Bilimsel Tarih Anlayışı

Bu yazıyı paylaşabilirsiniz

ISAIAH BERLIN

ÇEVİREN: YAHYA SEZAİ TEZEL

“The Concept of Scientific History” başlıklı bu makale l960’da History and Theory dergisinde, sonra A. V. Riasanovsky ve B. Riznik’in editörlüğünü yaptığı Generalizations in Historical Writing (l963) (Philadelphia, Penn.: Univ. of Philadelphia P.); W. H. Dray’in editörlüğünü yaptığı Philosophical Analysis and History (l966) (New York, NY.: Harper and Row); ve H. Hardy’nin editörlüğünü yaptığı Concepts and Categories: Philosophical Essays by Isaiah Berlin (l98l) (Harmondsworth: Penguin)’de yayınlandı. Türkçeye çeviri, daha sonra, Berlin’in bir başka makalesiyle birlikte kitap olarak yayınlanacaktır. Şimdiki formatı ders malzemesi olarak kullanılmaya yönelik olup çevirenden izinsiz olarak çoğaltılamaz.

Tarih, Aristoteles’e göre, birey insan olarak varolanların yaptıkları şeyler ve çektikleri acıların anlatımıdır. Daha da geniş bir anlamda, tarih, tarihçilerin yaptığı şeydir. Bu durumda tarih, diyelim ki fizik ya da biyoloji ya da psikoloji bilimlerinin olduğu gibi bir doğal bilim midir? Ve eğer değilse, olmaya çalışmalı mıdır? Ve eğer bir doğal bilim olmayı başaramazsa, onu engelleyen nedir? Bu başaramama insan hatası ya da iktidarsızlığından ötürü müdür, yoksa sorunun kendisi tarih kavramı ile doğal bilim kavramı arasında bir karıştırmadan mı doğmaktadır? Bunlar, en azından, insanların entellektüel faaliyetlerinin amacı ve mantığı konusunda tedirgin olmaya başladıkları on dokuzuncu yüzyıl başlarından beri, hem felsefecilerin hem de felsefî bir düşünme tarzına sahip olan tarihçilerin zihnini kurcalamış olan sorulardır. Ama bu tarihten iki yüz yıl öncesinde Descartes zaten tarihi ciddi bir araştırma dalı olma hakkından mahrum bırakmıştı. Rasyonel yöntemi neyin oluşturduğu konusunda Kartezyen ölçütün geçerliliğini kabul edenler, tarihî yargıların, birleştirilerek oluşturulduğu ve bunlara bölünüp analiz edilebileceği açık ve basit öğeleri nasıl edip de bulabileceklerini sorabilirlerdi ve sordular da: tanımlar, mantıkî dönüştürme kuralları, çıkarsama (istidlâl, inference) kuralları [ve] açık seçik bir şekilde türetilen sonuçlar neredeydi? Anılar ve gezginlerin masalları, efsaneler, kronik tutanların öyküleri, moral düşünce yürütmeleri ve dedikoduların oluşturduğu bu karışık bileşimin birikimi zararsız bir vakit geçirme aracı olabilirdi. Ne var ki, bu, [Descartes’cilere göre], peşinde koşulmaya layık olan tek şeyin bilimsel geçerliliği garantilemenin yegâne koşulu olan ilkeler ve kurallara uygun olarak hakikatin keşfedilmesinin peşinde olan ciddi insanların vakarının altında kalıyordu.

Neyin bir bilim olduğu ve neyin olmadığına dair bu doktrinin açıklanmasından beri, tarihi araştırmaların doğası hakkında düşünenler, hep bu Kartezyen lanetlemenin utancı altında çalıştılar. Kimileri tarihin, on yedinci ve on sekizinci yüzyıllardaki baş döndürücü başarısı, yöntemleri nerede uygulanabilirse orada da zengin meyveler elde edilebileceğini vaat eden doğal bilimerden birinin içinde eritilebileceği, asimile edilebileceğini göstermeye çalıştılar; diğerleri tarihin gerçekten bir bilim olduğu, fakat doğanın bilimlerinin yöntem ve kanunlarından, belki de daha az talep edici ve daha az zorlayıcı olmayan, fakat bunlardan farklı temellere dayanan kendi yöntemleri ve kanunlarıyla biraz farklı anlamda bir bilim olduğunu ilan ettiler; tarihin gerçekten öznel, izlenimci (impressionistic), açık seçik ifade yeteneğinden yoksun, edebiyatın bir kolu olduğu ya da bir kişisel bakış açısının ya da bir sınıfın, bir kilisenin (dinin), bir ulusun, bunlardan hangisi söz konusu ise gerçekten de

onun onuru ve gerekçesi, benlik-ifade etmenin bir biçimi olan bakış açısının bir cisimleşmesi olduğunu, meydan okuyarak ilan edenler de çıktı: bu kişisel bakış açısının, bu benlik ifadesinin evrensel ve ebedî nesnellik konusunda hiçbir iddiası yoktu ve geçmişin, şimdiki zamanın taleplerinin terimleriyle yorumlanmasını, ya da bir bilim değil bir yaşama felsefesi olarak değerlendirilmesini tercih ediyordu. Bazı başkaları da, gerçekten bir bilim olan sosyoloji ile, bir sanat ya da belki de bütünüyle kendine özgü (sui generis) bir şey, ne bilim ne de sanat olan fakat kendi yapısı, amaçları olan, onunla diğer entellektüel faaliyetler arasında yanlış benzetmeler yapmaya çalışanlar tarafından yanlış anlaşılmış bir disiplin olan tarih arasındaki farkları belirtmeye, seçikleştirmeğe çalıştılar.

Her ne hal ise, tarihî düşüncenin mantığı ve delillerinin geçerliliği, günümüzün önde gelen mantıkçılarının zihnini fazla işgal etmeyen konulardır. Bunun nedenlerini bulmak için fazla uzaklara gitmemiz gerekmiyor. Ama gene de, felsefecilerin, göreli olarak çok azının birinci elden iyi bildiği matematik ve fizik gibi doğal bilimlere daha fazla ilgi göstermeleri ve normal eğitimleri süresince daha fazla tanıma eğilimine sahip oldukları tarih ve diğer beşeri araştırmaları ihmal etmeleri şaşırtıcı olma özelliğini korumaktadır.

Durum böyle de olsa, tarihi bir doğal bilim saymaya yönelik güçlü bir arzunun niye var olmuş olduğunu görmek zor değildir. Tarih olgularla (facts) uğraştığını öne sürer. Olguları teşhis etmenin, keşfetmenin ve çıkarsamanın en başarılı yöntemi doğal bilimlerin yöntemidir. Bu, insan deneyiminin, en azından modern zamanlarda tartışmasız bir şekilde ilerleme elde edilebilen tek alanıdır. Bu alandaki başarılı ve yetkeli yöntemleri, uzmanlar arasında çok daha az anlaşmanın olduğu bir başka alana uygulamayı istemek doğaldır. Bütün modern ampirisizm eğilimi böyle bir bakış açısına yönelmiştir.

Tarih insanların yaptıklarının ve onların başına gelenlerin bir anlatımıdır. İnsan büyük ölçüde, bazılarına göre tamamen, uzay ve zamanda [konumlanmış], doğal yasalara tabi, üç boyutlu bir nesnedir: bedeni ihtiyaçları diğer hayvanlarınki gibi ampirik olarak incelenebilir. Mesela, gıda ya da barınak ya da üremek için temel beşeri ihtiyaçları ve diğer biyolojik ve fizyolojik gereksinmeleri, bin yıllar boyunca değişmişe benzememektedir ve bu ihtiyaçların birbirleriyle ve insan çevresiyle karşılıklı etkileşmesinin yasalarının hepsi, ilke olarak biyolojik ve belki de fizyolojik bilimlerin yöntemleriyle incelenebilir. Bu özellikle, insanın, birey tarafından amaçlanmayan kollektif faaliyetleri için geçerlidir. Ki bunlar, Bossuet ve Vico’nun zamanından beri Tarihçi Okul’un vurguladığı gibi, insanın hayatını etkilemede hayatî bir rol oynar. Ve açıktır ki bunlar, güç alanları ya da insan eylemi ve diğer doğal süreçler arasındaki nedensel ya da işlevsel korrelasyonlar gibi tamamen mekanistik terimlerle açıklanabilir. Sadece, bir uçta, beşeri varlıkların biyolojik ve fizyolojik durum ve süreçlerini, öteki uçta, davranışlarının daha geniş bir anlamda sosyal faaliyetlerinin biyolojik ve fizyolojik durum ve süreçlere eşit bir şekilde gözlemlenebilir kalıplarını, paternlerini birbirine bağlayan bir dizi doğal yasa bulabilsek ve böylece (Newton’un çok muzaffer bir şekilde fizikte yaptığı söylenilen bir şekilde) göreli olarak az sayıda genel yasalardan çıkartılabilen, tutarlı ve uyumlu bir düzenlilikler sistemi kurabilsek, elimizde insan davranışının bir bilimine sahip olmuş oluruz. Ki bundan sonra belki de, duygular, düşünceler, irade edilen şeyler gibi insanların hayatlarının büyük ölçüde bunlarla oluşuyor gibi göründüğü, fakat kendilerini kolaylıkla kesin bir ölçmeye vermeyen ara fenomenleri ihmal edebilir, en azından ikincil bir düzeyde ele alabiliriz. Eğer bu türden veriler, bilimsel olarak gözlemlenebilen ve ölçülebilen diğer süreçlerin yan-ürünleri gibi telakki edilebilse, bu takdirde, insanların başkaları tarafından gözlemlenebilir davranışlarını, kendi düşünce ve hislerini kendi içinde gözleme (introspection) gibi daha muğlak ve elimizden daha kolay sıyrılabilecek dataları fazla hesaba katmadan öngörebiliriz (bir bilim bundan daha fazla ne isteyebilir ki?). Bu da Fransız Aydınlanması’nın materyalistlerinin, özellikle Condillac ve Condorcet’nin ve bunları on dokuzuncu yüzyıldaki izleyicilerinin Comte’un, Spencer’in, Taine’nin ve bunların zamanından bu yana birçok modern davranışçının, pozitivist ve ‘fizikalist’in öngördüğü, psikoloji ve sosyolojinin doğal bilimini oluştururdu.

Tarih nasıl bir bilim oluştururdu? Bilimlerin geleneksel tasnifi tümevarımcı ve tümdengelimci bilimler tasnifidir. Biri, gözlemlerden değil, fakat sezgi ya da vahiye dayanan [ve] insanların davranışlarını ve amaçlarını yöneten yasaların ya da insanların yaratıcısının özel amaçlarının bilgisinden türetilen a priori önermeler ya da kurallara aşina olduğunu öne sürmedikçe, ki Orta çağlar’dan beri oldukça çok sayıda tarihçi açıkça bu türden bilgiye sahip olduklarını ifade etmiştir bu bilim tamamen tümden-gelimci olamaz. Ama öyleyse tümevarımcı mıdır? Beşeri varlıklar üzerinde geniş ölçekli deneyler yapmak güçtür ya da olanaksızdır ve bu nedenle bilgi büyük ölçüde gözleme dayanmak zorundadır. Ne var ki, bu zaaf, astronomi ve jeolojiyi başarılı bir şekilde gelişen bilimler olmaktan alıkoymamıştır. Ve on sekizinci yüzyılın mekanistleri, matematiksel bilimlerin yöntemlerinin beşerî meselelere uygulanmasının, vahyedilen hakikatler, insanın iç ışığı, bir kişisel tanrı, bir gayrı maddi ruh, iradenin özgürlüğü ve bunun gibi bir takım mitleri söndüreceğini; ve böylece bütün sosyal sorunların, Condorcet’nin ifadesini kullanırsak, arılar ya da kunduzların toplumlarını inceleyen bilimler gibi, berrak, kesin ve gelecekteki davranışları öngörmeğe muktedir bir bilimsel sosyoloji ile çözüleceği günü güvenle beklemişlerdi. On dokuzuncu yüzyılda bu iddia çok fazla kapsamlı ve çok fazla mübalağalı bulunmaya başlandı. Mekanistlerin yöntemleri ve kavramlarının büyüme ve değişmeyi ele almak için yeterli olmadığı aşikâr hale geldi; daha karmaşık dirimselci (canlılıkla ilgili, vitalist) ya da evrimci kategoriler ve modeller, biyolojik olan bilimlerin usulleri ile tamamen fizikî bilimlerin usulleri arasındaki ayrım çizgisinin ortaya çıkmasına yaradı; ki biyolojik bilimlerin beşerî varlıkların davranışı ve gelişmesini ele almak için açıkça daha uygun olduğu görüldü. Yirminci yüzyılda psikoloji, bir önceki yüzyılda biyolojinin oynadığı rolü oynamaya başladı ve [psikolojinin] hem bireyler hem de gruplarla ilgili olarak gelişen yöntemleri ve keşifleri de, kendi adlarına, bizim tarihe yaklaşma tarzımızı başkalaştırdı.

Tarihin bir bilim olmak için bu kadar uzun bir süre beklemesi niye gerekmiştir? [Bu güne kadar] yaşamış herhangi bir insandan belki de daha ihtiraslı bir şekilde tarih bilimine inanan Buckle, bunu çok basit bir şekilde, tarihçilerin matematikçilere, fizikçilere ve kimyacılara göre ‘zihinsel güç açısından daha aşağı’ olmalarıyla açıklamıştı. İlk başta en zeki insanların ilgisini çeken bilimlerin en hızlı ilerlediğini, bunların başarısının da doğal olarak başka yetenekli kafaları bu bilimlerin hizmetine çektiğini öne sürdü. Başka bir ifadeyle, eğer Galileo ya da Newton, ya da hatta Laplace ya da Faraday kadar yetenekli insanlar, kendilerini, tarih adıyla adlandırılan düzensiz hakikatler ve yanlışlıklar yığınıyla uğraşmaya adasalardı, kısa bir süre sonra bunu bir düzene sokar ve bu [yığından] sağlam bir şekilde inşa edilmiş berrak ve verimli bir doğal bilim çıkarırlardı.[1]

Bu vaat, anlaşılabilir bir şekilde, kendi zamanlarında doğal bilimlerin muhteşem ilerlemesi karşısında hipnotize olmuş olanların ayakta tuttuğu bir vaatti. Fransa’da Taine ve Renan gibi zeki ve kuşkucu düşünürler, bunların yanında elbetteki Comte gibi ateşli pozitivistler ve bazı yazılarında Engels ve Plekhanov, ümit edilen bu sonuca hararetle inandılar. Ama ümitleri pek az gerçekleşti. Şimdi bu niye böyle oldu diye sormakta yarar var.

Bu soruya bir cevap vermeğe girişmeden önce, tarihçiliğin, en azından ilke olarak, bir doğal bilime dönüştürülebileceği inancının iki başka kaynağı da belirtilebilir. Bunlardan birincisi, belki de en iyi şekilde, en azından on dokuzuncu yüzyıldan beri bütün eğitim görmüş insanların kullanma eğilimi göstermiş oldukları bazı mecazlarla ifade edilebilir. Ütopyacı olanların karşıtı olarak rasyonel politikalardan söz ettiğimizde, ütopyacı olanlar için, bunların ‘[tarihi] olguların amansız mantığı’nı ve durdurulmaya çalışılması boşuna olan ‘tarihin çarkları’nı ihmal ettiklerini, ya da bu ‘mantık’ ve ‘çarklar’ tarafından mağlup edildiklerini söyleme eğilimi içinde oluruz. ‘Tarihin güçleri’ne meydan okumanın boşunalığı ya da ‘saati geri alma’ ya da ‘geçmişi geri getirme’ çabalarının saçmalığından söz ederiz. Halkların ya da kültürlerin gençliği, olgunluğundan, çürümesinden, sosyal hareketlerin durgunlaşması ve akmasından, ulusların yükselişi ve çöküşünden söz ederiz. Böyle bir dil, amansız bir sabitliği olan bir zaman düzeni fikrini  üzerinde yüzdüğümüz ve istesek de istemesek de kabul etmek zorunda olduğumuz ‘zaman nehri’ fikrini aktarmaya yarar; yaratmadığımız, ama üzerinde doğduğumuz bir yürüyen merdiven, sanki hadiselerin ki bu durumda insan hayatları, etkinlikleri ve deneyimlerinden oluşan, en azından bunları etkileyen hadiselerin düzeni ve biçimini yöneten, bir nevi doğal yasaya itaat eden bir yürüyen merdiven. Bu kelimeler, bu türden kullanımları mecazî ve yanlış yöne sevkedici de olsa, ‘tarih seli’ni, özellikle, belirli bir nesnel paterne sahip ve ihmal edilmesinin mesuliyeti bize ait olan bir şey gibi algılamamızı sağlayan kategoriler ve kavramları gösteren işaretlerdir. Buradan, bir paterne sahip olan herşeyin yasalarla ifade edilebilecek düzenlilikler sergilediği sonucunu çıkarmak için küçük bir adım atmak yeterlidir; ve yasalar arasında sistematik bağlantıyı kurmak bir doğal bilimin muhtevasıdır.

Bu inancın ikinci kaynağı daha da derinde yatar. Büyümenin ya da hadiselerin akışının paternleri, makul bir şekilde, doğal bilimle sistemleştirilmeye muktedir, bir sebepler ve sonuçlar sıralaması olarak gösterilebilir. Ama bazan sanki, (idealist felsefecilerin ‘mekanik’ ya da ‘dışsal’ ya da ‘sadece kaba rastlaşmalar’ dediği) ampirik bağlantılardan daha asli olan bir şey, insan ırkının dünya üzerindeki var oluşunun yönleri ve birbirini izleyen aşamalarına birimsel bütünlüklerini veriyormuş gibi konuşuruz. Mesela, Richelieu’yu Bismarck gibi davranmadığı için suçlamak saçmadır, çünkü Richelieu’nun on dokuzuncu yüzyılda Almanya’da yaşayan biri gibi davranamayacağı açıktır; ve tersine Bismarck Richelieu’nun elde ettiklerini elde edemezdi, çünkü on yedinci yüzyılın, on sekizinci yüzyılın eylemleri, hadiseleri, özelliklerinden çok farklı olan kendi karakteri vardı, ama on yedinci yüzyılın bu kendi karakteri on sekizinci yüzyılın eylemleri, hadiseleri ve özelliklerini eşsiz bir şekilde (uniquely) belirledi, ve bunlar da on dokuzuncu yüzyılınkileri eşsiz bir şekilde belirledi dediğimiz de, öne sürdüğümüz görüş, bu düzenin nesnel bir düzen olduğu, bir çağda ve durumda mümkün olan bir şeyin bir başka çağ ve durumda tasavvur dahi edilemeyeceğini anlamayanların, sosyal hayatın ya da insan zihninin ya da iktisadî büyümenin ya da bir başka sıralamanın, sadece gelişmiş olduğu için değil, gelişebile ceği ya da belki de mutlaka gelişmek zorunda olduğu tek yol hakkında evrensel ve temel bir şeyi anlayamadıkları [görüşü dür]. Benzer bir şekilde Hamlet, Dış Moğolistan’da Cengiz Han’ ın sarayında yazıldı diyen önerme sadece yanlış değil fakat saç madır; ilgili olguları bilen biri bu eserin o dönem ve o yerde yazılmış olabileceğini ciddi bir şekilde düşünürse, o insan sadece eşine az rastlanılan bir şekilde cahil ya da hatalı değil fakat ak lını kaçırmıştır; sadece Hamlet orada ve o zaman yazılmadı değil yazılamazdı  Hamlet’in Cengiz Han’ın sarayında yazıldığı hipotezini hiç tartışmadan bir kenara atabiliriz  dediğimizde, bize kendimizden bu kadar emin olma duygusunu veren nedir? Bu ‘olamazdı’ ne türden bir ‘olamazdı’dır? Bu türden imkânları, ‘olabilirdi’leri önesüren önermeleri, bilimsel yani ampirik-tüme-varımcı gerekçelere dayanarak mı reddederiz? Bana öyle geliyor ki bu türden önermelere, (sadece olasılığı zayıf ya da yanlış değil ama) acaip ve kaba bir saçmalık deriz, çünkü bunlar sadece kabul ettiğimiz şu ya da bu olgu ya da genellemeyle değil, fakat dünya hakkındaki bütün düşüncemizin icap ettirdiği önvarsayımlarla  insan, toplum, tarih, gelişme, büyüme, barbarlık, olgunluk, uygarlık ve benzerleri gibi, düşüncemizin merkezî kavramlarını yöneten temel kategorilerle  çatışırlar.

Bu önvarsayımların yanlış ya da yanıltıcı oldukları ortaya çıkabilir (mesela pozitivistler ya da ateistlerin teleoloji ve tanrıcılığın yanlışlığının ortaya çıktığını düşünmelerinde olduğu gibi), ama bunlar deney ya da ampirik gözlemle çürütülemez. Bir insan ya da bir ortam ya da bir kültürün dünyaya bakışının tamamında meydana gelen değişmelerle yok edilir ya da dönüştürülürler ki, bu değişmeler, düşünceler tarihinin (ve sonunda tarihçiliğin kendinin) açıklayabilme yeteneğinin en zor (ve en önemli) sınamasıdır. Burada söz konusu olan çok derinlere kök salmış, geniş bir yaygınlığa sahip, uzun süreden beri yaşayan bir Dünya Görüşü (Weltanschauung) dür, yani hadiseler ya da olguların belirli bir nesnel düzeninin, soruşturulmayan (ve her zaman da zorunlu olarak doğru olması gerekmeyen) varsayılmasıdır. Bu düzen bazan, diyelim ki ondördüncü yüzyılın hadiseleri ya da kanunlarının, sadece olmuş oldukları için değil  olabilir de olmayabilirdelik özelliğine sahipken (contingently), oldukları için değil, zorunluluk gereği (bu türden bir zorunluluğu nasıl analiz edersek edelim) oldukları şey oldukları için, bir anlamda bunlar tarafından belirlenen, ‘şekillendirilen’ onaltıncı yüzyıldaki hadise ve kurumlardan daha önce meydana geldiklerini anlamamızı sağlayan dikey bir düzendir  zaman içinde birbiri ardına gelmedir; öyle ki Shakespeare’in eserlerini Dante’ninkilerden önce tarihlendiren, ya da on dördüncü yüzyılın sonunu, hiçbir ara olmadan, onaltıncı yüzyılın başına yapıştırarak on beşinci yüzyılı tamamen görmezlikten gelen birinin, cehaletle ya da bilimsel yöntemsizlikten, derece olarak değil, tür olarak farklı (ve telafi edilmesi çok daha az kolay olan) bir kusurla malul olduğuna karar verilebilecektir. Başka anlarda da düzeni yatay olarak idrak ederiz; yani düzen, söz konusu kültürün aynı aşamasının farklı yönleri arasındaki karşılıklı bağlantıların anlaşılmasının altında yatar ki, bu, antimekanistik Alman kültür felsefecilerinin, Herder ve öğrencilerinin (ve daha önce Vico’nun) ışığa çıkardıkları varsayımlar ve kategoriler türünden bir düzendir.

Bu türden bir farkında olma (tarihî his) dir ki , belirli bir türden bir hukukî yapının, bir iktisadi faaliyet, bir moral bakış açısı, bir yazma ya da dansetme ya da ibadet etme üslubu gibi aynı kompleks sistemle ‘sıkı sıkıya bağlantılı’ ya da bunun parçası olduğunu algılamamıza imkân verdiği söylenir; [ve] (doğası ne türden olursa olsun) bu melekemizin (faculty) yardımıyladır ki, insan ruhunun çeşitli dışa vurmalarını, bu dışa vurmalar, insanların kağıt üzerinde harfleri oluşturmalarının şeklinden bu insanların arazi rejimlerine kadar birbirlerinden ne kadar çok farklı olursa olsun, bu ya da şu kültüre ya da ulusa ya da tarihî döneme ‘aitmiş’ gibi teşhis ederiz. Bu melekemiz olmadan ‘tipik olan’, ya da ‘normal olan’, ya da ‘aykırı olan’, ya da ‘anakronistik olan’ gibi sosyo-tarihî nosyonlara hiçbir anlam veremeyiz ve bunun sonucunda da bir kurumun tarihini anlaşılabilir bir patern olarak algılayamayız, ya da bir sanat eserini ait olduğu zamanına ve uygarlığına ve ortamına atfedemeyiz, ya da gerçekten de bir uygarlığın bir aşamasının bir diğerini nasıl ‘oluşturduğu’ ya da belirlediğini anlayamayız. Farklılıklarla ve değişme sırasında neyin özdeş ya da o birime ait (unitary)  kaldığıyla ilgili bu his (ki bunun hakkında idealist felsefeciler gereğinden çok fazla laf etmişlerdir) bize değiştirilemez eğilimler, tarihin ‘tek-yönle’ akışı hakkındaki hissimizi vermekte de başat bir faktördür. Buradan her ne değiştirilemez ise bunun değiştirilemez olması sadece yasalara itaat ediyor olmasındandır ve her ne yasalara itaat ediyorsa, bu bir bilim halinde sistemleştirilebilir diyen çok daha su götürür inanca atlamamız kolaydır.

Bunlar, insanların, tarihin bir doğal bilimi için hasret çekmelerine sebep olan birçok faktörün arasındadır. Bu yeni, güçlü ve ışık saçan ve Descartes ve onun bilimsel düşünceli izleyicilerince bu kadar hor görülen, olgular, konjonktürler ve parmak hesabı, göz kararı iş görmelerin kaotik yığınını bir kenara itecek olan disiplin için her şey, özellikle on dokuzuncu yüzyılda, hazır gibi görünüyordu. Sahne hazırdı fakat aşağı yukarı hiçbir şey gerçekleşmedi. Tarihçilerin (başlangıç koşulları hakkındaki bilgilerle beraber), ya bir sonra ne olacağını ya da geçmişte ne olduğunu çıkarsayabilecekleri hiçbir genel yasa  ne de daha mütevazi hiçbir güvenilebilir kural  formüle edilemedi. İnsanları, olguyu olguya ekleyip elleriyle topladıkları malzemeden anlaşılabilir bir anlatım inşa etmek gibi kılı kırk yarmayı gerektiren zahmetten kurtaracak olan büyük makina, kaçık bir kaşifin kafasındaki plan gibiydi. Enformasyonla beslendiğinde kendisi bu enformasyonu düzene sokacak, doğru sonuçları çıkaracak, uygun açıklamaları sunacak ve böylece tarihçilerin akıllanmamış, ıslah olmamış geçmişte, yollarını el yordamıyla, beceriksizce bulmak için kullandıkları kesin olmayan, eski-moda, el aletlerine olan ihtiyacı ortadan kaldıracak, fevkalade emek tasarruf ettirici [yeni] alet, sahte bir ümit, aşırı hayalci bir zihnin çocuğu olarak kaldı, kendi kendini çalıştıran daimi hareket makinası gibi. Ne psikologlar ne de sosyologlar, ne ihtiraslı Comte ne de daha mütevazi Wundt, bu yeni mekanizmayı yaratma iktidarını gösteremediler: ‘nomotetik’ bilimler  hükümleri altındaki olgusal malzemenin yeni bilgi üretecek şekilde düzenlenebileceği yasalar ve kurallar sistemi  ölü doğdu.

Bir doğal bilimin ölçütlerinden biri, haklı olarak, bunun öngörme (prediction) kapasitesi olarak kabul edilmiştir; ya da tarihî incelemeler durumunda, bu güne ait bilgilerle geçmişi tahmin etme (retrodiction) geçmişte, hakkında hiçbir doğrudan şahitlik, delil bulunmayan boşlukları, ilgili kurallar ya da yasalara göre uygulanan tahmin yapma (extrapolation) işleminin yardımıyla doldurma  kapasitesi. Bu türden yaklaşmacı (conjectural)  bir yöntem, muazzam boşlukların bulunduğu ve somut olgusal delillerin yokluğunda olgusal hakikate giden yol olarak daha iyi, daha güvenilebilir bir yolun bulunmadığı arkeoloji ve paleontolojide[2] kullanılmaktadır. Arkeolojide, bir uzak dönem hakkındaki bilgimizi bir başka dönem hakkındaki bilgimize, hiç bilinmeyen birçok dönem boyunca birinden diğerine geçişi izah edebilmek için, arada mutlaka ya da en azından muhtemelen ne olduğunu yeniden inşa ederek bağlamaya yönelik çabalar sarfederiz. Ama bu boşlukları doldurma yolu genellikle, geçmişin keşfedilmesi için pek de fazla güvenilir bir yöntem sayılmaz. Ve kimse, tarih öncesine karşıt olarak, insan hayatının tarihî dönemleri hakkındaki bilgimizi dayandırdığımız, daha somut türden delil (bu somutluğun niteliği ve kapsamı nasıl değerlendirilirse değerlendirilsin) bulabilecek olsa bu yola baş vurmaz. Bu yol, hiç de, somut delillerin yerine ikame edilen bir ‘bilimsel’ yol sayılmaz.

Formüle edebilecek olsak, böyle bir bilimin yapısı neye benzerdi? Muhtemelen  kesin tarihler ve yerleri belirlenebilecek değişkenlerle ifade edilen, ‘her ne zaman ve her nerede F ise o zaman ve orada Y‘ türünden, birbiriyle karşılıklı olarak ilişkili bir genel önermeler sisteminden, nedensel ve işlevsel korrelasyonlardan oluşurdu; ve iki biçimi olurdu: ‘saf olan’ ve ‘uygulamalı olan’. Herbert Spencer’in belki de biraz fazla iyimserlikle varlıklarını ilan ettiği ‘saf’ sosyal statik ve sosyal dinamik bilimleri, bundan sonra ‘uygulamalı’ tarih bilimiyle ilişkilendirilirdi, bir ölçüde fiziğin mekanikle ilişkilendirildiği gibi, ya da en azından anatominin bir hekim tarafından belirli seçik durumların teşhisinde kullanıldığı gibi. Eğer var olsaydı, böyle bir bilim, eski ampirik, elişi tarihçiliği makineleştirerek bir devrimden geçirirdi; astronominin Babilonyalı yıldız izleyicilerinin parmak hesabı yöntemlerini lağvetmesi, ya da Newtoncu fiziğin eski kozmolojileri altüst etmesi gibi. Ama böyle bir bilim yoktur. Bunun niye böyle olduğunu sormadan önce, günümüze kadar yazılmış haliyle tarihin, yukardaki gibi tasarlanan bir doğal bilimden farklılaştığı en bariz taraflarını gözden geçirmek belki yararlı olacaktır.

Önce tarihle doğal bilimler arasında çarpıcı bir farkı belirterek başlayayım. Gelişmiş bir doğal bilimde, özgül fenomenler yerine genel önermeler ya da yasalara güvenmeyi daha rasyonel sayarken (ki gerçekten de bu bizim rasyonellik tanımımızın bir parçasıdır), bu kural tarihçilikte pek başarıyla çalışmıyor gibidir. Verilmesi mümkün olan en basit örneği vereyim. Geçerliliği kesin bir şekilde yerleşmiş saydığımız ortakduyu (common sense)  genellemelerden biri, bu yer küresinin normal sakinlerinin her sabah güneşi doğarken görebilecekleridir. Diyelim ki biri, belirli bir sabah, tekrar ve tekrar denediği halde güneşi göremediğini; ve bir olumsuz durum, sıradan mantığımızın kurallarına göre bir genel önermeyi çürütmeye yettiği için, dikkatli bir şekilde yapılmış olan bu gözleminin sadece gece ve gündüzün birbirini izlemesine dair o güne kadar kabul edilen genellemeyi değil, bu fenomenin nedenlerini açığa çıkarma manasına gelen bütün gök cisimleri mekaniği ve hatta fiziği için öldürücü olduğunu söylemekte olsun. Bu şaşırtıcı iddia normal olarak tereddütsüz kabul edilebilecek bir sonuç sayılmayacaktır. Böyle birine ilk tepkimiz, bugünkü haliyle insanlarca yapılmış en sistemli denetimli gözlem ve tümdengelimci akıl yürütmeye dayanan fizik sistemimizi kurtarmak için bir ad hoc hipotez inşa etmeye çalışmak olacaktır. İtiraz edene, belki de göğün doğru yerine bakmadığını; bulutların araya girdiğini; başka bir şeyin ilgisini dağıttığını; gözlerinin kapalı olduğunu; uykuda olduğunu; bir halüsünasyon (sanrı) geçirekte olduğunu; kelimeleri alışılmamış anlamlarda kullandığını; yalan söylediğini ya da şaka yaptığını ya da deli olduğunu telkin etmemiz gerekir; her biri onun ifadesiyle uyuşan ama buna rağmen fizik bilimini sağlam bırakan başka açıklamalar da öne sürebiliriz. Bizim durum hakkındaki serinkanlı yargımıza göre eğer adam doğruyu söylemişse, bizim çok zor bir şekilde kazanılmış olan fiziğimizin reddedilmesi ya da değiştirilmesi gerektiği şeklinde ilk akla gelen sonuca sıçramamız rasyonel olmayacaktır. Kuşkusuz, eğer fenomen kendini tekrarlarsa ve diğer insanlar da güneşin doğduğunu normal koşullar altında farketmezlerse, bazı fizikî hipotezlerin ya da hatta yasaların ciddi bir şekilde değiştirilmesi ya da reddedilmesi gerekecektir; belki de fizikî bilimlerimizin temellerinin yeni baştan atılması gerekecektir. Ama bu yola son çare olarak başvurmamız gerekir.

Ama öte yanda, eğer bir tarihçi, mesela Austerlitz savaşı sırasında Napolyon’un, belirli bir anda üç-köşeli bir şapkayla görüldüğü gibi, o ana kadar şüphelenilmeyen türden bir tekil gözlem parçası hakkında tereddüte yol açacak ya da bu gözlemin geçersizliğini ispat etmeye kalkışacak olsa, ve tarihçi bu işi sadece, Fransız generallerinin ya da devlet başkanlarının savaşlar sırasında hiçbir zamana üç-köşeli şapka giymediğine dair bir kuram ya da yasaya her ne sebeple olursa olsun inandığı için yapmış olsa, rahatlıkla diyebiliriz ki, bu tarihçinin yöntemi, mensubu olduğu meslek çevrelerinde evrensel ya da ani bir kabul görmeyecektir. Normal olarak güvenilir şahitler ya da belgelerin tanıklığını, diyelim ki ‘yalandır’ ya da ‘sahtekarlıktır’ ya da Napolyon’un şapkası hakkındaki haber oluştuğu anda kusurludur gibi nedenlerle gözden düşürmek isteyen herhangi bir işlemin kendisi, olguları bir kurama göre değiştirmeye yönelik bir çaba olarak kuşkuyla karşılanacaktır. Kaba ve fazla önemli olmayan bir örnek seçtim; bir tarihçinin belirli bir kurama hizmet etmek için olguları zorlaması ithamıyla karşılaşması durumunun daha karmaşık örneklerini düşünmek zor olmayacaktır. Böyle tarihçiler kuramlarının tutsağı olmakla suçlanırlar; fanatik ya da aykırı ya da doktriner olmakla, gerçekliği sabit fikirlerine uydurmak için yanlış okumak ya da yanlış temsil etmekle ve buna benzer şeylerle suçlanırlar. Bir kurama iptilâ  doktriner olma  ifadesi, tarihçiler için sarfedildiğinde, bir sövgü terimidir; ama bir doğal bilimci için sarfedildiğinde bir hakaret değildir. Bir doğal bilimci için bir kuramın pençesindedir dediğimizde aşağılayıcı hiçbir şey söylemiş olmayız. Kuramının yanlış olduğunu, ya da ilgili kanıtları ihmal ettiğini düşünüyorsak şikayet edebiliriz, ama olguları bir kuramın paternine oturtmaya çalışıyorsa bu durumu kınamayız; çünkü doğal bilimcinin işi budur zaten. Bir kuramcı olmak  yani doktrinler, tercihan doğru doktrinler, ama herşeyin üstünde doktrinler formüle etmek  bir doğal bilimcinin işidir; çünkü doğal bilim, tümevarımcı bir şekilde ya da hipotetikdedüktif yöntemlerle ya da başka hangi yöntem en iyisi (mantıken kabul edilebilir, rasyonel, başkalarına açık bir şekilde denenebilir, yararlı) sayılıyorsa o yöntemlerle, sahadaki yetkili uygulayıcılarca inşa edilmiş kuramlar ve doktrinlerin sistemli bir kenetlenmesi değilse hiçbir şey değildir. Tarihte, aksine hallerden çok daha sık olarak, belirli olgusal bilgilerin (facts) varlığına, bu olgusal bilgilerin ilke olarak türetilebilecekleri genel hipotezlerden  bu hipotezler ne kadar iyi desteklenmiş olursa olsun, daha fazla güven duyarız.

Bir doğal bilimde ise bunun aksi daha sık rastlanılan durumdur: doğal bilimde, (ihtilaflı durumlarda), iyice desteklenmiş bir genel kurama  mesela yer çekimi kuramına  dayanmak, belirli tekil gözlemlere dayanmaktan çok kere daha rasyoneldir. Kökü ne olursa olsun, bu fark tek başına tarihin yöntemleriyle doğal biliminkiler arasında çok fazla bir benzerlik ortaya koymaya yönelik herhangi bir çabayı mutlaka ilk bakışta kuşkulu hale getirecektir.

Bu noktada, belirli tekil olgulara inancın tek mantıkî haklılık gerekçesinin, zorunlu olarak, genel önermeleri gerektireceği ve bu nedenle her zaman eninde sonunda bir tür tümevarım biçimine dayanacağı itirazı öne sürülebilir. çünkü olgular hakkındaki inançlarımızı haklı çıkarmak için başka hangi yola sahibizdir ki? Bu iddialardan birincisi doğrudur, ama ikincisi değil ve bunların aynı metin içinde bir arada bulunması düşünce karışıklığına yola açar. Bütün düşüncemizin genel önermelerin içinden geçerek yol aldığını idrak etmemiz için fazla derin fikir yürütmemiz gerekmez. Bütün düşünme işleri sınıflandırma icap ettirir; bütün tasnifler işin içine genel terimleri sokar. Benim Napolyon ya da şapkalar ya da savaşlar nosyonlarımın kendileri, bu kelimelerin işaret ettiği varlık birimleri hakkında bazı genel inançları gerektirir. Üstelik, bir görgü tanığının anlatımına ya da bir belgeye inanmamın sebepleri, farklı tanıklık türlerinin güvenilirliği, ya da bireylerin davranışlarının içinde değişebilir olduğu ya da olmadığı aralık ve benzer konular hakkında yargıları işin içine sokar, ki bunlar kesinlikle genel yargılardır. Fakat, ilke olarak, kelimelerin (ya da fikirlerin) günlük kullanımının içinde zımnî olarak var olan genellemeler, en azgelişmiş bilimin bile sistematik yapısından çok farklıdır;[3] ve ikinci olarak, meselâ, eminim ki ben şu anda, dünyada bir üniversite öğretmeni olduğumun rüyasını gören Mars İmparatoru değilim,  ama bu emin olmamın haklılığını, dönüp dolaşıp aynı şeyleri söyleme durumuna düşmeden tümevarımcı yöntemlerle göstermenin fevkalâde güç olduğunu görürüm. Hayatlarımızın, temelleri üzerinde kurulu olduğu eminliklerimizin çoğu bu denemeden zor geçer. İnançlarımızın dayandığı, ya da inançlarımıza meydan okunduğunda onları haklı göstermek için başvurduğumuz akıl yürütme türlerimizin büyük çoğunluğu, biçimsel tümdengelimci ya da tümevarımcı şemalara ya da bu şemaların bileşimlerine indirgenemez. Mars’ta olmadığımı ya da İmparator Napolyon’un gerçekten yaşamış olduğunu ve sadece bir hayal ürünü olmadığını varsaymam için hangi rasyonel gerekçelere sahip olduğum bana sorulsa ve buna cevap verirken bu sonuçları gerektiren genel önermeleri, bu önermeler için özgül kanıtlar ve bu kanıtların güvenilirliği için kanıtlar ve daha sonra bu kanıtlar için kanıtlarla ve saireyle birlikte aşikâr hale getirmeye çalışsam, fazla yol alamam. Ağ çok karmaşıktır, öğeler çok fazladır ve, en abartmasız bir ifadeyle, kolaylıkla tecrit edilemezler ve birer birer sınanamazlar; herkes benzer bir örnek ele alıp, söz konusu bütün genellemeleri ve kanıtların kanıtlarını çözümlemeye ve aşikâr hale getirmeye çalışarak, fazla yol almanın imkânsızlığı konusunda kendini tatmin edebilir. Dünyada yaşadığına ve bir İmparator Napolyon’un bir zamanlar gerçekten var olduğuna dair önermeleri kabul etmemin hakiki sebebi, bu önermelerin çelişiklerini öne sürmenin, şimdiki zaman ve geçmiş hakkında kuşku gerektirmeyen veriler gibi kabul ettiğimiz şeylerin çok büyük bir bölümünü yok etmek olacağıdır. Herhangi bir veri genelleme, tümevarımcı ya da diğer bilimsel sınamalarla denenebilme ya da daha doğru hale getirilebilme istidadı taşıyabilir; ama, hem genel hem özel inançlar da dahil olmak üzere, gerçekten de adeta sayısız iplik telinin bir araya gelmesinden oluşan genel örgüyü, bir bütün olarak bu genel örgüyü, ilke olarak dahi hiçbir sınamaya tabi tutulmaksızın kabul ederiz. çünkü toplam örgü başladığımız ve bitirdiğimiz şeydir. Bunun dışında, bunun tamamını gözden geçirebileceğimiz ve hakkında söz edebileceğimiz hiçbir Arşimedyan [referans noktası] yoktur. Bunun bir parçasını başka parçaların terimleriyle sınayabiliriz, ama tamamının kendisini değil. Dünyanın düz olduğuna dair önerme terkedildiğinde, bu terkediş ortak duyunun varsayımları arasında büyük tahribata yol açtı; ama bu terketme, ilke olarak, bu varsayımların hepsini birden yok edemedi. çünkü yok etmiş olsaydı, geride düşünme ya da eleştiri denebilecek hiçbir şeyin kalmamış olması gerekecekti.

Bilginin temelini oluşturan, insan tecrübesinin genel örgüsü hakkındaki histir  bu türden paternlere ait en azgelişmiş, en ilkel (rudimentary) bilinçliliktir  ve bu genel örgünün kendisi tümevarımcı ya da tümdengelimci akıl yürütmeye açık değildir: çünkü bu yöntemlerin ikisi de bu genel örgüye dayanır. Herhangi bir önerme ya da önermeler kümesi, sabit kalanların terimleriyle sarsılabilir ve bu sabit kalanlar da kendi sıraları geldiğinde gözden geçirilip değiştirilebilir; ama hepsi eşzamanlı olarak (simultaneously) değil. İnançlarımın hepsi birden yıkılamaz. Ayaklarımın birinin altındaki zemin çöküyor olsa bile öteki ayağım bastığı yerde sağlamca durmalıdır, en azından bir süre için; aksi halde düşünce ya da iletişim için hiç bir olanak kalmaz. En genel varsayımlarımızın ortakduyu bilgisi denen bu ağıdır ki, tarihçiler bunu doğal bilimcilerden çok daha büyük ölçüde, kuşku gerektirmeyen veriler gibi kabul etmek zorundadırlar, en azından başlangıç olarak; ve incelemelerinin öznesi, bu ortak-duyu bilgisi ağından doğal bilimcilerinkine göre çok daha küçük bir ölçüde ayrışabileceği için, bu bilgi ağının gerçekten de önemli bir bölümünü veri gibi kabul etmek zorundadırlar.

Şimdi bu konuya bir başka açıdan bakalım. Doğal bilimler, büyük ölçüde, dünyadaki nesnelerin davranışları hakkındaki, mantıken bağlantılı yasalardan oluşur. Belirli durumlarda bu genellemeler bir ideal model  özellikleri, eğer söz konusu olan varlık birimi söz konusu olan yasalara uyuyor ve tüketici bir şekilde sadece bu yasalara uyma terimleriyle tarif edilebiliyorsa, yani sadece ve sadece bu türden yasalara vücut veren şeylerden oluşuyorsa, tanım gereği olmaları gereken şeylerden ol[uşan] bir hayali varlık  biçiminde temsil edilebilir. Böyle modeller (ya da tümdengelimci şemalar) gerçekliğe uygulamaya çalıştığımız yasaları en canlı ve en berrak bir şekilde sergiler; doğal dünyanın nesneleri böylece, bu ideal modelden gösterdikleri sapmanın derecesinin terimleriyle tarif edilebilir. Bu farkların sistematik bir şekilde tarif edilebilmelerinin derecesi, modellerin basitliği ve bunların uygulanma aralıklarının genişliği, belirli bir bilimin kendinden bekleneni yerine getirmedeki başarı ya da başarısızlığını büyük ölçüde belirler. Elektron, kromozon, kusursuz rekabet durumu, Ödip kompleksi, ideal demokrasi, bunların hepsi bu türden modellerdir; ve bu modeller, dünyadaki gerçek varlıkların fiilî davranışlarını, bu fiilî davranışların kusursuz modelin sürtünmesiz davranışından sapmasının terimleriyle, az ya da çok ama belirli bir kesinlikle temsil edebildikleri ölçüde yararlıdır. Bu, modelin uğruna inşa edilmiş olduğu amaçtır; yararı bu amacı yerine getirmesinin derecesine tekabül eder.

Böyle bir model ya da tümdengelimci şema, normal tarihçilik yazınında pek görülmemektedir, çünkü bu model ya da şemanın içinden inşa edilmesi gereken ve var olsalardı kesin bir şekilde formüle edilmeleri zorunlu olan genel önermelerin açık seçik bir şekilde belirlenmelerinin hemen hemen olanaksız olduğu ortaya çıkmaktadır. Tarihçilerce zorunlu olarak kullanılan genel kavramlar  devlet ya da gelişme ya da ihtilâl ya da kamuoyu eğilimi ya da iktisadî gerileme ya da siyasî iktidar gibi nosyonlar  doğal bilim başlığını hak eden disiplinlerin en azgelişmişinde kullanılanlardan dahi çok daha dar kapsamlı ve çok daha az güvenilebilir (ya da belirginliği çok daha az olan) genel önermelere girmektedir. Bu türden genellemelerin de çok kere totolojik ya da muğlak ya da yanlış olduğu ortaya çıkar; “Her iktidar sahibini baştan çıkarır”, “Her ihtilali bir karşı-tepki izler”, “İktisadî yapıdaki değişme müzik ve resimde yeni biçimlere yol açar” gibi önermeler, mesela “Cromwell’in elinde büyük bir iktidar vardı” ya da “l9l7 yılında Rusya’da bir ihtilal başladı” ya da “Birleşik Devletler radikal bir sanayileşme döneminden geçti” gibi bazı başlangıç koşullarıyla birlikte ele alındıklarında, hiçbir güvenilebilir tarihî ya da sosyolojik çıkarsama üretmez. Burada olmayan şey, bir elektronik beynin ilgili olduğu ve mekanik bir şekilde belirtilebilecek bir duruma mekanik bir şekilde uygulayabileceği, karşılıklı olarak birbiriyle bağlantılı bir genellemeler dokusudur. Tarihî düşünmede meydana gelen, ilk bakışta mantıken bağlantısız bir çok kavram ve genel önermeleri bir arada dokuduğumuz ve elimizden geldiği kadar bunları belirli bir durumla ilişkilendirdiğimiz ortak-duyumuzun çalışmasına çok daha benzer gibidir. Bunu başarılı bir şekilde yapabilme kapasitesi  bir sürü kavramı ‘bir arada dokumak’, bir durumla ‘ilişkilendirmek’ yeteneği  bir hünerdir, elektronik beyinlerin imalatçılarının bunlara veremeyeceği, (bazan yargı denen) bir ampirik ustalıktır.

Bu noktada bize denilebilir ki, bir somut durumu tartma ya da değerlendirmeğe yarayan bu gizemli kapasite, (yargı yetisi denen) teşhis ve kıyas sanatları, eşsiz bir şekilde, sadece tarihçilik ve diğer beşerî incelemelere ya da günlük hayattaki düşünme ve karar oluşturmağa özgü değildir. çünkü doğal bilimlerde de, belirli bir problemin çözümüne, başka bir kuram ya da kavramın değil de belirli bir kuram ya da kavramın uygun düştüğünü algılama ve bazan çok uzak alanlardan türetilen nosyonları, (bazan en dramatik etkilerle), belirli bir veri data kümesiyle ilişkilendirme işlemi, yetenekli bir soruşturmacının, bazan bir dehanın içgörüsü demek olan ve ilke olarak tekniklerin ya da makinelerın boşluğunu dolduramayacağı özel hünerinden başka bir şey değildir. Elbette ki bu doğrudur; ama ne var ki, doğal bilimlerin kullandığı açıklama ve mantıkî haklılık gerekçesi gösterme düsturlarıyla, beşerî bilimlerin kullandıkları arasında öyle çarpıcı bir fark vardır ki, bu doğal bilimlerle beşerî bilimler arasındaki farkı belirtmeğe de yarar.

Doğal bilimler alanından alınabilecek gelişmiş bir eserde  diyelim ki bir fizik ya da biyoloji ders kitabında [bilimsel ana tezlerde (treatise) bulunabilecek spekülatif ya da izlenimci anlatımları kastetmiyorum], önermeler arasındaki bağlantılar mantıken aşikârdır, aşikâr olması gerekir; önermeler mantıken birbirlerinden çıkar; yani sonuçların, ya tanıtlamacı (demonstrative) kesinlikle, ya da değilse, istatistiksel yöntemler kullanan bilimlerde oldukça büyük bir belginlikle (precision) tahmin edilmeğe elverişli farklı olasılık dereceleri ile, öncülleri mantıken izlediği görülür. Matematik ya da fizik ya da herhangi bir gelişmiş doğal bilimin bir akıl yürütme parçası, (eğer berrak bir şekilde ifade edilmişse), ‘çünkü’, ya da ‘bunun için’, ya da ‘bu nedenle’ gibi çıkarım sembolleri atlansa bile, bu akıl yürütmenin alt birimlerini oluşturan önermelerin sırf anlamı ve düzeni ile iç mantıkî yapısını sergileyebilecektir. Argüman olmaksızın ifade edilen önermelere gelince, sorgulandıklarında, bunların doğrulukları ya da olasılıkları, deneysel olarak yerleştirilmiş ve hemen hemen sahadaki bütün uzmanlarca kabul edilmiş doğruluklardan hareket edilerek atılacak [olan] kabul edilebilir mantıkî adımlarla gösterilebilir. En iyi, en ikna edici, en açık seçik, en güçlü şekilde tartışılmış tarih eserlerindeki durum ise böyle olmaktan uzak, pek çok uzaktır. Hiç bir tarih öğrencisi, sanırım ki, tarih eserlerinde, ‘hiç şaşırmayalım ki eğer’, ‘ki o durumda bu nedenle böyle olması hiç de sürpriz değildi’, ‘kaçınılmaz sonuçlar olayı hemencecik izledi’, ‘hadiseler amansız seyirlerine girdi’, ‘bu şartlar altında’, ‘buradan küçük bir adımla şu sonuca geçilebilir ki’, ve bütün bu ifadelerden daha sık rastlanılan, vazgeçilmez ve farkedilmesi fevkalâde zor olan ‘böylece’, ‘bunun üzerinedir ki’, ‘ve son olarak’ ve benzeri ifadelerin bolluğunu görmezlikten gelemeyecektir. Eğer, bir olgular ya da ifadeler kümesiyle bir diğeri arasındaki bu köprüler birdenbire tarih derslerindeki kitaplarımızdan kaldırılacak olsa, sanırım ki, bir ifadeler kümesinden bir diğerine geçişin çok daha zor hale geleceğini söylemek bir abartma olmayacaktır: hadiseler ya da olguların cesur bir şekilde yan yana konulması, bazı anlarda kendiliğinden fazla bir mantıkî güç taşımıyor gibi görünecektir, ve en iyi tarihçilerimizin (ve hukukçularımızın) bazılarının en iyi bir şekilde inşa etmiş oldukları vakaları  doğal bilimin mantıkî ölçütleriyle şartlanmış zihinlere  pek cazip gibi görünmemeğe başlayacaktır.

Beşerî bilimlerin ve özellikle tarihçiliğin, bilimsel yöntemin, özü (substance)  olmadan, dış kabuğu, mantıkî yapısını taklit ederek  bir tür güven hissiyle okuyucularını aldattığını imâ etmek istemiyorum; imâ ettiğim sadece, ‘çünkü’ ve ‘bu nedenle’ gibi uygun ve belki de vaz geçilmez bağlantıların gücünün doğal bilimler ve beşerî bilimler alanlarında aynı olmadığıdır; bu türden bağlantıların her birinin kendi meşru  ve paralel  işlevlerini yerine getirdiği, ancak bunların her iki alanda da mantıken özdeş görevler yaptıklarının sanılmasının zorluklara yol açtığıdır. Umarım ki bu konu biraz daha geliştirildiğinde daha da berraklaşacaktır.

Diyelim ki, bir savaş ya da ihtilâl gibi geniş ölçekli bir tarihi fenomenin seyrini meydana çıkarmağa ve açıklamağa çalışan bir tarihçi, ‘böylece’, ‘bu nedenle’, ‘kaçınılmaz sonucu şuydu ki’, ‘bundan artık geriye dönüş yoktu’ ve dağarcığındaki buna benzer mantıkî bağlantıları sürekli olarak kullanmasını, (en azından kuramsal olarak) ancak haklı kılabilecek yasalar ve genel önermeleri açıklamak konusunda sıkıştırılsın; cevabı ne olabilir ki? Biraz duraksayarak, kötü bir hasat, ya da bir enflasyonist tırmanma, ya da ulusal gururun yaralanması gibi  çevrenin ya da belirli bir durum halinin genel olarak bütün insanları ya da özel olarak belirli bir insan grubunu etkilediği için, yol açtığı tesir hakkında bazı genel düsturları öne sürebilir; ya da, bu ya da şu sınıf ya da ulusun çıkarlarının etkisi, ya da dinî itikatların ya da sosyal alışkanlıkların ya da siyasî geleneklerin etkisi hakkında konuşabilir. Ama eğer bu sefer de bu genellemeleri için kanıt vermesi konusunda sıkıştırılırsa, ve o da, aklına geldiği kadarını öne sürerse, kendine saygısı olan hiç bir doğal bilimin, ne bu kadar muğlak, elenmemiş ve her şeyin üstünde bu kadar cüzî olgusal kanıt birikimine, ne de bu birikimi taramak ve bundan sonuçlar çıkarmak için bu kadar izlenimci yöntemlere hoş görü göstermeyeceği ona söylendiğinde, (eğer dürüst ve akıllı ise), faaliyetini desteklemek için tam-gelişmiş bir doğal bilimin yöntemlerinin otoritesine sahip olduğu konusunda ısrar etmeyecektir. Bu noktada biri ona, çok haklı olarak diyebilir ki, sosyal bilimlerin hepsi bu kadar kınanacak durumda değildir; meselâ öyle bilimler vardır ki  iktisat belki de bunlardan en bilinenidir  bunlarda bilimsel işlemleri andıran bir şeyler gerçekten meydana gelir. Bize teminat verilmektedir ki, iktisatta kavramlar oldukça yeterli bir belginlik (precision) ölçüsüyle tanımlanabilir: burada, tanımlamalar, hipotezler ve tümevarımcı genellemeler arasında; ya da ampirik kanıtlar ve bundan türetilen sonuçlar arasında; ya da modelle bu modelin uygulandığı gerçeklik arasında; ya da gözlemin ürünleri ile bilinene dayanılarak yapılan tahmin arasındaki ve benzeri farklar konusunda seçik bir bilinçlilik bulunmaktadır. İktisat, bundan sonra, karanlık ve yolsuz ormanında çaresiz bir şekilde dolaşan talihsiz tarihçi için bir model gibi gösterilmektedir. Ama tarihçi eğer bu türden öğütleri izlemeğe çalışır ve tarihi paternlerin metafizikçi ya da pozitivist kâşiflerince tavsiye edilen aletleri kendi alanına uygulamağa kalkışırsa, ilerlemesi kısa bir süre sonra kesilir.

Tarih için yasalar sağlamağa yönelik girişimler iki ana yöne sapmıştır: herşeyi kapsayan şemalar ve uzmanlaşmış disiplinlere bölünme. Birinci yol bize Hegel, Spengler, Toynbee ve benzerlerinin uçsuz bucaksız yapıtlarıyla sonuçlanan ‘tarihî felsefeleştirmeciler’in (historiosopher) sistemlerini vermiştir ki bunların, ya çok genel, muğlak ve bazan da herhangi bir özel konuya yeni ışık tutamayacak kadar totolojik olduğu, ya da formüllerinin belirgin bulguları ciddi araştırmacılarca ilgili alanlarda sınandığında saçma sonuçlar verdiği ortaya çıkar. İkinci yol bizi insan etkinliğinin seçilmiş yönleri hakkında monografilere götürür; mesela, teknoloji tarihi, ya da belirli bir bilimin ya da sanatın ya da mesleğin ya da sosyal etkinliğin tarihi gibi. Bunlar, gerçekten de, en iyi örnekleriyle, doğal bilimcilerin ölçütlerinin bazılarını tatmin eder, ama hayatları bu yolla kaydedilen insanların hayatları hakkında bilinenlerin daha büyük bir bölümünü dışarda bırakmak pahasına. Sınırlı bir alanın, diyelim ki antik Siraküze’deki madeni paraların tarihinin söz konusu olduğu durumda, bu elbetteki kaçınılmaz olduğu kadar, kastedilen ve arzulanan bir şeydir; benim vurgulamak istediğim nokta, bunu böyle yapan şeyin, sadece, alanın bilinerek sınırlandırılması olduğudur.

Uzmanlaşmış disiplinlerce ele alınan bu tecrit edilmiş kıyıları, insan tecrübesinin Aristoteles’in kelimeleriyle ‘Alcibiades’in yaptığının ve çektiğinin’, (elimizden geldiği kadarıyla) ‘bütüncül’ bir tasviri olmağa yaklaşabilecek bir şeyin içinde ‘bütünlemeğe’ yönelik herhangi bir çaba, aşılamaz bir engelle karşılaşacaktır: bu engel, bilimsel tasnif ızgarasının içine yerleştirilecek ve benimsenmiş olan yasalar ya da model altında kapsanacak olan olguların, (önemli, ilgili vbg olanı, önemsiz, ilgisiz vbg olandan ayırmak için herkese açık ölçütler bulunabilse ve kullanılabilse dahi), çok fazla, her biri çok küçük, çok kısa ömürlü ve kenarlarında çok muğlak olmasıdır. Bunlar eş-zamanlı olarak bir çok düzeyde birbirlerinin önünden çapraz bir şekilde geçer ve birbirlerinin içine girer; bunları ayrıştırma ve adeta belirli bir yere çivileyerek tesbit etme ve tasnif etme ve herbirini özel bölmelerine yerleştirme çabasının uygulanamaz, pratik olmayan bir çaba olduğu görülür. Buckle’ın iklimle, Taine’nin ortam, an ve ırk üçlüsüyle, Marksistlerin altyapı ve üstyapı ve sınıf mücadelesiyle yaptığı gibi, belirli bir faktörün başat rolünü sabit fikir haline getirmiş olanlarca, nerede bu tarihçilik politikasını takip etme çabaları gerçek bir ateşlilikle zorlanmışsa, bu çabalar çarpıtmalara yol açmıştır. Ve sonuç olarak ortaya çıkan anlatımların, aydınlatıcı fikirler ve bakışlar ihtiva ettikleri zamanlarda dahi, fazla şemalaştırılmış yani fazla abartmacı oldukları ve çok şeyi dışarda bıraktıkları, bildiğimiz haliyle insan hayatına karşı ciddi bir sadakatsizlik gösterdikleri için reddedilme ihtimalleri vardır.

Bunun böyle olması olgusu, bana öyle geliyor ki, fevkalâde önemli ve can alıcı bir imayı içinde taşımaktadır. Çünkü bilimsel yöntemi, mesela iktisat ya da sosyal psikolojide temsil edilmiş halleriyle beşerî meselelere uygulamağa yönelik hakiki çabalarla, bunu tarihçiliğin kendisinde uygulamağa yönelik benzer çaba arasındaki merkezî farklardan biri şudur: bilimsel usul, bir kere, gerçek dünyanın analiz edilecek olan bölümünün adeta uyuşacağı bir ideal modelinin inşasıdır, öyle ki gerçek dünyanın bu bölümü, modelden sapmasının terimleriyle tasvir ve analiz edilebilsin. Ama yararlı bir modeli inşa etmek, ancak, gerçek dünyanın tecrübe akımının oluştuğu şeyler, olgular, hadiselerden, yeterli ölçüde istikrarlı benzerlikleri ve bunlardan da yeterli sayıda çıkarabildiğimiz takdirde yapılabilir, başarılabilir olacaktır. Sadece, gerçek dünyada bu türden tekrarlamaların yeteri kadar sık ve kendine benzeyen modelden belli sayıda ya da ölçüde sapma şeklinde tasnif edilebilmeğe yetecek kadar birbirlerine benzer olduğu yerde, bunlardan elektrondan, genden, iktisadî adamdan oluşturulan idealize edilmiş model, bilinenden bilinmeyeni çıkarmayı bizim için olanaklı hale getirme işini yapacaktır. Bundan şu çıkar ki, toplayabildiğimiz benzerliklerin sayısı ne kadar çoksa[4] (ve ne kadar çok benzemezliği ihmal edebilirsek) yani yaptığımız soyutlama ne kader çok başarılıysa modelimiz o kadar basit, uygulanacağı özelliklerin aralığı o kadar dar olacak ve bu özelliklere o kadar kesinlikle (precisely) uygulanacaktır; ve tersine, modelimizin uygulanmasını istediğimiz nesnelerin çeşitliliği ne kadar fazlaysa, dışarda bırakabildiklerimiz o kadar az olacak ve bunun sonucunda da modelimiz o kadar çok karmaşık hale gelecek ve özetlenmesi istenilen nesnelerin zengin çeşitliliğine o kadar az kesinlikle uyacaktır. Ve böylece, zorunlu olarak, bir model, bir ana anahtar olması o kadar daha az söz konusu olacaktır.

Normdan her özgül sapmayı izah edebilmek için ad hoc yani duruma özgü hipotezlerin, sağından solundan süs gibi sarktığı bir kuram, Batlamyus’un, merkezî bir daire çevresi üzerinde devreden küçük daireler (epicycle) kuramı gibi[5], sonunda yararlı olmaktan çıkar. Dışarda bırakma  tanımlanmış sınırların ötesinde olanları ihmal etme  model inşa etmenin kendi içinde zaten vardır. Bunun için, dünya şimdi olduğu haliyle verildiğinde,[6] bir kuramın ya da modelin yararlılığı, kapsamayı başarabildiği vakaların sayısıyla doğru ve örtebilmeyi başarabildiği özelliklerin sayısıyla ters orantılı olarak değişiyor gibi görünmeğe başlamaktadır. Sonuç olarak da, insan, belirli anlarda, artan yaygınlık ile artan yoğunluğun birbiriyle rekabet eden ödülleri arasında bir kuramın kapsadığı aralığın genişliği ile muhtevasının zenginliği arasında tercih yapmaya zorlanabilir.

Bütün modellerin en seçik ve güçlü (rigrous) ve en evrensel olanı matematiğin modelidir, çünkü matematik doğal özelliklerden yapılabilecek en yüksek soyutlama düzeyinde çalışır. Fizik, benzer bir şekilde, materyal nesnelerin özelliklerinden çok dar bir grubun dışındakileri kasıtlı olarak ihmal eder ve gücü ve kapsamı (ve büyük zaferleri), doğrudan doğruya, belirli seçilmiş, aynı anda her yerde var olan özellikler ve tekrarlayan benzerlikler dışında herşeyi reddetmesine atfedilebilir. Sıralamada aşağılara doğru inildikçe, bilimler muhteva açısından daha zengin hale, ama buna tekabül eden bir şekilde de, daha az açık seçik ve daha az güçlü ve kantitatif tekniklere daha az elverişli hale gelir.

İktisat, insan faaliyetinin üretim, tüketim, mübadele, bölüşüm vbg yönleriyle ilgili olmayan yönlerini, başarılı bir şekilde düşünce dışına atabilmesinin derecesine tamamen eşit bir ölçüde bir bilimdir. İktisatçıların düşüncesinden, mesela insan faaliyetinin kaynakları, ya da insan faaliyetleriyle bağlantılı ya da bunlar aracılığıyla ifade edilen amaçlar ya da zihinsel durumlar gibi psikolojik faktörleri atma; ya da, mesela, saiklerin (motives) ve sonuçların ayrı ayrı değeri, ya da grubun tatmini karşısında bireyin tatmininin ayrı ayrı değeri gibi ahlakî ya da siyasî düşüncelerin dışlanması gibi işlem ve usuller, bu işlem ve usullerin tek amacı, iktisadı, olabileceği kadar bir bilim, yani analiz ve öngörmeyi becerebilen bir araç  yapmak ise, tamamen haklı görülebilir.

Eğer bu durumda biri bu şekilde tasarlanan iktisadın çok şeyi dışarda bıraktığından ya da  başlangıçta bu bilimin ortaya çıkartılmasını tahrik eden sorular da aralarında olmak üzere  bireysel ve sosyal refahın en temel problemlerinden bazılarını çözemediğinden şikayet ederse, buna cevap olarak denilebilir ki, hayatın dışarda bırakılan taraflarının analizin içine alınabilmesi ve moral, psikolojik, siyasî, estetik, metafizik soruların belki de cevaplandırılabilmesi, ancak iktisat biliminin kullandığı modellerin açık seçiklik ve güçlülüğünden ve simetrisinden  ve öngörme gücünden  ayrılma pahasına olabilir; çok yönlülük, muhteva zenginliği, bir çok sorun kategorisiyle uğraşabilme kapasitesi, çok geniş bir aralık içinde değişebilen karmaşıklıklara uyma kabiliyeti  bütün bunların hepsi, ancak, mantıkî sadelik, tutarlılık, ekonomi, görüş açısının eni, ve hepsinden de önemlisi, bilinenden bilinmeyene geçebilme kapasitesi pahasına satın alınabilir. Newtongil fiziğin bütün entellektüel dünyayı, anlaşılabilir bir şekilde hipnotize etmesine [yol açan] bu sonuncu özellikler, ancak ve ancak, belirli bir faaliyet için kesin sınırlar çizerek ve bu sınırlar içinde kalmayan her şeyi, insafsız bir şekilde, (mümkün olduğu kadar) gündemin dışına atarak elde edilebilir. Bu nedenden ötürüdür ki, daha tasvirci ve zamana bağlı (biyolojik ve genetik) disiplinlerde bile, kullanılan kavramlar ne kadar daha genel ve daha güçlü (rigorous) ve yaklaşım ne kadar ‘teknik’se, bu disiplinler fizikî bilimlerinkine benzer yöntemleri daha iyi kullanabilmektedir; kavramları daha esnek ve muhtevaları daha zengin olduğunda, söz konusu olan disiplinler bir doğal bilim olmaktan o kadar uzak olacaktır.

Eğer bu doğruysa, bilimlerin Comte’vari tasnifi oldukça anlamlıdır: matematik, fizik, biyoloji, psikoloji, sosyoloji, gerçekten de, kapsayıcılık ve belginlik, kesinlik (precision) açısından aşağıya doğru ve somutluk ve ayrıntı bakımından yukarıya doğru sıralanır. Genel tarih  ki bütün beşeri incelemelerin en zenginidir  bunu çok açık bir şekilde gösterir. Eğer sadece bir iktisadî tarihçiysem, mesela yün gibi hakkında üretim, satış, dağıtım vbg ile ilgili diğer sosyal ve iktisadi olgular ve hadiseler arasında korrelasyonlar kurabilmeme yetecek kadar belgesel kanıt bulunan bir malın, Orta çağlar’ın bir bölümündeki davranışı üzerinde bazı kesin genellemeleri muhtemelen tesbit edebilirim. Ama bunu sadece, dikkatimi yün üreticileri ve yün tacirleri hakkındaki başka sorulardan bazan çok önemli ve cazip olan sorulardan çevirerek yapabilirim; en azından yün balyalarının kaynakları ve dolaşım hareketleri ile yün üreticilerinin ve yün kullananların dinî ve moral ve estetik tavırları, siyasî idealleri, birer eş ya da yurttaş ya da kilise mensubu olarak davranışları arasında ölçülebilir korrelasyonları, hepsini aynı anda olmak üzere tesbit etmeğe kalkışmam. çünkü hayatın bütün bu veçheleriyle uğraşmağa kalkışacak model, (bugünkü durumda), anlatılan hikaye kapsayıcılık, zenginlik, derinlik ve ilginçlik bakımından bir şeyler dahi, öngörme gücü ve sonuçlarının belginliği ve kesinliğinden kaybedecektir. Bu nedenle, (her zaman bir modelin çalıştırılmakta olduğunun işaretleri olan) teknik terimleri, yapay bir şekilde sınırlandırılmış olan bir alanda bu örnekte iktisadî tarih alanında  kullanmayı yararlı bulurum. Aynı mülâhaza, mesela, teknolojinin, ya da matematiğin, ya da giyimin tarihi ve benzer [konular] için de geçerlidir. Modeli soyutlama yaparak kurarım; mesela diyelim ki, sadece endüstriyel teknikler, ya da matematik yöntemleri, ya da müzik besteleme yöntemlerinin, kendi aralarında ortak olarak nelere sahip olduklarını not ederek, genel ilgi konusu olabilecek birçok şeyi dışarda bırakıyor olsam bile, modelimi bu ortak özelliklerden kurarım. Modele ne kadar çok şey sokmak istersem, modelim zorunlu olarak o kadar şişman, ve kısa bir süre sonra, o kadar yığın yığın dolu ve şekilsiz olacaktır, ki bu noktadan sonra da artık yeterli sayıda gerçek ve olanaklı vakayı, yeterli kadar yer ve zamanda kapsayamadığı için, pek bir modele benzeyen yanı kalmayacaktır. Bir model olarak yararı giderek azalacaktır.

Bilimlerin bireyle değil tiple uğraştığı önermesi, özellike Fransa’da, faaliyetlerini bilimcilerinkine benzetmek isteyen felsefî tarihçiler tarafından kabul edilmiş ve üzerinde ısrarla durulmuştu. Renan, ya da Taine, ya da Monod, bilimsel tarihçiliğin zorunluluğuna dair inançlarını yaymaya çalıştıklarında, sadece, tarihçilerin belgin (sarih, precise) olmaya çalışmaları gerektiğini, ya da gözlem ya da akıl yürütmede açık-seçiklik güçlerini kullanmalarını, ve nerede mümkün olursa orada, doğal bilimlerin bulgularını insan eylemi ya da tecrübesinin açıklanmasına uygulamalarını, ya da sadece nesnel hakikat bıçağını bilemelerini ve moral ya da sosyal sonuçları ne olursa olsun bu hakikati katıksız bir şekilde ifade etmelerini kastetmediler. çok daha fazlasını iddia ettiler. Taine, tarihçinin örneklerle çalıştığını öne sürdüğünde bu bakış açısını çok açık bir şekilde [şöyle] ifade eder.[7]

         Fransa’da onsekizinci yüzyılda ne vardı? Yirmi milyon insan … çapraz atkıları bir ağı oluşturan yirmi milyon insan. Bu muazzam ağ, sayısız düğümleriyle, hiçbir insanın hafızası ve tahayyülünde bütünüyle kavranamaz. Gerçekten de sahip olduğumuz şey bu bütünlüğün sadece parçalarıdır… Tarihçinin tek görevi bu parçaları restore etmektir. Görebildiği iplik tutamlarını, bunları ortadan kaybolmuş olan çok büyük sayıdaki ipliklerle bağlamak için yeniden örer… Bereket versin ki, şimdi olduğu gibi eskiden de, toplum, gurupları içerir, her grup birbirine benzeyen, aynı koşulda doğmuş, aynı eğitimin kalıbına girmiş, aynı çıkarların hareket ettirdiği, aynı ihtiyaçları, aynı zevkleri, aynı adetleri (moeurs), aynı kültürü, aynı hayat temelleri olan insanlardan oluşur. Bir gruptan birini gördüğünüzde gruptaki bütün herkesi görmüş olursunuz. Her bilimde her olgular sınıfını seçilmiş örnekler aracılığıyla inceleriz.

Ve devam ederek, tarihçinin bir insanın inançlarına, hislerine, alışkanlıklarına, davranışlarına girmesi gerektiğini söyler. Böyle bir örnek bize,

         o insanın toplumunun tamamını ileriye sürükleyen akımın gücü ve yönü hakkında içgörü kazandırır. Bunun içindir ki monografi tarihçinin en iyi aletidir: bunu bir neşter gibi geçmişe daldırır ve bu neşteri çektiğinde tarihin bağrından tam ve hakiki (authentic) örnekleri çıkarır. İnsan bir dönemi, buna benzer yirmi otuz örneklemeden sonra anlar: sadece bu örneklemelerin doğru bir şekilde icra edilmeleri ve yorumlanmaları gereklidir.

Bu ifade, içinde doğruyla yanlışın birbirine karışmış olduğu pozitivist iyimserlik dalgasının zirvedeki haline özgüdür. Kuşku yoktur ki, bir kültürü ya da çağı anlamak için elimizdeki tek anahtar, temsilî bireyler ya da aileler ya da grupların hayatlarının ayrıntılı incelemesidir. Söz konusu olan çağda (ya da herhangi bir başka çağda) hayatta olan bütün insanların (ya da , eğer diğer ilişkili çağları da hesaba katarsak, daha fazla insanın) bütün eylemlerini ve düşüncelerini gözden geçiremeyiz: örneklerden hareket ederek genelleme yaparız. Bu türden genellemelerin sonuçlarını Taine’in ‘ağın’ tamamı dediğinin içinde bütünleştiririz. ‘Ortadan kaybolmuş iplikleri’ ‘yeniden örmede’, kimya, astronomi, jeoloji, paleontoloji, yazıt okuma bilgisi (epigraphy), psikolojiden, bildiğimiz bütün bilimsel yöntemlerden yararlanırız. Ama bu faaliyetimizin amacı parçaların bütünle ilişkilerini anlamaktır, yoksa Taine’in inandığı gibi, örneklerin genel yasayla ilişkisini anlamak değil. Bir doğal bilimde  fizik ve zooloji, iktisat ve sosyoloji[8]  uygulayabileceğimiz, bilinmeyen geçmişe ya da geleceğe, sonuca oldukça büyük ölçüde güven duyarak uzanabileceğimiz bir model kurmaktır (‘meson’[9] modeli, ‘memeli hayvan’ modeli, ‘tekelci firma’ modeli, ‘yabancılaşmış proleter’ modeli); çünkü bir incelemenin bir gerçek bilim olup olmadığının merkezî ölçütü, bilinmeyeni bilinenden çıkarsama kapasitesidir. Taine’in tasvir ettiği süreç hiç de bu değildir; Taine’inki, bireysel insan hayatlarına girerek, eğer bu insanlar gerçekten ‘tipik’  yani kendilerinden öte bir şey açısından önemli ya da özgü iseler, elde edilen bir paternin, karşılıklı olarak bağlantılı bir sosyal bütünlüğün yeniden inşasıdır. Karakteristik ve temsilî olanın, genelleştirilmeğe elverişli iyi bir “örnek” olanın ve, her şeyin üstünde, genelleştirmelerin birbirlerine nasıl uyduklarının teşhis edilmesi  ki bu yargının kullanılmasını gerektiren bir iştir  yani geniş tecrübeye, hafızaya, hayal gücüne, ‘gerçeklik’ hissine, neyin neyle gittiği hissine dayanan bir düşünme biçimidir. Ki bu düşünme biçimi, mantıkî akıl yürütme ve yasalar ve bilimsel modeller kurma kapasitesi yani belirli özel durumların yasalarla, örneğin genel kuralla, teoremlerin aksiyomlarla ilişkisini algılama kapasitesi, yoksa parçaların bütünle ya da kırılmış bir parçanın tamamlanmış paternlerle ilişkisini algılama kapasitesi değil  tarafından sürekli olarak denetlenmeyi gerektirebilirse de kesinlikle bu kapasiteyle özdeş değildir.

Bunların birbirlerinden tecrit edilmiş olarak iş görebilecek uzlaşmaz ‘melekeler’ olduğunu ima etmiyorum. Söylemek istediğim, bu kabiliyetlerin benzer olmadıkları, niteliksel seçiklikler, farklılık ve benzerliklerin, arkalarında hiç kalıntı bırakmadan niceliksel seçiklik ve benzerliklere indirgenemeyeceği, birincisini algılama kapasitesinin modellere tercüme edilemeyeceği, Buckle ve Comte ve Taine ve Engels’in ve kendilerinden daha kaba ve daha aşırıya giden modern izleyicilerinin, ‘bilimsel’ kelimesini sağa sola savurduklarında, bu konuda bazan kör oldukları ve bu nedenle insanları yanlış yola sürükledikleridir.

Bunu bir başka yolla daha anlatmaya çalışayım. Tarih yazıcılığını inceleyen her öğrenci bilir ki, çağdaş tarihçilerin en büyük başarılarının bir çoğu bunların bazı kuralları uygulamalarından kaynaklanmıştır ve bu tarihçiler arasında kendi yaptıkları üzerinde daha fazla düşünenler, bu kuralların bu zenaatı (craft)  uygulayanlara özgü olduğunu söylerler. Tarih öğrencilerine, kişisel faktörlere ya da beşerî tarihteki kahramanca ve sıradan olmayan şahıslara gereğinden fazla ilgi göstermemeleri söylenir. Onlara, sıradan insanların hayatlarına, ya da iktisadî mülahazalara ya da sosyal faktörlere ya da rasyonel olmayan dürtülere, ya da [insan] eylemin[in] geleneksel, kollektif ve bilinç-dışı kaynaklarına eğilmeleri; ya da göz kamaştırıcı zaferler ya da katastrofik hadiseler, ya da deha ürünü eylemlerden daha etkili olabilecek, toprağın erozyonu, sulama ve drenaj kanalları gibi, gayri-şahsi, göze çarpmayan, renksiz, yavaşca ve farkedilemez bir şekilde başkalaşan değişme faktörlerini unutmamaları tenbih edilir; eğlendirici olma ya da mantığa aykırı çarpıcı şeyler söyleme, ya da aşırı-rasyonalistik olma, ya da bir kıssadan hisse çıkarma ya da bir kuramı işaret etme arzularının kendilerini sürüklemesine izin vermemeleri gerektiği hatırlatılır; buna benzer pek çok şey daha söylenir. Bu düstuları haklı kılan nedir? Bu düsturlar tümdengelimci ve tümevarımcı disiplinlerin kurallarından otomatik olarak çıkmaz; bunlar uzmanlaşmış tekniklerin (mesela, belâgat sanatındaki (rhetoric) a fortiori ilke, ya da edebi eleştiricilikteki bir takım tekniklerin) kuralları bile değildir. Belirli bir veri durumda, neyin rasyonel ya da amaçlı ve neyin ‘anlamsız’ ya da rasyonel olmayan faktörlerden ötürü olduğu, neyin ne ölçüde kişisel eylemden, ne ölçüde de gayri-şahsi güçlerden ötürü olduğunu belginlik ve kesinlikle belirlememiz için hangi mantıkî ya da teknik kurallar konulabilir ki? Eğer biri bu türden kuralların oluşturulabileceğini sanıyorsa, bırakalım bunu yapmağa çalışsın. Bu türden düsturların sadece süzülmüş ariflikler  gözlem, zekâ, hayal gücüne, ampirik içgörüye, neyin olabilip neyin olamayacağının bilgisine dayanan pratik yargı; olgusal bilgiden çok bir hüner ya da kabiliyete benzeyen ama bunların her ikisinden de farklı olan bir şey; bilimsel tekniklerin yönlendirebileceği, yardım edebileceği, keskinleştirebileceği, eleştirebileceği, radikal bir şekilde düzeltebileceği ama hiç bir zaman  yerine geçemeyeceği, en yüksek değerde bir eylem (ki bu durumda zihinsel emek eylemi) yapabilme iktidarının süzülmesi ve özleşmesi olduğu açık gibidir.

Bütün bunlar, bir bilimin işinin farklılıklar değil benzerlikler üzerinde yoğunlaşmak, genel olmak, kendisine sorma görevini verdiği ve sınırları ciddi bir şekilde belirlenmiş sorulara cevap verilmesiyle ilgili olmayan her şeyi ihmal etmek olduğu, buna karşılık, insanların uzmanlaşmış faaliyetlerinden daha geniş bir alanla uğraşan tarihçilerin, en az bilimin işiyle ilgilendikleri kadar biliminkinin zıttı olan bir şeyle de  bir cismi, kişiyi, durumu, çağı, bireysel ya da kollektif tecrübe paternini bir diğerinden farklılaştıranla da   ilgilendiklerine dair bilinen bir şeyi değişik bir şekilde söylemekten başka bir şey olmayabilir. Bu türden tarihçilerin, diyelim ki, mesela Fransız İhtilâli’ni anlatır ve açıklarken, yapmak isteyecekleri en son şey, sadece Fransız İhtilâli’nin diğer ihtilâllerle ortak olan özellikleri üzerinde durmak, sadece ortak olarak tekrarlayan özellikleri soyutlamak, bütün ihtilâllerin (ya da, daha mütevazi olarak, bütün Avrupa ihtilâllerinin) paternleri ve bu nedenle özel olarak bu ihtilâlin paterni hakkında da bir şeyin güvenilebilir bir şekilde çıkarsanabileceği bir yasayı, en azından bir hipotezi, bu ortak özelliklere dayanarak formüle etmek [olacaktır]. Bunu yapmak, eğer böyle bir şeyin yapılabilmesi olanaklı ise, sosyolojinin işi olması gerekirdi ki, bu takdirde sosyoloji, tarihin karşısında, bir ‘saf bilimin’ uygulama alanı karşısında durduğu gibi dururdu. Bu türden bir sosyolojinin bir doğal bilim statüsüne sahip olduğuna dair iddianın geçerliliği ayrı bir hikayedir, ve görevleri farklı olan tarihle doğrudan ilişkili değildir. Anlatımcı (narrative) tarihçilerin ilk amaçları, (çok kere tekrarlandığı gibi), bu ilk amacın yanında başka neler olursa olsun, bir durum ya da sürecin, bütün portreler gibi, söz konusu olan belirli öznesinin paternini ve ona özgü özelliklerini yakalamağa çalışan portresinin tablosunu yapmaktır; yoksa çok, pek çok öznenin ortak olarak sahip oldukları özellikler dışında her şeyi yok eden bir rontgen filmi olmak değil. Şimdi bu, herkesçe bilinen bir doğruluktur, ama bu doğruluğun tarihçiliği bir doğal bilime dönüştürmenin olanaklılığı üzerindeki etkisi her zaman berrak bir şekilde algılanmamıştır. Bu etkiyi anlayan ve bunun yarattığı entellektüel sorunla boğuşan iki büyük düşünür oldu: Leibniz ve Hegel. Her ikisi de ‘bireysel özler’ ve ‘somut evrenseller’ gibi doktrinlerle [tarihi durumların özelliği ve bunlar hakkında bir genel bilgi sahibi olma arasındaki] uçurumu birleştiren bir köprü kurmak için kahramanca çabalar sarfetti  bireyselliği ve evrenselliği bir arada kaynaştırmak için ümitsiz bir diyalektik çaba. Jül Sezar’ın Rubikon nehrini geçmesinin [Sezar’ın somut, özel ve benzersiz bir eyleminin] onun özünden (essence) türetilebildiği metafizik tefsirler, ya da [Hegel’in] Phenomenology‘sinin daha da iddialı kaçınılmazlıkları ve [Leibniz ve Hegel’in bu çabalarının] başarısızlıkları, sorunun merkezî özelliğini göstermeğe yarar.

Bu zıtlığın ne olduğunu iyi değerlendirmenin bir yolu, mütevazı ‘çünkü’ kelimesinin iki kullanımını, aradaki farkı göstermek üzere karşılaştırmaktır. Bu sorunu tartışması olağanüstü aydınlatıcı olan Max Weber, kendine, ‘ben hangi koşullar altında belirli bir veri birim eylem ya da tavrın açıklanmasını yeterli olarak kabul ederim ve bu koşullar doğal bilimlerde gereksinilenlerle aynı mıdır?’ diye sordu  yani, farklılıkları karşılaştırılan bu iki alanda rasyonel açıklama ile ne kastedildiğini çözümlemeği denedi.

Eğer Weber’i doğru anlıyorsam, kullandığı argüman tipi, aşağı yukarı şöyledir: Varsayalım ki bir doktor bana hastasının Penisilin iğnesi yapıldığı için zatürre hastalığından kurtulduğunu söyledi, bu ‘çünkü’yü kabul etmek için hangi rasyonel gerekçelerim vardır? İnancım, eğer sadece, ‘Penisilin zatürreye karşı etkilidir’ genel önermesine  gerçekten de, bilimsel çıkarsamanın geçerli yöntemleriyle elde edilmiş olmadıkça kabul edilmesi için hiçbir sebep olmayan, deney ve gözlemle yerleştirilmiş bir nedensel önermeye  inanmam için rasyonel gerekçelerim varsa rasyoneldir. Deneysel olarak ispatlandığını ya da ispatlanabileceğini bilmesem, hiç bir genel tefekkür bu genel önermeyi (ya da bunun belirli bir veri vakaya uygulanmasını) kabul etmemi haklı çıkarmayacaktır. Bu durumdaki ‘çünkü’, Penisilinle zatürre arasında bir de facto (fiilî) korrelasyonun, gerçekten de kurulduğunu işaret eder. Bu korrelasyonu şaşırtıcı bulabilirim ya da bulmayabilirim,  bu, bu önermenin geçerliliğini etkilemez, bilimsel soruşturma ki şimdi bunun mantığının hipotetik-tümdengelimci (hypothetical-deductive) olduğunu düşünürüz bu önermenin gerçekliğini ya da olasılığını sağlar; ve bu da işin sonudur. Ama öte yanda, eğer bana, bir tarihî anlatımın içinde (ya da edebi bir eserde, ya da günlük hayatta) x zayıf ve y küstah ve güçlü olduğu için, x‘in y‘nin davranışına içerlediği; ya da x‘in, y‘nin hakaretini, kendini onun tarafından incitilmiş hissetmeyecek kadar y‘ye düşkün olduğu için bağışladığı söylense; ve eğer, bu ‘çünkü’ ifadelerini, x ve y‘nin davranışlarının yeterli açıklaması olarak kabul ettikten sonra, bu vakaları ‘kapsamak’ için, bilinçli olarak ya da olmadan, dayandığım genel yasayı ortaya koymam konusunda benden bir açıklama yapmam istense, benim ne cevap vermem makul olabilir ki? Tutup, ‘Zayıf olan çok kere küstah ve güçlü olana içerler’, ya da ‘İnsanlar sevdiklerinin hakaretlerini bağışlarlar’ gibi bir şeyler söyleyebilirim. Ama diyelim ki, bunları söyledikten sonra, bu sefer de, bu genel önermelerin gerçekliği konusunda ne gibi somut kanıtlarım olduğu, benim ya da herhangi bir başka birinin bu genellemeleri kanıtlamak için hangi bilimsel deneyleri yaptığı sorulsa cevap verme konusunda kendimi gerçekten çaresizlik içinde bulabilirim.

Zayıf birinin güçlü biri karşısındaki tavrı, ya da sevebilme ve arkadaş olabilme yeteneğine sahip olan kişilerin davranışları hakkında kendimin ve başkalarının tecrübelerinden örnekler verme imkânım olsa dahi, bir psikolog ya da ciddi bir bilimsel yöntemi izleyen herhangi başka biri beni küçümseyerek diyebilir ki, öne sürdüğüm örneklerin sayısı, bu kapsamda bir genellemeye yeterli kanıt sayılmak açısından gülünç şekilde yetersizdir; ve hiçbir saygıya layik bilim bu birkaç olumlu ya da olumsuz örneği kabul etmeyecektir; üstelik bu örnekler de, yasalar formüle etmeye yönelik ciddi iddialara bir temel olacak şekilde, bilimsel koşullar altında gözlemlenmemiştir; ve bu türden örnek gösterme işlemleri izlenimcidir, muğlaktır, bilim-öncesindedir, bir bilimsel hipotez için zemin sayılmaya layik değildir. Bana ayrıca hatırlatılabilir ki, bir doğal bilim olma testinden geçmeyen bir şeyin tam anlamıyla rasyonel olduğu söylenemez, olsa olsa rasyonelliğe bir yaklaşma (bir ‘açıklama’ taslağı) olduğundan söz edilebilir. Bu yaklaşımda, Descartes’in, matematiğin (ya da fiziğin) yöntemlerini, bütün rasyonel düşüncenin tek standardı olarak ortaya koyma ölçütü zimnî olarak vardır. Ne var ki, zayıf olanın kuvvetli karşısında normal tavrı, ya da arkadaşların birbirlerine karşı normal tavırları terimleriyle yaptığım açıklama, rasyonel kişilerin (bunların arasında tarih yazarları ve okuyucularının) çoğu tarafından, belirli bir veri bireyin söz konusu durumdaki davranışının yeterli bir açıklaması olarak elbette ki kabul edilecektir. Bu türden bir açıklama doğal bilimle ilgili bir tezde kabul edilebilir olmayabilir, ama başkalarıyla ilişkilerimizde, ya da onların eylemlerini tasvir etmede böyle bir açıklamayı hem normal hem de makul sayarız; ne kaçınalmaz şekilde sathî, ya da utanç verecek kadar gözden geçirilmemiş, ne de zorunlu olarak labaratuvarda yapılacak çalışmaların desteğine muhtaç saymayız. Şüphesiz ki, herhangi bir belirli vakada dikkate alınması gereken belirli olgular hakkında, ilgili bireylerin birbirlerine tavırları hakkında, ya da yargımızda zımnî olarak bulunan genellemeleri doğru saymakta yanılmış olabiliriz; bunların hepsi de gerçekten psikologlar ya da sosyolaglar tarafından düzeltilmeye muhtaç olabilir. Fakat, belirli bir örnekte yanılmış olabileceğimiz ihtimali var diye, bu açıklama türünün her zaman sistematik olarak yanlış olduğu ve bunun yerine her zaman daha soruşturucu, daha tümevarımcı, mesela, biyolojide kabul edilen kanıt türüne daha çok benzeyen bir şeyin konması gerektiği ya da konabileceği sonucu çıkmaz.

Eğer konunun daha derinlerine nüfuz eder ve böyle açıklamaların ‘çünkü’nün bu türden kullanımlarının neden olup da kabul edildiklerini ve bu açıklamaları kabul etmemizin rasyonel olduğunu söylemekle ne kastettiğimizi sorarsak, vereceğimiz cevap, muhakkaktır ki, günlük hayatta yeterli açıklama dediklerimizin çok kere belirgin bilimsel akıl yürütme parçalarına değil, genel olarak tecrübemize, insan tavırları ve davranışlarında vücut bulan düşünce ve eylem alışkanlıklarını anlama kapasitemize, hayatın bilgisi, gerçeklik hissi dediğimize dayandığıdır. Eğer biri bize ‘x, y‘yi onu sevdiği için bağışladı’ ya da ‘x, y‘yi ondan nefret ettiği için öldürdü’ derse, bu önermeleri kolaylıkla kabul ederiz, çünkü bu önermeler ve bunların genelleştirilebileceği önermeler deneyimlerimize uyar. Ama bu önermelerin deneyimlerimize uymasının nedeni, insanların neye benzedikleri ve nasıl olduklarını, bir kural olarak, onları (Taine’nin tavsiye ettiği gibi) psikolojik numuneler, ya da içindeki davranışların bizim için anlaşılabilir olması zor ve ancak (tercihan denetim altında yapılacak) gözlemlerden çıkarsanabilecek bir kabilenin üyeleri olarak dikkatli bir şekilde gözlemleyerek bildiğimiz iddiası değildir. Bu uyumun nedeni, bir insan varlığının, özellikle bizimkinden çok fazla farklı olmayan bir uygarlığa ait ve bunun sonucunda da, bizim için anlaşılabilir olduğunu (doğru ya da yanlış olarak) varsaydığımız bir şekilde düşünen, irade eden, hisseden, hareket eden bir insan varlığının temel özellikleriyle ne olduğunu, bu insanın düşünmesi, irade etmesi, hissetmesi, hareket etmesi yani hayatı, bizim hayatımızı ya da hayatları bizimkilerle iç içe geçmiş insanların hayatlarını yeterli ölçüde andırdığı için bildiğimizi iddia etmemizdir (her zaman haklı olmasak bile). Bu türden ‘çünkü’ ne tümevarımın ne de tümdengelimin “çünkü”südür, anlamanın Verstehen‘in “çünkü” südür, belirli bir davranış parçasını, izleyebileceğimiz, hatırlayabileceğimiz ya da tahayyül edebileceğimiz ve hepsinin aynı anda açık seçik bir şekilde aşikâr hale getirilmesi (hele bir sistem halinde organize edilmesi) hiç mümkün olmayan genel yasalar yoluyla, ama bunlarsız normal insan hayatının toplumsal ya da kişisel dokusunun kavranılamaz olduğu genel yasalar yoluyla tasvir ettiğimiz bir etkinlik paterninin esas öğesi olarak tanımamızın (recognition)  “çünkü”südür.

Yanlışlar yapabiliriz; sathî, dikkatsiz, bön (naive), tahayyül etme yeteneğinden yoksun olabiliriz, bilinç altı saikler, ya da kastedilmemiş sonuçlar, ya da şans ya da bir diğer faktörün oynadığı rolü yeteri kadar hesaba katmamış olabiliriz; şimdiki zamanı geçmişe yansıtabilir ya da kendi uygarlığımızın temel kategorileri ve kavramlarının, bunların uymadığı uzak ya da farklı kültürler açısından geçerli olduğunu, eleştirici olmayan bir şekilde varsayabiliriz. Ama, her ne kadar, ‘çünkü’ ve ‘bunun için’in herhangi bir açıklaması ya da kullanımı, yukardaki nedenlerden ya da (mesela, fizik ya da psikolojide, ortak duyunun gönül rahatlığı içindeki varsayımlarına karşı gelen bilimsel keşiflerin bize verebileceği) başka yüzlerce nedenden herhangi biri yüzünden reddedilebilir ya da sarsılabilirse de, yaptığımız bütün açıklamaların hepsi birden, doğal bilimlerden türetilen tümevarımcı işlemler lehine gözden çıkartılıp atılamaz; çünkü bunu yapmak ayaklarımızın altından bastığımız zemini çekmeyi gerektirir: içinde düşündüğümüz, hareket ettiğimiz, başkaları tarafından anlaşılmayı ya da cevap verilmeyi umduğumuz bağlam tahrip edilmiş olur. Birinin ağzından çıkan bir cümleyi anladığımda, onun meramını anladığıma dair iddiam, bir kural olarak, çıkardığı gürültülerin, aslında onları aldığım tarzla ilişkili olduğuna ve bu tarzı ifade ettiğinin istatistiki olasılığına dair tümevarımcı bir yolla varılmış bir sonuca dayanmaz çıkardığı seslerin, geçmişte benzer durumlarda başka bir çok varlığın çıkardığı başka bir çok sesle karşılaştırılmasından türetilen bir sonuca dayanmaz. Bu tesbit, eğer iddiamı doğrulamak için sıkıştırılsam, inancımı destekleyecek bir şeyleri ortaya koyacak bir deney düzenleyebileceğim gerçeğiyle karıştırılmamalıdır. Ama gene de, inancım, genellikle, bunu desteklemek amacıyla gerçekleştirebileceğim herhangi bir akıl yürütmenin, bir doğal bilimde haklı çıkarılması beklenilebilecek olandan bir hayli daha kuvvetlidir. Ne var ki, bu nedenden ötürü, anlamaya yönelik bu türden iddiaları, bilimsel kanaatlerden daha az rasyonel saymayız, hele daha keyfî hiç saymayız. X‘in y‘yi, onu sevdiği için ya da ona diş bileyemeyecek kadar iyi huylu olduğu için bağışladığını anladığımı söylediğimde, nihaî olarak başvurduğum şey, bu türden ilişkilerin nasıl oldukları ve nasıl olabilecekleri hakkında benim bilgim (ya da ilişkili olduğum kimselerin bilgisidir). Bu bilgi, ister benim bilgim olsun ister benim tarafımdan başkalarından onlara güvenerek alınmış eleştirisiz bir şekilde kabul edilmiş olsun, çok kere yetersiz olabilir ve beni bir takım gaflar yapmağa sürükleyebilir bir Freudyen ya da bir Marksist henüz anlamamış olduğum bir çok konuda gözümü açabilir ama bilimsel testlerden geçemedi diye eğer bu türden bilgilerin tamamı reddedilecek olursa, bu takdirde düşünmem ya da hareket etmem tamamen imkansız hale gelir.

Doğal bilimin dünyası, ampirik özelliklerin birlikte bulunmaları ya da birbirlerini izlemelerini (ya da izlememelerini), ya da korrelasyonun kapsamını, elinden geldiği kadar dikkatlice ve tarafsızca ve serinkanlılıkla kaydeden dışsal gözlemcinin dünyasıdır. Bir bilimsel hipotezi formüle ederken, mutlaka, en azından kuramsal olarak, bildiğim her şeye göre, herhangi bir şeye bitişik olarak, ya da ondan önce ya da sonra, ya da onunla birlikte herhangi bir başka şeyin meydana gelebileceğine dair başlangıç varsayımlarıyla başlamam gerekir; doğa sürprizlerle doludur; mümkün olduğu kadar az şeyi isbatlanmış gerçeklik gibi almam gerekir; en sık meydana gelen ya da en az değişerek meydana gelenleri kaydeden genel yasaları oluşturmak doğal bilimin işidir. Ama insan meselelerinde, insanların birbirleriyle karşılıklı etkileşmelerinde, hislerinin, düşüncelerinin, tercihlerinin, dünya ya da her bir diğeri ya da kendileri hakkındaki düşüncelerinin karşılıklı etkileşmesinde, bu şekilde işe başlama saçma (ve eğer aşırılığa zorlanırsa imkânsız) olacaktır. İnsanla ilgili meselelerde, kapıların hepsini ya da mümkün olduğu kadar çoğunu açık bırakan bir bilgisizlikle işe başlamam. çünkü burada ben birincil olarak dışsal bir gözlemci değilimdir, kendim bir aktörümdür; diğer insanları ve saikler ve duygulara sahip olmanın ya da kuralları izlemenin ne demek olduğunu anlarım, çünkü ben kendim de bir insanım, ve çünkü etkin olmak yani istemek, niyetlenmek, plan yapmak, spekülasyon yapmak, bir eylemi yerine getirmek, kendimin farkında olarak başkalarına tepki göstermek, diğer bilinçli insanlar ve gayri-beşerî çevremle karşı karşıya kaldığımda kendi durumumun farkında olmak konumumun kendisi her şeyden önce var olduğu için (eo ipso), gerçeklik parçalarını, gerçeklik dediğim ve benden başka insanlar için de geçerli diye kabul ettiğim her şeyi kapsayıcı bir tek paterne sürekli olarak yerleştirmekle uğraşmak demektir. Gerçekten de, bunda başarılı olduğum zaman parçalar bana birbirlerine uyuyor gibi göründüğü zaman buna bir açıklama deriz; gerçekten parçalar birbirlerine uyduğunda, bana rasyonel denir; eğer iyi uymazlarsa, eğer armoni (uyum) hissim büyük ölçüde bir kuruntuysa, asılsızsa, bana irrasyonel, hayalci, şaşkın, ahmak denir; eğer parçalar hiç uyuşmuyorsa, bana deli derler.

Yöntemdeki farklar hakkında söyleyeceklerim bu kadar. Fakat bilimsel ve tarihî incelemeler arasında çok derin bir amaç farkı da vardır. Peşinde oldukları şey aynı şey değildir. Bunu basit bir örnekle göstermeğe çalışayım. Diyelim ki, çoğumuzun yetiştirilmesinde kullanılmış olan temel tarih yazınının bir örneklemesini sunan, bir ortalama, iddiasız, fazla ayrıntılı olmayan Avrupa ya da Amerikan okul kitabına bakıyor olalım. Mesela, Fransız Devrimi’nin sebepleri hakkında, bu türden sıradan kitaplarda insanın rastlayacağı (ya da eskiden rastladığı) anlatım türünü ele alalım. Böyle bir kitabın bize, bu sebeplerin arasında eğer başlıklarını vermek gerekirse aşağıdakilerin bulunduğunu söylemesi şaşırtıcı olmayacaktır: (i) Fransız köylülerinin aristokrasi, Klise, Kral ve benzerleri tarafından baskı altında tutulması; (ii) Fransız maliyesinin düzensiz durumu, (iii) XVI. Louis’nin zayıf karakteri ya da budalalığı; (iv) Voltaire, Ansiklopediciler, Rousseau ve diğer yazarların yazılarının yıkıcı tesiri; (v) siyasî güçte uygun düşen payını almasına imkân verilmeyen ve iktisadî olarak yükselmekte olan Fransız burjuvazisinin ihtiraslarının engellenmişliğinin giderek artan birikimi ve benzerleri. İnsan, tarihçiliğin bu şekilde ele alınmasının kabalığı ve bönlüğünü (naivete) kınayabilir: ki mesela Tolstoy, bu tür tarihçiliğin ve bu türden tarihçilik yapanların, bazı fevkalade insafsız ve eğlendirici gülünç taklitlerini sunmuştur. Ama insanın ana endişesi eğer tarihi bir bilime dönüştürmekse, kızgınlığının farklı ve çok daha özgül bir biçim alması  gerekir. İnsan, burada dışa vurulan şeyin, kategorilerin çok acayip ve kaba bir karıştırması ve bilimsel yöntem açısından bir rezalet olduğunu açıkca ifade etmelidir.çünkü köylülerin durumunun çözümlemesi iktisat biliminin, ya da belki de sosyal tarihin işidir; Fransız maliye politikasının çözümlemesi, kendisi birincil olarak bir tarihî inceleme olmayan fakat (kimilerine göre) zamana bağlı olmayan ilkeler üzerinde kurulu olan kamu maliyesi bilimine aittir; Kral’ın karakteri ya da zekasının zayıflığı bir bireysel psikoloji (ya da biyografi) meselesidir; Voltaire ya da Rousseau’nun tesiri düşünceler tarihine aittir; orta sınıfların baskısı bir sosyolojik konudur, ve bunun gibi. Bu disiplinlerin her biri, muhakkak ki, kendi olgusal muhtevası, yöntemleri, kanunları, kavramları, kategorileri, mantıkî yapısına sahip olmak zorundadır. Sanki hepsi aynı düzeye ve tipe aitmiş gibi bunların hepsini bir yere yığmak ve bir sebepler listesi rulosunu açmak, entellektüellik açısından bir skandaldır: tamamen farklı-türlerdeki (heterogenous) iplerden oluşan bu halat mutlaka behemahal çözülmelidir; ve bundan sonra iplerden her biri kendi uygun mantıkî kutusu içinde ayrı olarak ele alınmalıdır. Tarihin bir doğal bilim ya da bu türden bilimlerin bir bileşimi olduğu, ya da en azından olması gerektiği önermesini ciddiye alan bir insanın tepkisi böyle olmalıdır.

Ne var ki, tarih hakkındaki hakikat belki de bütün hakikatlerin en önemlisi genel tarihin tamamen bu türden bir karışım, görüntüde birbirinden ayrı unsurların bir araya gelmesinden oluşmuş koyu bir şerbet olduğu, bu farklı sebepleri, gerçekten de, tek bir birimsel (unitary)  sıralanmanın Fransız ulusunun ya da zamanın belirli bir kesitinde Fransız toplumunun tarihinin faktörleri gibi düşündüğümuz ve her ne kadar tek bir sürecin şu ya da bu öğesini, uzmanlaşmış bir labaratuvarda, çözümleme yapmak için ayrıştırmaktan elde edilebilecek büyük bir yarar olsa da, bunları gerçekten de ayrıymışlar, tek bir nehri oluşturmayan tecrit edilmiş derelermiş gibi ele almanın, tarihin ne olduğuna dair düşündüklerimizden, fazla ince eleyip sık dokumadan, bu unsurları basit-görüşlü okul kitaplarında olduğu gibi, tek bir sebepler halatı içinde birleştirmeye göre, çok daha çılgın bir uzaklaşma olacağıdır. ‘Tarih tarihçilerin yaptığı şeydir’ ve en azından bazı tarihçilerin yöneldikleri hedef, Fransız kamu hayatında l789 ile l794 arasında hangi önemli değişmelerin meydana geldiği ve niye meydana geldiği hakkında kendilerine bir şeyler söylenmesini isteyenlere cevap vermektir. Bir bütüncü tecrübenin [her şeyin tecrübesinin] ki bu pratik olanaksızlık olduğu kadar mantıkî bir olanaksızlıktır olmasa bile, (kendisi bir soyutlama olduğu halde tümdengelimci bir şema, yapay bir şekilde inşa edilmiş bir model olmayan) kamu hayatı hakkındaki kavramlaştırmamızın gereksinmelerini karşılamak için, en azından ideal olarak, mümkün olduğu kadar çok bakış açısı ve mümkün olduğu kadar çok düzeyden görülebilen, en geniş ve en derin bilginin, en büyük analitik gücün, içgörünün, tahayyülün verebildiği kadar çok unsuru, faktörü, veçheyi içeren, yeteri kadar dolu ve yeteri kadar somut bir şeyin bize verilmesini isteriz.

Eğer bunun bir doğal bilimce elde edilemeyeceği yani, modellerin gerçekliğe uygulanmasıyla elde edilemeyeceği, çünkü modellerin, eğer özne konuları göreli olarak ‘ince’yse, bilinerek tecrit edilmiş tecrübe iplerinden oluşuyorsa, ve ‘kalın’ değilse, yani birbirine örülmüş ipler örgüsünden oluşmuyorsa, ancak bu takdirde iş görebildikleri söylenirse, bu durumda tarih, eğer karmaşık olanı ele almak üzere yola çıkmışsa, bu karmaşık olanın kılı kırk yararak seçilmiş bir parçasını ele almak üzere yola çıkmamışsa, her şeye rağmen bu anlamda bir bilim olmayacaktır. Bilimsel bir zihin nadiren tarihi merakla ya da tarihi yetenekle birlikte bulunur. Olay tarihlerini belirlemek, hadiseleri zaman ve mekanda düzenlemek, savunulması anlamsız hipotezleri dışlamak ve yeni açıklayıcı faktörler teklif etmek için, (sosyolojinin, psikolojinin, iktisatın, tıbbın çok iyi bir şekilde yaptığı gibi), doğal bilimlerin tekniklerinden yararlanabiliriz; ama bugün vazgeçilemez olsalar da, bütün bu tekniklerin işlevi yardımcı bir işlev olmaktan öte geçemez, çünkü bu teknikler herbirinin özgül (specific) modeli tarafından belirlenir, ve bunun sonucu olarak da ‘ince’dirler; halbuki büyük tarihçilerin tasvir etme ve çözümleme ve açıklamaya çabaladıkları [bilgi özneleri] zorunlu olarak ‘kalın’dır; tarihin özü, amacı, gururu ve var olmasının nedeni budur.

Tarihten ve insan hayatının diğer anlatımlarından, bazan sanata  benzedikleri şeklinde söz edilir. Burada genellikle ifade edilmek istenilen, insan hayatı hakkında yazmanın, tasvirci hüner, üslup, berraklık, örneklerin seçimi, vurguların dağıtılması, niteliklendirmenin canlılığı ve benzeri yeteneklere, büyük bir ölçüde dayandığıdır. Fakat tarihçinin etkinliğinin artistik bir etkinlik olduğu daha derin bir anlam vardır. Tarihsel açıklama büyük bir ölçüde, bildiğimiz ve tahayyül edebildiğimiz haliyle hayatla insan tecrübesinin ve etkinliğinin çeşitliliğiyle uyuştukları için bizi tatmin eden, paternler içindeki keşfedilmiş olguların düzenlemesidir. Beşeri incelemeleri  Geisteswissenschaften doğanın incelemelerinden ayrıştıran fark budur. Bu paternler ömrü çok kısa olan merkezî kavramlar ya da kategoriler içeriyorsa, ya da insan tecrübesinin önemsiz ya da aşina olmadığımız yönleriyle sınırlıysa, bu tür açıklamalardan sığ, ya da yetersiz, ya da egzantrik diye söz eder ve bu nedenlerle bunları bizi tatmin etmekten uzak buluruz. Bu kavramlar geniş açılı, kalıcı, aşina olduğumuz, birçok insana ve birçok uygarlığa ortak kavramlar türündeyse, bunlar, tamamen bu olgudan kaynaklanan bir gerçeklik ve güvenilirlik hissi, tecrübemiz olur, ve yapılan açıklamayı, sağlam temellere oturan, ciddi, tatmin edici bir açıklama sayarız. (Oldukça nadir olan) bazı durumlarda, açıklama, bir kere bilincimize sokulurlarsa bütün tecrübemizin altında yatan bir şey olarak tanıyacağımız evrensel önemi olan temel kategorileri, sadece işin içine sokmakla kalmaz, açığa da çıkarır; ancak, bu kavramlar, olduğumuz ve hissettiğimiz bütün her şeyle o kadar yakın bir şekilde iç içe örülmüşlerdir ve bu nedenle o kadar çok bilinen şeyler gibi alınmaktadırlar ki, bunlara biraz olsun dokunmak bütün sisteme bir şok dalgası yaymak sonucunu getirir; şok bir tanıma şokudur ve, soruşturulmadan ve karanlıkta yatmış, derine-gömülü ve temel bir şey birdenbire aydınlandığında ya da yakından incelenmek üzere çerçevesinden çıkartıldığında meydana gelmesi muhtemel olduğu için canımızı sıkabilecek bir şoktur. Bu şok meydana geldiğinde, ve özellikle böylece ortaya çıkartılmış olan kategoriler insan etkinliğinin peş peşe bir çok alanına, uygulamaların bundan sonra daha ne kadar yayılabileceklerini bilemememize yol açacak kadar görünürde hiçbir sınır olmadan uygulanabilir gibi görünüyorsa, böyle açıklamalara fevkalâde derin, temel, devrim niteliğinde açıklamalar, ve bu açıklamaları yapanlara Vico, Kant, Marx, Freud derin bir içgörüye ve dehaya sahip insanlar deriz.

Tarihî açıklamanın bu türü, insan varlıklarını sadece, davranışlarının düzenlilikleri emek tasarruf ettirici formüllerle tasvir edilebilecek ve bu formüllerin içinde kilitlenebilecek uzaydaki organizmalar olarak değil, fakat belirli amaçların peşinden giden, kendilerinin ve başkalarının hayatlarını şekillendiren, hisseden, kendi durumuna dışardan bakıp düşünen (reflecting), tahayyül eden, diğer insan varlıklarıyla sürekli karşılıklı etkileşme ve karşılıklı haberleşme içinde olan; kısaca, bu türden deneyimlerini içinden paylaştığımız ve sadece dışardan bakan gözlemciler olarak gözden geçirmediğimiz için anladığımız bütün tecrübe biçimleriyle meşgul olan etkin varlıklar olarak algılamayı önceden varsaydığı ölçüde, moral ve estetik çözümleme ile ilişkilidir. Bu, içerden görünen manzara (the inside view) denendir: ve bu manzara, birincil işlevi, öngörme ya da bilinenden bilinmeyeni çıkarma ya da hatta denetleme olmayan, fakat hissetmenin, tahayyülün, zekanın dağınık ve fani nesnelerini, normal dediğimiz ve kuruntu (illusion), anlaşılmazlık, hayal ürünü karşısında gerçekliğin nihaî ölçütünü oluşturan paternlerin merkezî sıralanmasına uydurma olan açıklamayı mümkün ve gerçekten de kaçınılmaz kılar. Tarih sadece, yararlı olacağını algıladığımız her şeyi bütün bilimleri, bütün bilgileri ve hünerleri, ve hangi çevreden elde etmiş olursak olalım sahip olduğumuz bütün kuramları  yardıma çağırarak, bu anlaşılabilirlik ve birliği, muktedir olabildiğimiz, bütün kendimizin farkında olma bilincimiz ile tanımlamağa çalışmakla birlikte, bu seçme ve ayarlama etkinliğinin, anlaşılabilirlik ve [anlam] birliğini araştırmanın, zihinsel (mental)  olarak geçmişe yansıtılmasıdır. Gerçekten de, tarihî yargı oluşturmada ölçülemez unsurları dikkate almamızın, ya da, sadece tümevarım, tümdengelim ve duyu algılamalarının bilginin tek meşru kaynağı olduğu, ya da en azından bilgiye yönelik iddiaları haklı kılan onaylanmış yöntemler olduğuna dair bir önyargıdan yola çıkanlara esrarengiz gibi görünen yargı melekesini hesaba katmamızın nedeni budur.

Ortak duyu, ya da hayatın bilgisi, ya da tecrübenin zenginliği, ya da sempati ve tahayyülün genişliği, ya da doğal bilgelik, ya da ‘içgörü’ derinliğinin önemi gibi hepsi de normal ve ampirik olan özelliklerin üzerinde, bir takım mistik fikir imaları olmadan, ısrarla duranların, sadece, bu yeteneklerin kullanılması, cansız maddeyle uğraşanlar, fizikçiler ya da jeologlar için nispeten az bir değer taşıdığı içindir ki, sanki kullanılması gayrimeşru, metafizik bir tür yetiyi kaçak bir şekilde işin içine sokuyor gibi görünmelerinden kuşku duyulur. İnsanların karakterlerini anlama kapasitesi, birbirlerine muhtemel tepki gösterme yollarının bilgisi, saiklerinin (motives), ilkelerinin, düşünce ve duygularının hareketlerinin ‘içine girme’ yeteneği (ki bu bireyler için olduğu kadar kitlelerin davranışları ya da kültürlerin gelişmesi için de geçerlidir) bütün bunlar tarihçi için vazgeçilemez olan kabiliyetlerdir, ama doğal bilimciler için değil (ya da aynı ölçüde vazgeçilemez değil). Birinin karakterini ya da yüzünü bilmeye benzer bir bilmek kapasitesi, bir tarihçi için olgular kadar gerekli, vazgeçilmezdir. Olgular hakkında yeterli bilgi olmadan bir tarihî anlatım kurgusu, anlaşılabilir bir hayalî kurgu, romantik bir tahayyülün eseri olmaktan öte bir şey değildir; eğer bu anlatımın doğru olduğuna dair iddia sürdürülecekse, mutlaka, hem bu anlatımın bütününün, hem de içerdiği genellemelerin her birinin gerçeklikle bağlantısının, doğal bilimlerde olduğu gibi olgular soruşturularak sağlanması gerektiği aşikârdır. Ama, bu nihaî anlamında gerçek ve doğru olanla kastedilen şey bilimde, tarihçilikte ve günlük hayatta özdeşse de, farklılıklar benzerlikler kadar büyük olarak ortada durmaktadır.

Açıklama yaparken tarihçilerin ne yaptıkları hakkındaki bu nosyon daha önce söz edilmiş olan bir şeye de ışık tutabilir; daha önce söz ettiğimiz bu şey, Hamlet”in Cengiz Han’ın sarayında yazılmış olabileceğini, ya da Richelieu’nun Bismarck tarafından gerçekleştirilen politikaları izlemiş olabileceğini varsaymayı sadece hatalı değil fakat saçma yapan şeydir. çünkü bu türden kesinlik, Elizabet dönemi İngiltere’sininkilere karşılık Dış Moğolistan’daki koşulların, ya da on yedinci yüzyıldakine karşılık on dokuzuncu yüzyılda büyük devletler arasındaki siyasî ilişkilerin dikkatli bir tümevarımcı soruşturmasından çıkartabileceğimiz bir şey değildir. Bu kesinlik neyle neyin gittiğinin daha temel bir anlamından çıkartılabilir. Tarihsel birbiri ardına gelmeyi bireysel kişiliğin gelişmesine benzer gibi algılarız; bir çocuğun bir yaşlı insan gibi düşündüğü ya da kastettiği ya da eylemde bulunduğunu ya da bunun tersini öne sürmek, bizim kendi doğrudan tecrübemize (ki ben bununla kendi düşünce ve duygularımın çözümlenmesini (introspection) değil, hayatın bilgisini başkalarıyla ve beni çeviren çevreyle karşılıklı etkileşmemden kaynaklanan ve gerçeklik hissini oluşturan bir şeyi kastediyorum) dayanarak reddettiğimiz bir şeydir. Bir uygarlık hakkındaki algılamamız buna benzer. Vahşi bir göçebenin bir Rönesans Avrupalısından farklılığının bütün özgül yollarını saymayı, ya da Rönesans’ın kültürünün, hangi nedenlerden ötürü, yüzlerce yıl önce Dış Moğolistan’ın kültüründen, sadece farklı olmakla kalmayıp, aynı zamanda insan gelişmesinin daha olgun bir aşamasını sergilediğini bu olabilir de olmayabilir de (contingent) önerme hakkında hangi tümevarımcı kanıtlara sahip olduğumuzu sormayı gerekli saymayız. Rönesans’ın kültürünün, tek bir kültür dediğimiz sürekli gelişmenin göçebe aşamasından sadece önce gelmediği değil ama önce gelmesinin mümkün olamayacağına dair önerme, insanların nasıl yaşadıkları, toplumların neler olduğu, nasıl geliştikleri hakkındaki, gerçekten de insan, büyüme, toplum kavramlarının anlamlarının kendileri hakkındaki algılamalarımıza o kadar yakından bağlıdır ki, mantıken soruşturmalarımızdan önce gelir ve soruşturmalarımızın amacı ya da ürünü değildir. Burada vurgulamak istediğim, bu önermenin, yöntemleri ya da sonuçları itibariyle hiçbir haklı gösterme ihtiyacı olmaksızın ayakta durduğu değildir, bu önermeyi bu şekilde desteklemek mantıken saçmadır. Bundan ötürüdür ki insan bu türden bilgiye, bir temel bir referans çerçevesi olarak iş görmesine göre normal ampirik yöntemlerle teyid edilebilir ya da düzeltilebilir olmadığı için, ampirik bilgi demekte tereddüt gösterebilir. Ama açıktır ki bu türden bilgi, eğer a priori kategorisiyle bilginin bir özel, naturalistik-olmayan şekilde elde edilebilir olduğu kastediliyorsa, (bu konuya yönelik olarak özgün içgörü gösteren Vico ve Hegel’in bazan ima ettikleri gibi) a priori de değildir.

İnsan tecrübesinin temel kategorilerini tanımak, hem ampirik enformasyonun elde edilmesinden hem de tümdengelimci akıl yürütmeden farklıdır; bu türden kategoriler her ikisinden de mantıken önce gelir ve bilgimizi oluşturan öğeler arasında en az değişmeye maruz kalırlar. Ama değiştirilemez değildirler; ve bunlarda meydana gelecek şu ya da bu değişikliğin ne ölçüde tecrübemizi etkileyeceğini kendimize sorabiliriz. Hipotetik olarak (ex hypothesi) kolay olmasa da, temel düşünce ve algılama kategorileri bizimkilerden radikal olarak farklı olan varlıkları tasarlamak mümkündür; bu türden farklılıklar ne ölçüde büyük olursa onlarla haberleşmemiz, ya da farklılık süreci daha ileri giderse, onları insan gibi ya da sezgi sahibi olarak tasarlamamız; ya da süreç daha da ileri giderse onları herhangi bir şekilde tasarlayabilmemiz o ölçüde güç olacaktır.

Bu önermenin bir tabii sonucu, tarihçileri kuşatan ama doğal bilimcilere musallat olmayan güçlüklerden birinin, geçmişte ne olduğunu, sadece kendi kavramlarımız ve kategorilerimizin terimleriyle değil, fakat aynı zamanda geçmişte meydana gelen bu hadiselerin, bunlarda yer alan ya da bunlar tarafından etkilenen insanlara nasıl göründüğünün terimleriyle kendileri de hadiseleri etkilemiş olan psikolojik olgular terimleriyle inşa edilmesinin güçlüğü olduğudur. Ne olduğumuz ve neye yönelik olduğumuz ve gelmiş olduğumuz yere nasıl geldiğimizin yeterli bir bilinçliliğini geliştirmek, aynı zamanda, böyle bir bilinçliliğin ve benlik-bilinçliliğinin, bizimkilerden farklı durumlardaki kişiler açısından nasıl olabileceğini, bizim için açığa çıkarmak olmaksızın da yeteri kadar zordur; ne var ki gerçek tarihçiden istenilen her ikisini de yapmaktan daha azı değildir. Kimyacılar ve fizikciler, Lavoisier ya da Boyle’un zihinsel durumlarını soruşturmak zorunda değildirler; aydınlanmamış insan yığınlarının zihinsel durumlarını soruşturmak mecburiyetinde ise hiç değildirler. Matematikçilerin Euclid ya da Newton’un genel bakış açısı konusunda kendilerini tasalandırmaları gerekmez. İktisatçıların, iktisatçı olarak, Adam Smith ya da Keynes’in iç görüşlerini kavramaları gerekmez, bunların daha az yetenekli çağdaşlarınınkini kavramaları ise hiç gerekmez. Fakat, bir derleyici[liği] ya da bir doktrin ya da partinin kölesi olmayı aşabilmiş bir tarihçinin, kendine, sadece (herkes tarafından gözlemlenebilir hadiseler anlamında) neler olduğunu değil, ama aynı zamanda durumun, çeşitli temsil edici Greklere ya da Romalılara, ya da İskender’e ya da Jül Sezar’a, ve hepsinin üstünde Tukidides’e, Tacitus’a ya da adları bilinmeyen Orta çağ vakanüvislerine, ya da onaltıncı yüzyıldaki İngilizlere ya da Almanlara, ya da l789’da Fransızlara ya da l9l7’de Ruslara, ya da Lüter’e, ya da Cromwell’e, ya da Robespierre’e ya da Lenin’e nasıl göründüğünü sorması vazgeçemeyeceği görevidir. Kendimizi yaratıcı bir şekilde geçmişin içine bu şekilde yansıtmamız, uzatmamız, soruşturmacının, kendine ait olması mümkün olmayan kavramlar ve kategoriler aracılığıyla, kendininkinden farklı kavramları ve kategorileri yakalama çabası, hiçbir zaman başarmağa başladığından emin olamayacağı bir görevdir, ama bundan feragat etmesine de izin verilemez. Bilimsel testleri sonuçlarına uygulamağa çalışır, ama bu ona çok az mesafe kazandıracaktır. çünkü, anlatımımızın bu noktasına geldiğinde şimdi açıkca ortaya çıkmıştır ki, olgular ile yorumlama arasındaki sınırlar bulanıktır ve kaygandır; ve bir açıdan olgu gibi olan bir başka açıdan yorumlamadır.

Kimyasal, paleografik ve arkeolojik yöntemler bir takım sert, şüphe götürmez olgu taşlarını üretse dahi, başka bireylerin eylem ve sözleri, eylemleri tamemen bizim gibi olmayan ama ortak geçmişimize hiç uymayacak kadar bizden tamamen farklı da olmayan insan varlıklarının eylemleri ve sözleri gibi ele alınacaksa, dünyanın diğer bireylere ve toplumlara nasıl göründüğü sorusunu cevaplandırmağa çalışmadıkça, hiçbir şey tarihsel bir yorum sayılmayacağı için, yorumlama görevinden kaçınamayız. Bir fizikçi tarafından ihtiyaç duyulanın ötesine geçen bir sempati ve tahayyül kapasitesi olmadıkça, ne geçmiş ya da şimdiki zaman, ne de başkaları ya da kendimiz hakkında hiçbir görüş (vision) oluşturulamaz; ama bu sempati ve tahayyül kapasitesinin hiç bulunmadığı yerde, tarihî düşünme işlevi yerine getirilemeyeceği kadar  sıradan günlük düşünme işlevi de hiçbir şekilde yerine getirilemeyecektir.

Ortaya koymaya çalıştığım kontrast, kalıcı bir şekilde birbirine aykırı iki insan ihtiyacının arasındaki zıtlık değil, tamamlayıcı iki insan ihtiyacı arasındaki kontrasttır: Kant’ın çok açık bir şekilde gösterdiği gibi,[10] bunlardan biri birlik ve türdeşlik (homogeneity), diğeri farklılık ve ayrıtürdenlik (heterogeneity) için duyduğumuz ihtiyaçtır. Kastettiğim kontrast farklı bilgi tipleri arasındaki kontrasttır. Tevrat’ta Yahudilere, ‘Mısır ülkesinde yabancı olduğunuzu gördüğünüz için siz bir yabancının kalbini bilirsiniz’[11] ifadesiyle, yabancıları korumaları emredildiğinde, söz konusu olan bu bilgi ne tümdengelimci, ne tümevarımcı, ne de doğrudan gözden geçirmeye dayalı değildir, ama ‘aç ve fakir olmanın ne demek olduğunu bilirim’, ya da ‘siyasi varlıkların nasıl işlediğini bilirim’, ya da ‘bir Brahmin olmanın ne demek olduğunu bilirim’ ifadelerinin ‘bilirim’i benzeri bir bilgidir. (Gilbert Ryle’ın’ yararlı tasnifini kullanmak gerekirse), bu ne bilimlerin sağladığı ‘ne olduğunu bilmektir’, ne bir istidat ya da hünere sahip olmak demek olan ‘nasıl yapıldığını bilmektir’, ne de doğrudan algılamanın, tanışıklığın, hafızanın bilgisidir, fakat bir yönetici ya da siyasetçinin, uğraştığı insanlar hakkında mutlaka sahip olması gereken türden bilgidir. Eğer bir tarihçi (ya da, hatta, cari hadiseleri yorumlayan biri) bu türden bilgiyle fazla donatılmış değilse, eğer sadece tümevarımcı tekniklere baş vurabiliyorsa, bu taktirde, olgu türünden buluşları ne kadar doğru olursa olsun, bu buluşlar bir antikacının, bir vakanüvisin, en iyi halde de bir arkeologun buluşları olarak kalır, bir tarihçinin buluşları olamaz. Marx ya da Namier’e birinci sınıf tarih yazma imkânını veren sadece okuma ve araştırma ile elde edilen çok geniş ve çeşitli bilgi ya da insan davranışları kuramlarına inanç değildir.

Tarihsel yöntemi dilbilimsel (linguistic) ya da edebî araştırmacılık yöntemiyle karşılaştırarak belki de bu meseleye biraz ışık tutabiliriz. Hiçbir dilbilimsel ya da edebî araştırmacı-bilgin (scholar), bir başka toplum ya da çağın ‘zihninin içine girme’ kapasitesi olmadan, (ki bunun için hiçbir teknik yoktur), bir metni düzeltemez. Elektronik beyinler bunu yapamazlar: harflerin almaşık (alternatif) bileşimlerini sunabilirler, ama hiç hata yapmayacak ‘programlama’ kuralları formüle edilemediği için, bunlar arasından başarılı bir şekilde seçim yapamazlar. Yetenekli araştırıcı-bilginler gerçekten de metin düzeltmelerine nasıl varırlar? En kılı kırk yaran bir doğal bilimin gerektirebileceği her şeyi yaparlar; ele aldıkları yazarlara ait yazılı malzemelerin içine dalarak iyice ıslanırlar; en ünlü şifre çözücüler gibi harf ve kelime bileşimlerini karşılaştırır, aralarındaki kontrastları gözden geçirir, ele alır işlerler; istatistik ve sayı yöntemlerini uygulamayı yararlı bulabilirler; hipotezler formüle eder ve bunları sınarlar; bunların hepsi pekâla vazgeçilmez işler olabilir ama yeterli değildir. Sonunda onlara yol gösteren, belirli bir veri yazarın ne söylemiş olabileceği ve ne söylemiş olamayacağı; bu yazarın düşüncesinin genel paternine neyin uyduğu ve neyin uymadığı hakkında, (kanıtların incelenmesinden gelen) bir histir. Bir kez daha söylememe izin verinki bu bilme yolu, penisilinin zatürreyi iyileştirdiğini uygulamayla isbat (demonstrate) etmemizdeki yol değildir.

Tarihî incelemeleri bilimsel incelemelerden ayıran en derin vadi belki de dışardan gözlem yapan birinin bakışı ile aktörün bakışı arasındaki farkta yatar. Önce Vico’nun ondan sonra Almanların başlattığı ve modern pozitivistlerin büyük bir şüpheyle karşıladıkları, ‘içsel’ ve ‘dışsal’ arasındaki; bir tarafta ‘Nasıl?’ ya da ‘Ne?’ ya da ‘Ne zaman? gibi sorular ile, öte tarafta ‘Niye?’, ‘Hangi kuralı izleyerek?’, ‘Hangi amaca yönelik olarak?’, ‘Hangi saikten kaynaklanarak?’ gibi sorular arasındaki kontrast budur. Bu kontrast, sadece birliktelik ve birbirini izleme kategorisi (ki bütün bilimlerin sonunda indirgenebilecekleri korrelasyonlar) ile anlaşılabilirlik-anlamlılık ve yorum kategorisi arasındaki farkta yatar. Sayesinde bir ve aynı bakış açısının farklı dışa vurmalar ile ifade edilmesini tasarladığımız ve bir toplumun elbisesi ile moral değerleri, adalet sistemi ile şiirinin karakteri, mimarisi ile ev içi yaşama alışkanlıkları, bilimleri ile dinî simgeleri arasındaki (formüle edilmeleri çok kere zor ve zaman zaman olanaksız olan) benzerlikleri algıladığımız (ve idealist felsefecilerin mübalağa ettikleri ve kötüye kullandıkları), ünlü, farklılıktaki kimlik birliğini anlaşılabilir kılan tek şey bu anlaşılabilirlik-anlamlılık ve yorum kategorisidir. Montesquieu’nun ünlü, bir topluma ait yasalar (ya da kurumların) ‘ruhu’ dediği bu kimlik birliğidir.

Gerçekten de ait olma nosyonunun kendisine anlamını veren şey sadece budur; bu olmadan bir şey, bir çağa ya da üsluba ya da bir bakış açısına aitmiş, ya da buna özgüymüş ya da bunun tipik bir özelliğiymiş gibi tasvir edildiğinde ne demek istenildiğini anlayamayız; ya da tersine, bir yorumun anakronistik olması, belirli bir veri fenomen ve bununla ilgili olarak öne sürülen zaman bağlamı arasında uyuşmazlık olmasının ne demek olduğunu bilemeyiz; bu türden yanlış atıfta bulunma, biçimsel tutarsızlık, kuramlar ya da önermelerin mantıkî bir çarpışmasından tür olarak farklıdır. Belirli hadiseler ya da kişiler ya da durumlarla, genellemelerin enstantaneleri olarak değil de, sadece belirli hadiseler, kişiler ya da durumlar olarak yoğun bir şekilde ilgilenme,[12] belirli bir amacı elde etmeye niyetlenmiş ajan kategorisinin gerekliliği gibi, sevgi ya da nefret ya da tehlike ile keskinleşen o tarihî hissin ön koşuludur; bize anlamada, keşfetmede ve açıklamada yol gösteren bu özel yoğun ilgidir. Tarihçiler ‘Lenin Rus İhtilâlinin yap[ıl]masında hayatî bir rol oynadı’ ya da ‘Churchill olmasa Britanya l940’da mağlup edilirdi’ gibi belirli önermeleri öne sürdüklerinde, savunulabilirlik dereceleri ne olursa olsun, bu önermeler için getirilecek rasyonel gerekçeler, ‘şu türden insanlar, şu türden koşullarda, genellikle hadiseleri bu şekilde etkilerler’ şeklindeki, hakkında fevkalâde zayıf kanıta sahip olduğumuz türden genellemelerle özdeş değildir; çünkü bu önermeleri sadece ya da gerçekten de genellikle bu türden genellemelerle olan bağlantılarıyla değil, fakat bir belirli durum hakkında sahip olduğumuz genel manzarayla tutarlılığının-uyumluluğunun (coherence) terimleriyle sınarız. Bu türden bilgiyi sınırlı bir sayıdaki genel ve özel, kategorik ve hipotetik önerme birimlerine parçalayarak çözümlemek (analiz etmek) pratik değildir.

İster tarihî düşüncede ister günlük hayatta olsun, formüle ettiğimiz her yargı, onlar olmaksızın hiçbir düşünce ve dilin olamayacağı genel fikirleri ve önermeleri gerektirir. Bazan bu genellemeler arasından bazıları açık seçik bir şekilde ifade edilebilir ve modeller içinde birleştirilebilir; bunun meydana geldiği yerde doğal bilimler ortaya çıkar. Fakat tarihçilerin tasvir edici ve açıklayıcı dili, özgül (specific)  ya da hatta eşsiz (unique)  fenomenleri, kendileri olarak kaydetme ya da çözümleme ya da izah etmenin peşinde olduğu içindir ki,[13] arkada hiç kalıntı bırakmadan bu türden genel formüllere indirgenemez, modellere ve bu modellerin uygulamalarına [ise] hiç indirgenemez. Bunu böyle yapmağa yönelik herhangi bir çaba, bilgi-öznesi, ‘kalın’ bir çapraz-geçmeler, bazılarının formüle edilmesi imkânsız ve hepsinin formüle edilmesi zor olan, devamlı değişen ve eriyen bilinçli ve bilinçsiz inançlar ve varsayımlar, ama gene de rasyonel görüşlerimizin ve rasyonel eylemlerimizin temelleri üzerinde durduğu ve gerçekten de bu rasyonel bakış ve eylemlerimizi sergileyen ve eklemleştiren inançlar ve varsayımlar dokusunu işin içine sokacağı için, daha işin başında durdurulacaktır.

Taine’in sözünü ettiği ‘ağ’ budur ve eğer rasyonelliğimiz sorgulanırsa, bunun unsurlarını tecrit etme ve tasvir etmede ancak sınırlı bir mesafe alınabilir (ve ne kadar mesafe alınabileceğini önceden söylemek olanaksızdır). Ve genel önermelerimiz ya da inançlarımızın hepsini (ki bu saçmadır) ya da çoğunu (ki bu pratik değildir) aşikar hale getirmeyi başarabilsek dahi, bu başarı bizi bilimsel ideale çok daha fazla yaklaştırmayacaktır; çünkü, bir genellemeler kolleksiyonu ya da bunların çözümlenmemiş düğümleri ile bir modelin inşaası arasında, hâlâ geçilmesi zor ya da olanaksız bir arazi vardır: eğer bu arazi geçilecekse, genellemeler istisnaî bir ölüçede değişmezlik ve mantıki bağlantı sergilemek zorundadır.

Bir sanatçının o sırada sahip olduğu belirli bir amaca göre malzeme seçmekte; ya da bir siyasetçinin ya da siyasî yazarın, başarılı olması koşullara ve insan karakterine ve bunlar arasındaki özgül etkileşmeye (ki bunlar üzerinde çalıştığı şeylerdir) karşı duyarlılığının derecesine bağlı olabileceği bir politika seçmekte ya da bir tezi sunmakta gösterdiği melekeye ne ad vermemiz gerekir? Wirkungszusammenhang, tecrübenin genel yapısı ya da paterni bunun anlaşılması bir bilimci için eşsiz bir şekilde değerli olabilir, ama tarihçi için mutlaka onsuz olamayacak bir şeydir. Bu olmadan bir tarihçi, en iyi halde bir vakanüvis ya da teknik uzman olarak kalır; en kötü halde ise olayları çarpıtan ya da düşük kalitede roman, hikaye yazan biri olur. Ayrıntılarda doğruluk, nesnellik, anlatım berraklığı, edebî kalite, bilgi genişliği elde edebilir, ama farkedilebilir bir ölçüde bir hayat görüşü aktarmadıkça ve aklı başında olmanın nihaî sınaması olan, bir veri duruma neyin uyduğu ve neyin uymadığı hissini, kural olarak, mesela bir alan kuramının terimleriyle formelleştirilemeyen bir toplumsal Gestalt algılamasını sergilemedikçe bunun için en azından belirli bir kapasiteye sahip olmadıkça, ortaya çıkan sonuç, bizim tarafımızdan gerçekliğin, yani insan varlıklarının, insan terimini anladığımız halleriyle, hissetmiş ya da düşünmüş ya da yapmış olabileceklerinin anlatımı olarak teşhis edilemez.

Sanırım ki, bir keresinde, tarih hissi hakkında geçmişin bilgisine giden hiçbir kestirme a priori yol olmadığını söyleyen L. B. Namier’di; geçmişte gerçekten olmuş olan, sadece, kılı kırk varan ampirik soruşturma, formel anlamıyla araştırma ile ortaya konulabilir. Tarih hissiyle kastedilen şey, ne olduğunun değil fakat ne olmadığının bilgisidir. Bir tarihçi, neyin ve niye meydana geldiğine karar verirken, büyük çoğunluğu aşikâr bir şekilde saçma olan, mantıken açık imkanların sonsuzluğunun hepsini reddeder ve, bir detektif gibi, sadece en azından başlangıçta biraz kabul edilebilirlik özelliği taşıyan imkanları soruşturur; bu kabul edilebilir olan insanların, insanlar olarak, yapmış ya da olmuş olabilecekleri hakkındaki histir ki, daha önce belirtmiş olduğum, hayat paternleri ile uyumluluk, tutarlılık hissini oluşturur. Kabul edilebilirlik, muhtemellik, gerçeklik hissi, tarihî his gibi kelimeler, sayısal temeller üzerinde çalışmaya yönelik olan doğal bilimlerle karşıt olarak konumlandırıldığında, tarihî incelemeleri farklı kılan tipik niteliksel kategorileri işaret eder. İlk kez Vico ve Herder’le başlayan, ve Hegel ve (kendine rağmen [malgre soi ]) Marx, ve Dilthey ve Weber tarafından geliştirilen bu farklılık (distinction), temel bir öneme sahiptir.

Tarihçilerin muhtaç oldukları yetenekler doğal bilimcilerinkinden farklıdır. İkinciler mutlaka soyutlama yapmalı, genelleme yapmalı, idealize etmeli, nitelendirmeli, (doğa acaip sürprizlerle dolu olduğu, ve mümkün olduğu kadar az şeyin veri olarak kabul edilmesi gerektiği için) normal olarak bir arada toplanmış olan fikirleri parçalamalı, tümden çıkarsama yapmalı, pekinlikle (certainty) ortaya koymalı, herşeyi mümkün olan en büyük ölçüde düzenliliğe, tekbiçimliliğe (uniformity) ve mümkün olabildiği ölçüde zamandan bağımsız tekrarlayıcı paternlere indirgemelidir. Tarihçiler, genel terimlerle düşünmek için oldukça büyük bir kapasiteye sahip olmadan mesleklerini kullanamazlar; ama, buna ek olarak, kendilerine ait özel vasıflara da ihtiyaçları vardır: bütünleştirme için, niteliksel benzerlikler ve farkları algılama için bir kapasite; aynı zamanda insan tecrübesinin sürekli akışından tümden bir kopuş oluşturacak kadar başka herhangi bir durumdan farklı olmayan, ama öte yanda da aşikar bir şekilde etsiz kansız bir kuram yaratığı olacak kadar stilize ve tek-biçimli olmayan bir belirli somut durumda, çeşitli faktörlerin eşsiz bir şekilde bir araya geliş tarzlarının bir hissi. Gereksinilen kapasiteler, parçalamadan çok bir araya getirmekle, parçaların bütünlerle olan ilişkilerini algılamakla, bunların içine girebileceği birçok mümkün sesler ya da resimlerin özel sesleri ya da renkleriyle, sadece tiplerin ya da yasaların enstanteneleri olarak değil, bireyler olarak görülen ve tadına varılan bireyleri birbirine bağlayan bağlantılarla ilişkili kapasitelerdir. Hegel’in, analitik ‘Anlama’ya karşıt olarak konumlandırıldığında sentez yapan ‘Akıl’ başlığı altına koymaya ve bunu kendine ait bir mantıkla donatmağa çalıştığı budur. Açık bir şekilde formüle edilmesinin ya da yararının açık bir şekilde ortaya konmasının imkansız olduğu ortaya çıkan bu ‘mantık’tır: elektronik beyinlerin içine sokulamayacak olan budur. Böyle yetenekler kuramla olduğu kadar pratikle de ilişkilidir; belki de pratikle daha doğrudan ilişkilidir. Herkese ortak olan zekâdan yoksun olan biri, bir fizikçi ya da dahi olabilir, fakat sıradan bir tarihçi bile olamaz. Tarihçiler açısından vazgeçilemez olan özelliklerden bazıları (kendi başlarına tarihçileri harekete geçirmeğe yeterli olmasalar da), çalışma odası ya da labaratuvar ya da tekkede gereksinilenlerden çok, etkin insan ilişkisinde alış-verişinde gereksinilenlere daha fazla benzer.

Tecrübenin meyvelerine sahip olanların, kuralların sağladığı kolaylıklar olmadan, merkezî, sabit, ya da evrensel olanı, mahallî, ya da talî, ya da geçici olandan tefrik etmelerine imkan verecek bir şekilde, bu meyveleri bir araya getirme kapasitesi tarihî anlatımlara somutluk ve kabul edilebilirlik, hayat nefesi veren şey budur. Gözlem yapma ya da hafıza ya da tümdengelimci işlemlerle hipotezleri ortaya koyma hüneri, dünya hakkındaki gerçeklik biçimlerinin hepsini keşfetme açısından sonuç olarak vazgeçilmez olmakla birlikte, tarihçilerin muhtaç olduğu en nadir nitelik değildir, ne de tekrarlamalar ve yasalar bulma arzusunun kendisi tarihçilik yeteneğinin bir belirtisidir.

Kendimize hangi tarihçilerin en uzun süren hayranlığı topladıklarını sorarsak, sanırım ki bunların ne en dahice olanlar, ne en belgin, kesin (precise) olanlar, hatta ne de yeni olguları ya da daha önce kimsenin aklına gelmeyen nedensellik bağlantılarını bulanlar olduğunu görürüz. En uzun süren hayranlığı toplayan tarihçiler, (tahayyül gücü kuvvetli yazarlar gibi), insanları ya da toplumları ya da durumları, eşzamanlı olarak, bir çok boyut üzerinde, birbiriyle kesişen bir çok düzeyde sunanlar, sundukları anlatımlarda, insan hayatlarının ve bunların hem birbirleriyle hem de dış dünyayla olan ilişkilerinin, ([zihnimiz] en berrak ve tahayyül gücümüz en kuvvetliyken) olabileceklerini bildiğimiz şeyler olduğunu yazanlardır. Bilimcilerin muhtaç olduğu yetenekler bunlar değildir: bilim yapanlar, ortak duyu tarafından denetlenme ya da dünyada normal ya da mümkün olandan ayrılmaktan çok büyük bir korkuya kapılma unsurlarından serbest olarak, her an her şeyi sorgulamaya, alışılmış ampirik işlemlerle bağlantılı olmayan cesur hipotezler inşa etmeğe ve mantıkî olarak ima ettiklerini gidebildikleri kadar uzağa götürmeğe hazır olmalıdırlar. Ancak bu yolla yeni doğrular ve bunlar arasındaki ilişkiler bulunacaktır fizik ya da matematikte olduğu kadar psikoloji ya da antropolojide de, ortak insan deneyimi ile teması korumaya dayanmayan doğrular. Bu anlamda, tarihten bilimin koşuluna yaklaşması gerektiği şeklinde söz etmek, onun kendi özüyle çelişmesini istemektir.

Gerçekliği elde hissetmenin tersinin fantezi kurmak ya da ütopya olduğu konusunda genellikle bir anlaşma sağlanacaktır. Ama belki de gerçekliğe meydan okumanın birden fazla yolu vardır. Denebilir ki gayri-bilimsel olma, hiçbir iyi mantıkî ya da ampirik gerekçe olmadığı için, yerleşmiş hipotezlere ve yasalara meydan okumamaktır; halbuki gayri-tarihî olma bunun tersidir başka alanlardan, mantık, etik, metafizik, bilim alanlarından türetilen ve tarih ortamının doğasının uygulanamaz kıldığı yasalar, kuramlar, ilkeler adına, belirli veri hadiseler, kişiler, durumlar hakkında insanın sahip olduğu bakışı ihmal etmek ya da çarpıtmaktır. çünkü, gerçeklik hisleri belirli bir veri paterne olan inançlarını yenmediği için fanatik diye adlandırılan kuramcılarca yapılan  başka nedir ki? Bunun içindir ki, beşerî bilimler gelecekte ne kadar başarıyla gelişirse gelişsin bilgisizlik taraftarı olanlardan başka herkesin ümit etmek isteyeceği, bireysel ve kollektif davranış hakkında hakiki (genuine) ve ampirik olarak kanıtlanmış yasalar keşfedilse dahi, saf bilimin uygalamalı bir disiplin karşısında durduğu gibi somut tarih karşısında duracak bir disiplini inşa etme girişimi, daireyi kare olarak çizme girişimi gibi görünmektedir. Bu, insan güçlerinin ötesinde olan ideal bir amaç için duyduğumuz boş bir ümit değil, fakat doğal bilimin, ya da tarihin ya da her ikisinin doğasını anlamamaktan doğan bir vehim, bir kuruntudur.


[1]           “Doğa söz konusu olduğunda, görüntülerde en düzensiz ve en kaprisli olaylar açıklanmıştı, belirli sabit ve evrensel yasalara uyumlu oldukları göste-rilmişti. Bu yapılmıştı çünkü yetenekli insanlar, herşeyden çok, sabırlı, yorul-maz bir düşünme yeteneğine sahip olan insanlar, düzenliliklerini keşfedebilmek amacıyla doğal hadiseleri incelemişlerdi: ve eğer beşeri hadiseler [de] böyle bir uğraşıya maruz bırakılsalardı, benzer sonuçların ortaya çıkmasını beklemek için her hakkımız olurdu … Son iki yüz yılda neler yapıldığına biraz olsun aşina olan herkes, her kuşağın, bir önceki kuşağın düzensiz ve öngörülemez olduğunu ilan ettiği bazı hadiselerin düzenli ve öngörülebilir olduğunu isbat ettiğinin elbette ki farkında olurdu: öyle ki ilerlemekte olan uygarlığın bariz eğilimi, düzenin, yöntemin ve yasanın evrenselliğine olan inancımızı güçlendirmektedir. Durum böyle olduğu için, şu sonuç çıkar ki, eğer bazı olgular ya da olgu sınıfları daha henüz düzenliliğe indirgenmemişse, bunları düzenliliğe indirgene-mez diye ilan etmemiz şöyle dursun, geçmişe ait deneyimlerimizin rehberliğini izleyerek, şu anda anlaşılamaz dediklerimizin gelecekteki bir anda açıklanacağı ihtimalini kabul etmemiz gerekir. Bu, karışıklığın ortasında düzenlilik keşfetme beklentisi bilimsel insanların o kadar aşina olduğu bir beklentidir ki, bilim adamlarının en seçkinlerinin arasında bu beklenti bir iman meselesi haline gelir: ve eğer aynı beklentiye tarihçiler arasında pek rastlanılmıyorsa, bu mutlaka, kısmen tarihçilerin doğayı soruşturanlara göre daha düşük kabiliyetli olmalarıyla, kısmen de tarih incelemelerinin ilgili olduğu sosyal fenomenlerin daha karmaşık olmasıyla açıklanabilir.

             … Fizikî bilimleri geliştirenlerin en başarılıları, en ünlü tarihçilerden çok daha üstündür: zeka açısından Kepler, Newton ve benzeri fizikî bilimcilerle biraz olsun kıyaslanabilecek hiç kimse kendini tarihçiliğe adamamıştır…

             Gene de, bir yüzyıl daha geçmeden, deliller zincirinin tamamlanacağını, moral dünyanın sapmaz düzenliliğini inkar eden bir tarihçi bulmanın, bugün maddi dünyanın düzenliliğini inkar eden bir felsefeci bulmak kadar nadir bir hale geleceği konusunda çok az kuşkum var.” Henry Thomas Buckle (l857) History of Civilization of England  (London) cilt l, s.6-7, 3l.

[2]           ç.n. Hayvan ve bitki fosillerine dayanarak geçmiş jeolojik dönemlerdeki hayatla uğraşan bilim.

[3]           Bu bir başka yolla şöyle ifade edilebilir. Tarihçiliğin genellemeleri, sı-radan düşüncenin genellemeleri gibi, bazan birbiriyle bağlantılı değildir; öyle ki bunlardan birine olan inancın derecesinde meydana gelen bir değişme, doğal bilimde olduğu gibi, otamatik olarak bütün diğerlerinin statüsünü etkilemez. Bu fark hayatî önemi olan bir farktır.

[4]           Ya da en iyi durumda önemli benzerlikler, yani ilgi duyduğumuz benzer-likler.

[5]           ç.n. İS 2. yüzyılda İskenderiye’de yaşamış Grek astronom, matematikçi ve coğrafyacı Kladious Ptolemaios’un, gök cisimlerinin hareketini açıklamak için kurduğu ve Kepler-Kopernikus-Galileo-Newton astronomisine kadar Batı’da ve İslam Dünyasında etkili olmuş karmaşık ve yanlış bir astronomi paradig-ması.

[6]           Bu bir ampirik olgudur. Dünya başka türlü de olabilirdi: mesela, eğer dünya daha az sayıda özelliklere sahip olsaydı ve bunlar da çok daha büyük bir tekbiçimlilik ve düzenlilikle bir arada var olsalar ve tekrarlasalardı, tarihin olguları çok daha kolay bir şekilde bir doğal bilim ya da doğal bilimlere indirgenebilirdi. Ama bu durumda insan tecrübesi tamamen başka türlü ve bizim aşi-na olduğumuz kategoriler ve kavramlarla tasvir edilemez olurdu. Böyle bir evren ne kadar daha çok derli toplu ve daha tekbiçimli, bizimkine ne kadar daha az benzer olursa, böyle bir dünyada tecrübemizin nasıl olabileceğini hayal etme ya da kavrayabilme gücümüz de o kadar az olurdu.

[7]           Discour  de M. Taine prononce a l’Academie Francaise (Paris, 1880), 24-7.

[8]           ç.n. Berlin’in iktisat ve sosyolojiden doğal bilim gibi söz etmesinin kabul edilmesi zor bir iktisat ve sosyoloji anlayışı sergilediğine dikkat edil-melidir.

[9]           ç.n. İlk kez kozmik ışıklarda gözlemlenen kararsız bir nükleer parçacık.

[10]         I. Kant (l78l) Critique of Pure Reason (London , Norman Kemp Smith’in İngilizceye çevirisi, l933), s.540.

[11]         Tevrat , Exodus, bölüm 23, mısra 9.

[12]         Ranke, “Beşeri meseleler hakkında bilgi elde etmenin gerçekte sadece iki yolu vardır” demektedir:

             “özel olanın (particular) algılanması yolu, ya da soyutlama yolu … ilki tarihin

[yöntemidir]

. Başka hiçbir yol yoktur …

             Düşünüyorum ki, gerçek tarihçinin meydana gelmesi için iki niteliğe ihtiyaç vardır: ilki, özel olanın kendisi olarak özel olandan hoşlanmayı ve ona katılmayı hissetmelidir … İnsanın, hangi Linnaeus türüne … ait olduklarını düşünmeden çiçeklerden haz aldıkları gibi … bütünün kendini nasıl özel olanda dışa vurduğunu düşünmeden.

             Bu gene de yetmez; … [tarihçi] özel olan üzerinde düşünürken, dünyanın genel olarak gelişmesi onun için aşikar hale gelir.” Tarihçiliğin çeşitleri  (Varieties of  History), ed. Fritz Stern (New york, l956), s.58-9.

[13]         Bütün olgular, elbetteki eşsizdir, doğal bilimcilerin uğraştıkları, herhan-gi bir diğer insan grubunun [uğraştıklarından] daha az olmamak üzere; ama bilim adamlarını ilgilendiren bunların eşsizliği değildir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

shares