Global Makroiktisat

Bu yazıyı paylaşabilirsiniz

Thomas F. Dernburg (1989)

(New York, NY: Harper & Row, Publishers).

Çeviren Prof. Dr. Yahya Sezai Tezel

Bu metin 1993/1994 ders yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye Bölümü’nde verdiğim Uluslararası İktisat Politikası dersi için hizmete özel olarak çoğaltılmıştır. Telif ve tercüme hakları nedeniyle bu amaç dışında kullanılamaz ve çoğaltılamaz.

Bölüm 1:

Global makroiktisata giriş

1.1.      1979’da Birleşik Devletler’in federal bütçe açığı yaklaşık 20 milyar $ dı ve tüketici fiyatları [aynı yıl] yüzde 13.8 lik bir hadle yükseldi. Altı yıl sonra, 1985’te, bütçe açığı on kat artarak 200 milyar dolara yükselmişti; ne var ki tüketici fiyat endeksi (CPI)[1] ile ölçülen enflasyon yüzde 3.8 haddine düşmüştü. Böyle bir şaşırtıcı para-doksu nasıl açıklayabiliriz? Bunu, uluslararası ticaret ve finanstan soyutlama yapan türden, alışılagelmiş makroiktisadî analiz ile – “kapalı ekonomi” makroiktisadı ile – yapmaya kalkışırsak, yerine getirilmesi gereken [bu] iş[in] neredeyse imkânsız [oldu-ğunu görürüz]. [Öte yanda] bir parasalcı [iktisatçı], Başkan Jimmy Carter’ın Paul Volcker’i Federal Reserve’in yönetim kurulu başkanı olarak atamasından sonra, Fed’in, keskin ve ani bir şekilde, 1976’dan beri düzgün bir biçimde [giderek] daha kötü hale gelen enflasyonu kontrol altına almak için, politikasını para ve kredi arzını sınırlamaya kaydırdığına işaret ederek, kahramanca bir açıklama girişiminde bulunabilir. “Bu para-sal kısıtlama, öngörülebilir bir şekilde, faiz oranlarını arttırma etkisine sahipti. Bu tüketicilerin ve iş adamlarının borç almalarını azalttı, böylece ekonomideki toplam harcamayı azalttı ve bu enflasyonun sırtını çökertti”

[diyebilir]

. Parasalcı, [ayrıca], “sadece yanlış yöne yönelmiş olan Keynesçiler bütçe açığındaki artışın enflasyonist olacağını beklerlerdi” diye de ekleyebilir. Başkaları olmasa da, parasalcılar, açıktaki bir artışın faiz hadlerini yukarıya ittiği ve bunun özel tüketim üzerinde “crowding out”[2] etkisi olduğu, böylece toplam harcamayı değişmemiş bir şekilde bıraktığı olgu-sal gerçeğinin sırrına vakıftırlar.

            [Parasalcıların açıklamasının doğru bir açıklama olması] ihtimali var mıdır? Belki. Ama [parasalcı açıklama da] fazla ikna edici değildir. [Bunu görmek için] aşağıdaki olgusal gerçekleri düşünelim:

            1.         Parasal sınırlamanın etkileri, umulmadık bir şekilde, [iktisadi durumu] alt üst etti. 1982-83 resesyonu 1930’ların Büyük Buhran’ından bu yana ABD ekono-      misin başına gelen en büyük felaket oldu. Eğer Federal Reserve eylemlerinin so-           nuçlarını doğru bir şekilde öngörseydi, 1979-81 yıllarındaki kötü parasal mace-  rasına girişip girişmemeyi elbetteki iki kere düşünürdü. Herkes, – tahmin [mo-       delleri üstünde çalışanlar], hükümet görevlileri ve birçok [başka] iktisatçı –           şaşırdı. Parasal politika nasıl olurda ani bir şekilde bu kadar büyük bir etkiye yol açardı?

         2.  Enflasyon haddinde tam yüzde 10 puanlık düşüş de tamamen beklenmeyen          bir şeydi. ‹şsizlik oranı 1979’da yüzde 5.8 den 1982’de % 9.5 a yükseldi. Standart      “Phillips eğrisi” hesapları[na göre] bunun enflasyonu sadece yüzde 3 ya da 4 puan        kadar düşüreceğini öngör[ülüyordu]. Ne var ki enflasyon yüzde 10 puan düştü.             Okul kitaplarında çok etkileyici görünen Phillips eğrisine ne oldu?

         3.  Yabancı ülkeler yüksek sesle, Birleşik Devletlerin sınırlayıcı parasal politi-          kalarının kendi ekonomilerinde enflasyona yol açtığından şikayet ediyorlardı.         Standart teori, deflasyon geçirmekte olan ekonomide ithallere karşı talep düşece-         ği için, bir ülkedeki sıkı para [politikasının] etkilerinin başka ülkelere de taşma        eğiliminde olduğunu öğretirken, bu nasıl olabilirdi? [Bir ülkedeki deflasyonist          politika] başka ülkelerin ihracatlarını azaltacağı için, bu başka ülkelerin ekono-        milerini yavaşlatma eğilimi gösterirdi. Öyleyse, bir ülkedeki [para ve kredi arzını           azaltan bir] parasal politika, nasıl olur da başkalarında enflasyona sebep olurdu?

         4.  [ABD’de] tüketim, gerçek gayri safi milli hasılanın (GNP) bir yüzdesi olarak,      1979’da yüzde 62.8 den 1985’te yüzde 64.8 e yükseldi. Hükümet satın almalarının         payı da yüzde 19.1 den 20.1 e çıktı. Bu,

[alışılagelmiş kapalı ekonomi makroik-         tisadına
göre]

yatırımın mutlaka “crowded out” olmuş olması anlamına gelirdi.         Ama gerçekte böyle mi oldu? Yatırım gerçekte GNP nin yüzde 18.0’ından 19.1     ine çıktı. [Görüldüğü gibi] parasalcıların bütçe açığı[na rağmen enflasyon olma-          ması, asine tüketici fiyatlarındaki yıllık artış haddinin azalmasının] bir sebebi    olarak öne sürdükleri “crowding out” argümanı için de [fazla bir destek yoktur].

         5.  Eğer tüketim, yatırım ve hükümet satın almalarının bir aradaki toplamı, 1979       da GNP’nin yüzde 99.9 una [tekabül eden toplamla] karşılaştırıldığında, 1985 te          GNP’nin yüzde 104 ünü bulduysa, bu zorunlu olarak, ABD ekonomisinin başka      bir yerde[n] bir hayli büyük miktarlarda ilave hasıla almakta olduğu anlamına ge-   liyordu. Ve, gerçekten de, ABD 1985’te GNP’sinin yüzde 4 ünü bulan devasa bir          ticaret açığı ortaya çıkardı. Biri, enflasyon düşük-maliyetli ithalleri çekici hale         getirdiği ve ihraç malları ve hizmetlerinin ülke dışında rekabet etmesini daha zor       hale getirdiği için, bunun ancak Birleşik Devletler ticaret ortaklarından çok daha        fazla enflasyona sahip olmuşsa meydana gelmiş olabileceğini tahmin edebilir.           Ama gerçek durum böyle değildi. [Bu dönemde] Almanya ve Japonya’daki enflas-         yon Birleşik Devletler’dekinden daha düşük olduysa da, bu Kanada, Fransa, ‹talya ve Birleşik Krallık gibi ABD’nin diğer önemli ticaret ortakları için böyle           değildi. Öyleyse, neredeyse [ABD‘nin] çelik endüstrisini silip süpüren ve otomo-   tif endüstrisinde ciddi sıkıntılar ve üretim kesintilerine yol açan ve elektronik        aletlerde iç piyasayı aşağı yukarı ele geçiren ithalat tufanını nasıl açıklayabiliriz? [Amerikan] ihracatı, [Amerika’nın] en önemli ihraç endüstrisi olan Amerikan    tarımının, 1930ları hatırlatan bir sıkıntıya maruz kalmasına yol açacak kadar     niye çok kötü bir durgunluğun içine girdi? [Amerikan tarımının] dünya piyasasın-        daki birinciliği söndürüldü ve 1986’nın bazı aylarında Bireşik Devletler ihraç         ettiği kadar gıda ithal etti.

            Son gelişmelere dayanan bu olgusal bilgiler, makroiktisadî ilişkilerin ya artık eskiden davrandıkları gibi, ya da politika yapımcılarının davranmalarını istediği gibi, ya da makroiktisat ders kitaplarının çoğunun bizde yol açtığı beklentilerin [gerektirdiği] gibi davranmadığını, hiçbir tereddüde yer bırakmayan bir şekilde sergilemektedir. Ger-çekte görüntüdeki bu paradokslar hakkında hiçbir büyük gizem yoktur. Ama gerçeğe ulaşmak için, [incelemekte olduğumuz] ekonominin kapalı bir ekonomi olduğuna dair yanlış tavırdan vaz geçmek ve, bunun yerine, açık ekonominin terimleriyle düşünmek, – bir [kapalı ekonomi] analizinin sonuna eklenen bir düşünce gibi ya da bir ek gibi değil – a dan z ye açık ekonominin terimleriyle düşünmek zorundayız.

            Makroiktisadî karşılıklı etkileşmelerin eskiden olduklarından bir hayli farklı olduğunu açıklayan birçok temel olgu vardır. [Bunların] listesi muhtemelen dikkatli bir düşünme ve analiz ile uzatılabilir, ama şimdilik [aşağıdaki] üç olgu dikkat çekmek-tedir [demekle yetinilebilir].

         1.  Bir ekonominin açıklığının derecesi genellikle bir ekonominin dış ticaret sek-      törünün GNP sine göre büyüklüğü terimlerin[den oluşan] bir çerçeve içinde ele           alınmıştır. Böylece, 1985 de gerçek GNP’nin yüzde 13 ünü temsil eden ithalatı    ile Birleşik Devletler, mesela GNP’nin tam yüzde 60’ını ithal eden Belçika’yla      karşılaştırıldığında, genellikle nispeten kapalı bir ekonomi gibi telakki edilir.         Ama ticaret bağımlılığı açıklığa yol açan faktörlerden sadece biridir ve bunun   önemi sınırlı olabilir. Çok daha önemli olan olgusal gerçek, son birkaç yılda         ülkelerin mali piyasalarının artık ayrıştırılamaz olacak kadar sıkıca bütünleşmiş     olmasıdır. Fonlar bir mali merkezden diğerine o kadar hızlı ve o kadar düzgün bir şekilde akmaktadır ki, faiz oranları dünyanın bir ucundan ötekine hızlı bir şekil-     de eşitlenme eğilimi göstermektedir. Bunun sonucunda da, Federal Reserve ya da           Bank of England gibi politika-yapan kurumlar, önemli aksaklık ve karışıklıklara   yol açmaksızın, başka ülkelerin politikalarından ayrı faiz-haddi politikaları izle-           yebileceklerini düşünürlerse sadece kendilerini aldatırlar. Ulusal paraların birbir-         leriyle ticaretinin yapıldığı yer olan döviz piyasası, New York Hisse Senetleri          piyasasını çok büyük ölçüde gölgede bırakacak şekilde, dünyanın en büyük mali   piyasası haline gelmiştir. Tipik bir günde, 100 milyar dolar değerinde ulusal      paranın birbiri karşılığında alınıp satılması hiç de görülmemiş bir şey değildir.           Bu uluslararası ticareti finanse etmek için gerekenden çok daha büyük bir [döviz   ticareti işlem hacmidir]. Bunun büyük bir kısmı, – ‹ngiliz bonolarını satın alan    Amerikalılar, ABD hisse senedi piyasasında yatırım yapmak için dolar elde eden       Japon yatırımcılar ve benzerlerinin yaptığı – mali işlemleri temsil eder. ‹ktisat-     çılar bu tür işlemlere sermaye hareketleri der ve bu tür hareketler New York ve          Londra arasında New York ve Los Angeles arasındaki kadar kolay meydana gel-      diğinde, uluslararası sermaye akışkanlığı yüksektir, ya da kusursuzdur, ya da       neredeyse kusursuzdur deriz, ya da uluslararası para[sal fonların] ne kadar kolay        aktığını betimleyecek bir başka sıfat kullanırız.

         2.  Dünyada uluslararası finans [konusundaki] tecrübenin çoğu, sabit döviz kurları   diye adlandırılan dönemler sırasında elde edilmişti. Döviz kurları ulusal paraların      birbirlerine dönüştürüldükleri fiyatlardır. Eğer bir Britanya poundu (1 £) 2 $ la             satın alınabilirse [doların pounda karşı] döviz kuru 2 ye eşittir deriz; yani 1 £ un        dolar fiyatı 2 $ dır. Tarihî olarak hükümetler, piyasa güçlerinin döviz kurlarını          belirlemesine izin vermeye istekli olmamıştır. Aksine, yabancı paralara karşılık        kendi paralarını sabit bir fiyatla satın almak ya da satmayı teklif etmek aracılığıy-    la döviz kurlarını sabitleştirmiş ya da tespit etmişlerdir. Böyle bir “konvertibi-      lite” garantisi altında, herkes elindeki parayı her zaman, ister bir merkez bankası ister hazine ya da bu amaç için yaratılmış olan bir döviz-istikrar fonu olsun, h      ükümetin mali aracısı [olan kurumda], bu fiyattan [diğer para birimine] dönüştü-   rebileceği için, kimse bir poundu 2 $ dan fazlaya satın almak ya da 2 $ ın altında          satmak zorunda değildir.

                             1870’den Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasına kadar yürürlükte kalan uluslar-       arası altın standardı, bir sabit döviz kuru sistemi idi. Ülkeler paralarının “parite   değerini” altın ifadesiyle tanımlamış ve bu pariteyi, sabit bir fiyattan, gelen her-    kese altın satarak ya da herkesten altın satın alarak sürdürmüşlerdi. Bu sistem          Birinci Dünya Savaşı sırasında askıya alındı, ama 1920lerin ortasında değiştiril-       miş bir biçimde yeniden canlandırıldı. 1931’de tekrar terkedildi. 1944 de, ülkeler     bir kez daha bir sabit döviz kuru sistemini restore etmek için anlaştılar. Ama bu             da] 1971-73 döneminde çöktü. 1973’ten beri, Birleşik Devletler, Japonya, Kanada         ve Avrupa Ekonomik Topluluğu gibi [dünya] ticaretinin birçok önemli ülkesi,          piyasa güçlerinin döviz kurlarını belirlemesine izin vermiştir. Bu gelişme makro-     iktisadî değişkenlerin davranışını ve , daha sonra göreceğimiz gibi, para ve mali-    ye politikalarının ekonomileri etkilemesinin yolunu radikal bir şekilde değiştir-      miştir. [Bu gelişme], ülkelerin ihracat ve ithalat düzeylerindeki kararsızlığın   önemli bir kaynağıdır. Eğer döviz kuru tespit edilmiş ise, ithalat talebimiz muhte-         melen sadece, yurt içindeki enflasyon ithalleri daha çekici yaptığı, ya da tüketici-     lere ilave ithal malları ve hizmetleri satın alma imkânı veren bir milli gelir artı-     şından yararlanılmakta olduğu için artacaktır. Ama eğer bir ülkenin [diyelim ki ABD’nin] parası [yabancı paralar karşısında] değer kazanırsa, bir dolar karşılı-    ğında daha fazla yabancı para alabileceğizdir ki bu da yabancı malları daha çekici          yapar. Benzer bir şekilde, tespit edilmiş döviz kurları ile, ihracat muhtemelen           yabancı ülkelerdeki enflasyona ve yabancı ülkelerdeki gelir düzeyi artışlarına                tepki olarak artacaktır. Ama eğer bir ülkenin [ki örneğimizde ABD’nin] parası      [yabancı paralar karşısında] değer kaybederse, yabancılar bir dolar elde etmek         için daha az miktarda kendi paralarından vaz geçmek zorunda olacaklardır ve bu, bu ülkenin mallarının maliyetini onların bakış açısından düşürecektir. Bunun sonucunda, döviz kurları inip çıktıkça, ülkelerin ihracat ve itahalatları da inip        çıkacaktır ve bu bütün ekonomilere ciddi şoklar yayacaktır.

         3.  Birlikte ele alındığında, esnek döviz kurları ve yüksek derecede bir uluslarara-     sı sermaye akışkanlığı bileşimi, içinde, bir ülkeden diğerine makroiktisadî şok             aktarılmasının çok büyük boyutlara vardığı ve içinde para ve maliye politikaları- nın, hem yurt içinde hem de yurt dışında beklenilmeyen ve çok-uzaklara varan             sonuçlarının olabileceği bir

[iktisadî]

iklim yaratmıştır. Bunu görmek için, Birle-   şik Devletler’de 1979 ve 1985 arasında [uygulanan] para ve maliye politikalarının       etkilerine geri dönmek yararlıdır. Bu ayrıca anlatımımızın başında bilinçli olarak    bulanık bırakılmış bazı suların berraklaştırılmasına yardım edecektir.

            Federal Reserve, 1979 yılının sonlarında [ABD] ekonomisini sıkı [bir] parasal diyete soktuğunda, bunun, öngörülebileceği

[gibi]

, Birleşik Devletler’de faiz hadlerini yükseltme etkisi oldu. Yabancı yatırımcılar, Birleşik Devletler’deki çekici getirileri görünce, ABD’ye sermaye getirerek tepki gösterdiler. Mesela, elinde yüzde 5 ödeyen bir Britanya bonosu tutan bir Britanyalı yatırımcı, Birleşik Devletler’de faiz hadlerinin yüzde 10 a yükseldiğini görünce, doğal bir şekilde daha düşük-getirili kıymetli kağıdı daha yüksek-getirili kağıtla değiştirmek isteyecekti. Bu portföy kaymasını yapabilmek için, yatırımcı yerli bonoları Britanya poundu karşılığında satar ve sonra döviz piyasa-sında poundları dolar karşılığında satar ve nihaî olarak dolarları ABD bonolarını satın almak için kullanır. Yatırımcılar bunu büyük bir ölçekte yapıyorlarsa, döviz piyasasın-da bir fazla pound arzı ve dolara karşı fazla talep ortaya çıkar. Bu pounda göre doların değer kazanmasıyla sonuçlanır. Bunun sonucunda da, Fed’in sıkı para politikasının başlangıçtaki etkisi, doları, 1985’te yüzde 50’yi bulacak olan bir değer kazanma süre-cine itmek oldu.

            Doların [değerindeki] artış [ABD yerleşikleri açısından] ithallerin çok ucuz hale gelmesi anlamındaydı. Bunun sonucunda da, Birleşik Devletlerin içine sel gibi Honda’-lar ve Sony’ler aktı ve Amerikalı turistler, yabancı ülkelerde toplayabilecekleri okkaz-yon [mal ve hizmetlerin] tadını çıkardıkları mutlu tatiller yaptılar. Yabancı mallar ve hizmetler üstünde harcanan her dolar büyük ölçüde yurt içi üretim üstündeki harcama-ların aleyhine olarak harcandığı [yani yurt içi üretim üstende harcanabilecekken harcan-mayıp yabancı mallara harcandığı için], ithalattaki artışın ABD ekonomisi üzerinde keskin bir sınırlandırıcı etkisi oldu. Aynı zamanda, doların [değerindeki] artış Ameri-kan mallarının yabancılara maliyetini arttırdı; bunun için [yabancılar ABD’den] yaptık-ları satın almaları azalttılar ve [ABD’nin ihracatı] durgunluğa girdi, [böylece] sınırlan-dırıcı güçlere [bu sınırlandırıcı güç de] eklendi. [ABD] ticaret dengesindeki büyük açıklara varan bu muazzam hareketin, ekonomiyi 1930lardan beri görülen en kötü resesyona sokma etkisi oldu. Döviz kuru üstündeki etkisi nedeniyle, sıkı para politika-sının, ekonomi üzerinde herhangi birinin beklediğinden çok daha büyük deflasyonist etkisi oldu.

            Doların değer kazanması aynı zamanda enflasyonun niye hızla azaldığının açık-lanmasına da yardımcı olur. Yabancı mallar hayat pahalılığına girdiği giçin, yabancı malların fiyatlarındaki bir azalma tüketici fiyatları endeksini düşürür. Bu, yurt içi enflasyonla mücadele edemeseniz dahi, gene de paranızın değerini arttırarak iyi enflasyon rakamları gösterebileceğiniz anlamına gelir. Gerçekten de, bazı tahminler, [ABD’deki] enflasyon oranındaki düşüşün tam yarısının doların değer kazanmasından kaynaklandığını işaret etti.

            [ABD’nin] dış ticaret durumundaki bu değişiklikteki önemli bir sıkıntı, [Ameri-kan] ihracatının başka ülkelerin ithalatı ve [Amerikan] ithalatının başka ülkelerin ihra-catı olmasıyla [ilişkilidir]. Bunun sonucu olarak, [Amerika’nın] ticaret açığı büyüdü-ğünde ve [Amerikan] ekonomisi üzerinde sınırlayıcı bir etkiye yol açtığında, bir başka ülke, ekonomisini tahrik eden bir ticaret fazlası büyümesine sahip olacaktır. Bunun sonucunda, [Amerika’nın] deflasyonist para politikası birçok başka ülke üzerinde genişletici bir etki yaptı. Üstelik, doların değer kazanması Birleşik Devletler’de enflas-yonu azalttığı gibi, başka ülkelerin paralarının [dolara] karşı değer kaybetmesi [nede-niyle], ABD mallarının [bu ülkelerin paraları ifadesiyle] maliyeti arttıkça, yabancı ülkelerde daha fazla enflasyona yol açtı. Bu koşullar altında, Federal Reserv’in eylem-lerinin, Birleşik Devletler’de enflasyonu denetim altına almak yerine, enflasyonu başka ülkelere kaydırdığını söylemek doğru gibi görünmektedir.

            Yabancı ülkeler, paraları değer kaybettikçe ve enflasyon hadleri arttıkça atıl bir şekilde bir kenarda durmaya razı olmadılar. Bu nedenle, Birleşik Devletler’in sınırla-yıcı para politikasına kendi parasal sınırlamaları ile tepki verdiler. Bu sınırlamalar, paralarının

[dolar karşısındaki]

değerini arttırmak için, faiz oranlarını yükseltmek ve böylece sermaye akımını tersine çevirmeye yönelikti. Maalesef, ülkeler arasında reka-betçi bir şekilde [ulusal] paralarının değerini arttırma [yarışı] tehlikeli bir oyundur. Bütün ülkeler için paralarının değerini eş-zamanlı olarak attırmak olanaksız olduğu için, bunu yapmaya yönelik rekabet, dünya para stoğunu büyük ölçüde azaltan ve böylece bütün dünya ekonomisini ciddi ve anlamsız bir resesyonun içine atan, belirli bir ölçüde bütün dünyaya yayılan bir parasal sınırlamaya sebep oldu. ABD resesyonu, dünyanın belli başlı ülkelerinin çoğu[nun yürürlüğe koyduğu] yanlış yönlendirilmiş ve koordinasyonsuz para politikası sayesinde, veba gibi bütün dünyaya yayıldı. Bu reses-yon sadece anlamsız ve pahalı değildi, ama [aynı zamanda] dünya ekonomisini, daha sonra göreceğimiz gibi, henüz çözümlenmemiş ve belki de çözümlenemez olan bir kronik sorunlar mirası ile baş başa bıraktı.

            Başkan Ronald Reagan yönetimi, bundan sonra, bu fahiş [politika] yanlışını bir dizi sorumsuz maliye politikalarıyla katlamaya girişti. 1981 de Başkan, federal gelir vergilerini keskin bir şekilde azaltan yasamayı [Kongre’den] istedi ve aldı. Aynı za-manda savunma harcamalarında bir dizi büyük yıllık artışlar [yapılmaya] başlandı. Bu maliye palitikaları, birlikte, 1985’te 200 milyar $ a varan federal bütçe açıklarına yol açtı. Bu kadar muazzam miktarda malî dürtünün, başını alıp giden bir enflasyona sebe-biyet vermemesinin nedeni, bu dürtünün büyük ölçüde diğer ülkelere ihraç edilmesiydi. Tüketiciler vergi indirimlerinden [elde ettikleri ilave harcanabilir geliri] büyük ölçüde yabancı mallar üstünde harcadılar, böylece [Amerikan] ekonomisi resesyondan çıkmak için ihtiyaç duyduğu dürtüyü elde edemedi. Maliye politikası yapması gereken şeyi yaptı ama yanlış yerde yaptı.

            Hükümet, vergi tahsilatları harcamalarından eksik kalırsa, aradaki farkı hükümet bonoları satarak karşılamak zorundadır. [Bütçe] açığı arttığında ve Hazine’nin bono satışı arttığında, bunun bono piyasasında küçültücü bir etkisi olur, bu nedenle faiz oranları yükselir. Sonuç olarak, genişlemeci maliye politikaları Birleşik Devletler’de faiz hadlerini daha da yukarı itecek bir etki yaptı. Bu Birleşik Devletler ile diğer ülkeler arasındaki faiz haddi farkının sürmesine, böylece [Amerika’ya giren] sermaye akımla-rının devam etmesine ve doların daha da değer kazanmasına yardımcı oldu. Bunun bir sonucu olarak, ihracat düştü, ithalat yükseldi ve malî dürtünün ana genişlemeci etkisi başka yerlerde ortaya çıktı.

            ‹ktisatçılar, kıymetli zamanları ve gayretlerinin büyük bir bölümünü, döviz kurla-rının [gelecekte ne olacağını] tahmin etmek işinde harcadılar. [Bu konuda] birbiriyle rekabet eden teoriler bir hayli şık olduğu halde, tahmin (forecasting) yapmanın kaypak bir iş olduğu görüldü. Ama eğer döviz kurları harhangi bir ince isabetliliği olan bir şekilde tahmin edilemezse, bunun [mantıkî] çıkarımı olarak, makroiktisadî politika-ların etkilerinin de herhangi bir ince isabetliliği olan bir şekilde değerlendirilemeye-ceğini söylememiz gerekir. Sınırlayıcı parasal politikanın [ulusal] paranın [yabancı paralar karşısındaki] değerini arttıracağını biliriz, ama ne kadar arttıracağını bilmeyiz. Bu nedenle, ihracata, ithalata ve GNP ye ne olacağını söyleyemeyiz. Üstelik, [söz konu-su olan ülke büyük ülke ise], [para] politikaları yabancı ekonomileri ciddi bir şekilde şok edeceği için, [böyle bir kısıtlayıcı para politikası uygulayan büyük ülke], karşı taraftaki ülkelerden, bu sefer kendi ihracatlarını, ithalatlarını ve GNP”lerini etkileyecek misillemeci önlemler bekleyebilir. Böylece, politika oluştururken, bir ülkenin aldığı önlemlerin [ilk ’round’daki] muhtemel etkilerinden başka, bir sürü başka ülkenin politi-ka tepkilerini de öngörebilecek durumda olmak gerekecektir. Üstelik, her bir ülkenin politika tepkileri diğerlerinin hoşuna gitmeyebileceği için, bir iktisadî savaş başlaması ve dünyanın ekonomik ikliminin bozulması tehlikesi sürekli olarak vardır. Bu 1930-larda oldu; 1981-83 de bir kere daha oldu, demek ki bu iki hadisenin arasındaki

[yakla-şık elli yıl içinde]

çok az şey öğrenildi. Bütün bunlardan aşikârdır ki, ülkeler kendi ekonomilerini yönlendirirken artık tek başlarına etkili bir şekilde hareket edemezler ve etkili [bir iktisat] politikasını sağlamanın tek yolu, faiz-oranlarını ve diğer politikaları koordine etmek ve uyumlulaştırmak için çok-taraflı işbirlikçi bir girişimden geçer. Maliye ve para politikalarını uluslararası ölçekte uyumlulaştırılmak için laf olarak bir çok şey söylenmişse de, şimdiye kadar elle tutulur bir şeyin ortaya çıktığını söylemek çok zordur.

            ‹ktisadî hastalıklar, [belirli] bir yolla, onar yıllık devinimlerle (cycles) dikkat top-lama özelliği sergiler. 1930’lar depresyon ve işsizlik onyılı idi. 1940’ların savaş yılları, enflasyonun denetime alınması [sorununa] duyulan ilgiyi yeniden [gündeme getirdi]. Savaş sonrası yılları, yeniden-imar, iktisadî büyüme ve gelişmekte olan ülkelerin sorunlarıyla muazzam bir yoğun[lukla] uğraşmayı ortaya çıkardı. 1970’ler, artan petrol ve gıda fiyatları ve bu gelişmelerle beraber ortaya çıkan stagflasyon belasının damga-sını vurduğu arz-tarafı sınırlamaları dönemini sahneye çıkardı. 1980’ler kuşku yoktur ki, uluslararası ekonomi onyılı oldu. Ülkeler, döviz kurlarındaki keskin oynamalar, ihracat ve ithalatlarındaki büyük dalgalanmalar ve dünya ekonomisinin kararlılık ve büyümesine her an yönelik bir tehdit oluşturan muazzam dış borç birikiminin yarattığı sorunları mutlaka gögüslemek durumunda kaldı.

            Her tarafımızda, her biri bütün dünya ekonomisinde iktisadî kararlılık ve iktisadî büyümeye [yönelik] bir tehdit oluşturan muazzam ve büyüyen borç sorunları vardır. Gerçekten de, New School for Social Research’ten Gerald Epstein, – ABD bütçe açığı, ABD ticaret acığı ve Üçüncü Dünya ülkelerin devasa borç birikimleri[nden oluşan] – bir “üçlü borç krizi”nden söz etmiştir.

            Bu üç kriz dünya ekonomisin ciddi bir açmaz içine sokmuştur. Bu sorunları çöz-   mek için dünya iktisadî büyümesi gereklidir, ama, – büyük ölçüde, bu borç sorun-   ları, dolar sorunuyla bela yaratan ve felç eden bir şekilde karşılıklı olarak etki- leştiği için – dünya iktisadî büyümesi erişilemeyecek kadar uzakta gibi görün-  mektedir.[3]

 demiştir. [Epstein], buradan yola çıkarak, bu üçlü borç krizinin mesuliyetinin, büyük ölçüde, Federal Reserve’in sıkı para politikaları ve Reagan yönetiminin maliye politika-ları olduğunu öne sürmektedir. Başkan Reagan Latin Amerika [dış] borcunu keşfetme-mişse de, ABD maliye politikalarının borçlu ülkelerin sorunlarını güçleştirdiğini söy-lemek, muhtemelen hakkaniyetli bir ifade olur.

            Anlamamız gereken ilk şey ticaret açığının, büyük bir ölçüde, federal bütçe açı-ğının sonucu ve aynadaki imajı olduğudur. Hükümet, harcamalarını, gelir tahsilatını aşacak kadar arttırdığında, bu hükümet açığı, bir başka sektörün,harcamalarını aşan bir gelir tahsilatı fazlası sağlayarak [hükümetin bütçe açığını] telafi etmesini gerektirir. Toplam harcamaları toplam milli gelirle aynı hizaya getirmek için böyle bir ayarlanma zorunludur.

            Bu ilişkileri aşağıdaki gibi inceleyebiliriz. Kapalı bir ekonomide milli gelire eşit olan üretim düzeyi, tüketim, C, yatırım, I ve hükümet satın almaları, G üstündeki harcamaların toplamına eşit olmak zorundadır. Bu nedenle makroiktisadî denge için bir koşul olarak

                        Y = C + I + G                                                                                                              (1.1)

yazabiliriz. Açık ekonomide, ithalat,V, kullanım için elde olan mallar ve hizmetler arzına eklenirken, ihracat, X, harcamalara bir ilavedir. Bu nedenle, açık ekonomide (1.1)

                        Y + V = C + I + G + X                                    halini alır.

‹thalatı

[denklemin]

sağ tarafına yerleştirmek adettendir. ‹fade bu nedenle genellikle

                        Y = C + I + G + (X – V)                                                                                              (1.2)

şeklinde yazılır.

            Gelir tarafında, milli gelir, ya tüketim üstünde harcanabilir, ya tasarruf edilebilir ya da hükümetin transfer ödemeleri

[düşüldükten sonraki]

net haliyle vergiler, T, olarak hükümet tarafından alınabilir. Bu nedenle

                        Y = C + S + T                                                 dir.                                                       (1.3)

            (1.2), (1.3) ile eşitlendiğinde, C nin denklemin her iki tarafında da göründüğünü ve bu nedenle silinebileceğini görürüz. Bu durumda elimizdeki [ifade]

                        I + G + (X – V) = S + T                                  halini alır.

Bunu basit bir şekilde yeniden düzenleyerek

                        G – T = (S – I) + (V – X)                                  [ifadesini elde ederiz] (1.4)

ki burada G – T hükümet açığıdır. (1.4) ün aşikâr hale getirdiği gibi, hükümet açığı mutlaka özel sektördeki gelirin harcamalar üstündeki fazlası – yani C + S – C – I, ya da

S – I , ile dış sektörün fazlasının toplamına eşittir. Eğer V – X pozitif ise, bir ticaret açığımız vardır, ama dış [alem] sektörünün bir fazlası vardır, çünkü bizim ihracatımız üzerindeki harcamaları bizim ithalatımızı [oluşturan] bize satışlardan kazandıkların-dan daha azdır.

            Bütçe açığındaki bir artış, milli gelir ve faiz haddi üzerindeki etkileri aracılığıyla S – I yı etkiler. Mesela,

[vergi tahsilatında bir artış olmaksızın]

hükümet satın almala-rındaki bir artış milli geliri arttırır, ki bu da tasarrufları arttırır ve [hükümet harca-maları piyasa işlemleriyle finanse ediliyor diye varsayıldığı için[4]] faizi arttırır, ki bu da yatırımları azaltır. Bunun içindir ki, G – T genişledikçe S – I da genişler. Benzer bir şekilde, bütçe açığındaki bir artış V – X i genişletme eğilimi gösterir. Gelirdeki artış ithalatı arttırır ve faiz haddindeki artış [ülke] parasının [yabancı paralar karşısındaki] değerini arttırır ve böylece ithalatı arttırır ve ihracatı azaltır.

            Özel sektör ve dış sektör fazlalarındaki değişmenin dağılımı, büyük ölçüde, daha yüksek faiz oranlarının hangi derecede yabancı sermaye çekeceği ve [ülke] parasının [yabancı paralar karşısındaki] değerini arttıracağına bağlıdır. Eğer yerli varlıklar ya-bancılarca çok arzulanan varlıklarsa, büyük bir [yabancı] sermaye girişini çekebilmek için faiz oranlarında sadece çok küçük bir artış gerekecektir. Bu, böyle bir durumda faiz hadlerinin, yabancıların tepkisinin daha az istekli olduğu duruma göre daha az yükseleceği anlamına gelir. Bunun sonucu olarak da, yurt içi yatırımın önemli ölçüde azalması gerekmez. Ayrıca, yabancı yatırımcıların istekli tepkilerinden ötürü, [ülke] parasının [yabancı paralar karşısında] büyük bir değer artışı olacak ki bu da ithalatı arttıracak ve ihracatı azaltacaktır. Son olarak, bu, milli gelirdeki artış, [ülke parasının yabancı paralar karşısında değer artışının daha az olduğu duruma göre] daha az olacaktır anlamına geldiği için, tasarruflarda daha az bir artış olacaktır. Sonuç olarak, sermaye bir hayli akışkan ve bu nedenle faiz haddindeki küçük değişmeler karşı keskin bir şekilde tepki verir olduğunda,

[hükümet açığındaki artışın]

yol açtığı uyar-lanmanın büyük bir bölümünü gerçekleştiren dış [alem] sektörüdür. Açıktır ki, Birleşik Devletler ekonomisinin, [ABD hükümetinin] genişletici maliye politikalarının karşılığı olarak elde ettiği tepki bu türden bir tepkiydi. S – I değişikliklerinin, V – X değişikliklerine göre küçük olduğu anlamına geliyordu. Ve, bu koşullar altında, ticaret açığının bütçe açığının aynadaki yansıması olduğunu ve “crowding out” etkisinin içerde olmaktan çok dış [alem] sektöründe olduğunu söylemek uygun düşer.

            Üçüncü Dünya'[nın dış] borcu resmin içine aşağıdaki gibi girmektedir. ABD‘nin ve diğer sanayileşmiş ülkelerin sınırlayıcı parasal politikaları 1982-83‘deki derin resesyona sebep olmaktan, en ağır bir şekilde sorumlu faktörlerdi. Sanayileşmiş ülke-lerdeki resesyonun bir sonucu olarak, bunların Üçüncü Dünya arzcılarının ürünlerine karşı ithalat talebi azaldı. Bu arzın büyük kısmı tarım ürünleri ve ham madde biçimin-de idi. Bu tür [iktisadi] etkinlikler, fiyat değişikliklerine karşı arzın duyarlılığının dü-şük olması eğilimine sahiptir. Bunun bir sonucu olarak, talepteki düşüş çok keskin fiyat düşüşlerine sebep oldu ve bu Üçüncü Dünya ülkelerinin ihracattan kazandığı gelirleri büyük ölçüde azalttı. Gelişmekte olan ülkeler, sanayileşmiş ülkelerden yaptık-ları ithalatlarını – ekonomilerinin büyümesini ayakta tutabilmek için şiddetle muhtaç oldukları ithalatlarını – sürdürebilmek için, ağır bir şekilde borçlanmaya baş vurdular, böylece, 1970’lerdeki iki petrol fiyatları artışı “round”undan sonra zaten şişmiş olan dış borçlarını arttırdılar. ‹lave olarak, Birleşik Devletlerin maliye ve para politikaları dolara değer kazandırmıştı, ve bu [gelişmekte olan] ülkelerin ithal ettiklerinin çoğu, petrol dahil, dolarla faturalandığı için, dolar değer kazandıkça ithal faturalarının [kendi paraları ve başka paralar ifadesiyle] maliyeti keskin bir şekilde arttı. Son olarak, bu politikaların sebep olduğu yüksek faiz hadleri dünya-çapında bir faiz-haddi tırmanma-sına yol açtı ki bu da borç servisinin yükünü büyük ölçüde arttırdı.

            Birçok gelişmekte olan ülke şimdi,[5] borçlarının faiz ve anapara [taksitlerini] ödeyebilmek için muazzam ticaret fazlaları elde etmek zorundadır. Bu, fakir ülkelerin [kendilerine] borç vermiş olan zengin ülkelere kaynak aktardıkları, bu nedenle kişi başına gelirin, zengin ülkelerde artarken fakir ülkelerde azaldığı anlamına gelir. Eğer borçlu ülkeler, muhtemelen sınaî ülkeler bunu olanaksız kıldıkları için, ticaret fazlaları elde edemezlerse, [bunların] cari faiz ve anapara

[taksitlerini]

ödeyebilmek için yeniden borç almak ve böylece gelecekteki sorunlarını, iyice içinden çıkılmaz ve ümitsiz gibi görünecekleri bir hale getirmekten başka seçenekleri kalmaz. [Bunun içindir ki, ağır borç yükü altındaki gelişmekte olan ülkelerin], basit bir şekilde, borçlarını ödememe eğilimi sergilemeleri hiç te şaşırtıcı olmamaktadır. Eğer böyle bir şey gerçekleşirse,

[yani ağır borç yükü altındaki ülkelerden birkaçı birden borç taksitlerini
ödeyemeye-ceklerini ilan ederse]

, bu pekâlâ, sınaî dünyanın bütün bankacılık sistemini bir panik durumuna ve çöküntüye sürükleyebilir. [Bu taktirde], gelişmekte olan ülkelerin ithalat-larını finanse etmek için ihtiyaç duyulan kredi ortadan kalkmış olur. Sınaî ülkelerin ihracatları, bu nedenle, büyük ölçüde azalır ve bütün dünya ekonomisi tekrar cana-varımsı bir depresyonun içine batar. Ki bu hiç te üzerinde fikir yürütülecek mutlu bir senaryo değildir.

            Epstein’ın adlandırmasıyla bu “fasit iktisadî sabotaj dairesi”nin dışına çıkmak kolay olmayacaktır. Birleşik Devletler, para ve maliye politikaları bileşimini değiştire-rek, yani bütçe açığını azaltarak ve aynı sırada daha genişleyici bir para politikasına kayarak sorunu hafifletebilir. Bu [iktisat] politikaları bileşimi, faiz hadlerini indirirdi ki bu [da], doğrudan doğruya, borçlu ülkelerin borç servisi yükünü hafifletirdi. Bu sırada, daha düşük faiz hadleri, sınaî ülkelerde büyümeyi uyarırdı, böylece gelişmekte olan ülkelerin ihraç piyasalarını büyütürdü. Ama sorunun hafifletilmesinin bu yolu, Başkan Reagan’ın savunma harcamalarında kısıntı yapılmasını önlemekteki kararlılığı ve bunun yanında

[bu]

başkanın muhalefeti karşısında vergileri yükseltmenin zorluğu nedeniyle engellenmiştir. Bu arada, [yani Reagan yönetimi yıllarında], Birleşik Devlet-ler’in, başka ülkeleri, Birleşik Devletler’in menfur maliye politikalarını taklit etme konusunda baştan çıkarmasının ötesinde fazla bir katkısı olmadı. [Bu baştan çıkarma-da kullanılan] fikir, bunu yapmalarının bu ülkelerin enomilerini uyaracağı ve ABD mallarına yönelik talebi arttırarak ABD ticaret açığını azaltacağı [iddiasıydı]. Ama bu aynı zamanda daha da yüksek dünya faiz hadleri ve daha da güçlü bir dolar demekti ve bu nedenle [bu fikir] borç-yükü altındaki gelişmekte olan ekonomilerin sorunlarını hafifletmekte hiçbir işe yaramayacaktı.

            Döviz hadlerindeki keskin dalgalanmalar, ihraç ve ithal düzeylerindeki muazzam iniş çıkışlar, geleneksel nedensellik kavramlarıyla keskin uyuşmazlıklar [sergileyen] iktisadî değişkenler arasındaki karşılıklı etkileşmeler, ve devasa bir uluslararası borç birikimi, bu kitapta analiz edeceğimiz temel meselelerin bazılarıdır. Elbette ki [bu sorunlarla ilgili] bütün cevaplara sahip olduğumuzu taslayacak değiliz, ama bu

[soru-ların cevaplarını bulmayı]

denemek çok zevk verici [bir iştir]. Elbette ki kimse bu konuların ilgisiz, sıkıcı ya da işe yaramaz olduğunu öne süremez.


[1]              Çevirenin notu. CPI, “consumer prices index”in baş harflerinden elde edilen kısaltılmış ifadesidir.

[2]              Çevirenin notu. Sıkıştırarak itelemek, dışarıya itmek, yer bırakmamak etkisi.

[3]              Epstein, Gerald (1985) “The triple debt crisis”, World Policy, Fall 1985, s.626.

[4]              Çevirenin notu. Her mokra iktisadi analizde olduğu gibi, akıl yürütme arka planda belirli bir gerçek iktisadi ortam varsayılarak, ki Dernburg’un bu anlatımında ABD ekonomisinin gerçek ortamı varsayılarak yürütülmektedir. Dernburg burada ABD hükümet açığının açık piyasa işlemleriyle finanse edildiğini varsayıyor.

[5]              Çevirenin notu. Kitabın 1989’da basıldığı ve muhtemelen 1988’de yazıldığı unutulmamalıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

shares