternini izlediği için, tümevarım için mantıksız bir talepte bulunduğumuzu söylüyorlar. Doğru, gelecek [hakkında birşey] ima etmeyen öncüller­den, geçerli bir şekilde, gelecekle ilgili sonuçlar çıkaramayız; burada yeni olan ne var? Tümevarım tümdengelimden daha aşağı bir şey değildir; tümdengelim bile değildir — daha başka bir şeydir. Bir köpeği kedi olmadığı için suçlamakta hiç bir anlam yok.

Yukarıda tümevarımın genel gerekçelendirilmesi diye bir şey olmadığı dolayısıyla da araştırmanın tümünün bir hata olduğu sonucu çıkarıldı. Yapabileceğimiz şey,tümevarımın örnekleri olan [ve] güvenilebilir sonuçlar çıkarabilecek belirli özel prosedürlerin gerekçelendirilmesidir. “Rastgele örnekleme güvenilir midir?” diye sorabiliriz ama tümevarımı genel olarak ne gerekçelendiririz ne de gerekçelendirmeye gerek duyarız.

Genellikle belirli bir inancın kabulünün gerekçelendirilip gerekçelendirilmediğini soruşturmak uygundur; ve bunun soru[şturu]lmasında biz, iyi ya da kötü her hangi bir delil bulunup bulunmadığını sorarız. “Gerekçelendirildi” [ya da] “İyi bulundu.” v.s. gibi sözlerin belirli inançların durumları [için] kullanılmasında ya da elde tutulmasında ([kullanılmamasında]) tümevarım standartlarına baş vuruyor ve onları kullanıyoruz. Peki, tümevarım standartlarının gerekçelendirilip gerekçelendirilmediği-ni ya da iyi temellendirilip temellendirilmediğini sorduğumuzda hangi standartlara baş vuruyoruz. Eğer cevap veremiyorsak, soruya hiç bir anlam veril[e]memiş [demektir.]

Şu soruyla karşılaştıralım: Bu kanun hukuki mi? Belirli bir hareketin, yönetimle ilgili bir düzenlemenin ya da bazı ülkelerde kanun koyucu meclisin bir kanunlaştırmasının bile kanuni olup olmadığını soruşturmak anlamlıdır. [Bu türden] bir soru, hukuki bir sisteme baş vurularak ve hukuki (ya da anayasayla ilgili) bir kurallar ve yöntemler kümesi kullanılarak cevaplanır. Ama genelde, ülkenin kanunlarının ya da bir bütün olarak hukuki sistemin hukuki olup olmadığını sorgulamak anlamsızdır. Hangi hukuki standartlara başvuracağız? Tümevarımın gerekçelendirilmiş mi yoksa gerekçelendirilebilir mi olduğuna dair soruya verilebilecek tek anlam, saçmalıktır. . . Bu soruyu “Tümevarımla varılan tüm sonuçlar gerekçelendirilmiş midir?’ v.s [gibi bir şey] kastetmek için sormuş olabilirsiniz. “Tüm insanlar, çıkardıkları sonuçlar için uygun delillere sahip midir?” Bu sorunun yanıtı basittir ama ilginç değildir; bazen uygun delilleri olur bazen de olmaz.34

Bu şüphesiz, ‘ortak duyumuza’ başvurmamızı [gerektirecek] bir sorudur. Hume sorusuyla ortaya çıkan [bu] tartışma henüz bitmemiştir. Hiç kimse doğa olaylarının akışının on dakika içinde kökten değişmeyeceğine dair delil bulabilmiş midir? [Hayır,] — iki taraf da kazanamamıştır — öyleyse tüm bahisler kapanmıştır. Ve eğer bu olacaksa ‘ortak olarak delil kabul edilen şeylere’ inanmakla hata etmiş olmuyor muyuz? Bilim adamları doğanın geçmişteki gibi devam edeceğine inanmaya devam edebilir ama bu ‘bilimsel bir inançtan’ fazla bir şey midir? Bilim adamları bu soruyu hiç düşünmeden etkinliklerine devam ediyorlar; fakat bu soru felsefecileri büyülemeye (ve uğraştırmaya) devam ediyor.

DİPNOTLAR

1 Çev: Tasvir edici

2 Çev: Bir şeye yalancı-X (so-called-X ya da psuedo-X) demek; o şeyin, X gibi görünmesine ya da X olarak adlandırılmasına rağmen, X olmadığını söylemektir.

3 Çev: Binocular: İki gözün de kullanılmasını icap ettiren. (Redhouse İng- Türkçe sözlük)

4 Grover Maxwell, “The ontological Status of Theoretical Entities”, içinde olduğu kitap; Herbert Fleigl  Grover Maxwell (eds.) Scientific Explanation, Space and Time (minneapolis; University o Minnesota Press, 1962)

5 Çev: Nötrino: Çok hafif belki de kütlesiz temel madde parçacığı; Yalnızca zayıf kuvvet ve kütlesel çekim kuvvetinden etkilenir.

6 Çev: Kuvark: Yüklü temel parçacık, proton ve nötronların her biri üç kuvark taşır.

7 Bryan Magee, Philosophy and the Real World (La Salle, III.: Open Court Publishing Co., 1985) sf.34-35

8 Baınız: J.J.C. Smart, Between Science and Philosophy (New York: Random House, 1968) sf. 158-159

* Birinde istediğniz yeri kendiniz ararsınız, diğerinde santral memuru sizin istediğiniz yerle görüşmenizi sağlar. Sonuçta aynı işi görürler.

9 Pierre Duhem, Aim and Structure of Physical theory, Bölüm 6 ( Princeton: Princeton University Press, 1953). Yeniden içine yayınlandığı kitap: Herbert Feigl ve May Brodbeck, eds., Readings in Philosophy of Science ( New York: Appleton-Century-Crofts, 1953.) sf. 235-252. Alınan pasaj sayfa 240-241’de.

10 “By their fruits sahall ye know them”.Çev: Yazar alıntının nereden yapıldığını belirtmemiş. (Tevrattan olabilir)

11 Çev: Batlamyus bu geriye dönüşlü hareketi açıklamak için, gezegenlerin üzerinde bulundukları farazi daire üzerinde dairesel bir hareketle ilerlediğini düşünmüştü.

12 Philip Kitcher, “Believing Where We Cannot Pove”, O’nun Abusing Science ( Cambridge: MIT Press, 1982) sf. 46-47

13 Bu teorilerin detaylı bir açıklaması  için, bakınız: Jonahan Weiner, Planet Earth, (New York, Bantam Books, 1986)

14 Çev: Kuvars: Billurlaşmış silsilin doğada çok yaygın türü.

15 Çev: Orrerv:Güneş sisteminin bir modeli

16 Çev: Artbileşen: bir koşuun ikinci anabileşeni. “p q dur önermesindeki q”

            Artbileşen evetlemesi yanılımı: p q ise, q da p dir şeklindeki çıkarımın doğru sanılmasından kaynaklanan yanılı. Mantık terimeri sözlüğü, Grünberg T. , Onart A.

17 Bu şekilde geniş ve büyüleyücü tartışmalar için ; John Wisdom’un Other Minds (Oxford: Basil Backwell, 1949) adlı kitabını okuyabilirsiniz.

18 Çev: Kalvincilik: İsmini Fransız din adamı Jea Calvin’den (1509-1564) alan mezhep. Tokatlı Atilla A. Felsefe Sözlüğü

19 Çev:Yıldızın çekim etkisini göstermeye başlamasıyla, çekim etkisinin azalmaya başlaması arasında

20 Phili Kitcher, “Believing Where We Cannot Prove”, Abusing Science (Cambridge: M.I.T. Press, 1982) sf.44

21  C.D.Broad, The Mind and Its Place in Nature (London: Routledge &Kegan Paul, 1925) sf. 103-104

22 Çev: Yazar burada kitabın çevirmediğimiz 1. bölümündeki tartışmadan bahsediyor.

23 Çev: Magneta: Morumsu kırmızı (Redhouse İng- Türkçe sözlük)

24 Çev: Burada ‘demonstrative’ kelimesi sergileme ve şaret etme nüanslarını da taşıyacaktır.

25 David Hume, “Skeptical Doupts concerning the Operations of the Understanding”, Treati of Human Nature, Part II. 1736

26 Ibid. Part II

27 Ibid.

28 Frederick L. Will”Will the future Be like The Past? Mind 56 (1947:221-237)

29 Ibid.

30 Ibid.

31 Çev: Prosedür: Br amaca ulaşmak için tutulan yol ve yöntem. Türkçe Sözlük, TDK 1992 

32 Bakınız: Hans Reichenbach, Experience and Prediction (Chicago: University of Chicago Press 1953) sf.349

33 Çev: Extrapolate: Bilinen terimlerden, bu bilinn terimlerin alanı dışında kalan terim serilerini hesaplamak. The Concise Oxfor Dictionary

34 P.F. Strawson, Introduction to Logical Theory, (London: Methuen &Co., 1952) sf. 257

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

shares