İlk Bolluk İçindeki Toplum

Bu yazıyı paylaşabilirsiniz

MARSHALL SAHLINS

The Original Affluent Society başlıklı bu makale, Marshall Sahlins’in The Stone Age Economics (l972) (London: Butler and Tanner Ltd, 1978) kitabında yayımlanmıştır.

Çeviren Yahya Sezai Tezel

      Eğer iktisat kasvetli bir bilim ise, avlayıcı ve toplayıcı ekonomilerin incelenmesinin bu bilimin en ileri dalı olması gerekir. Paleolitik çağda (taş devrinde) hayatın zor olduğuna dair önermeye neredeyse evrensel bir şekilde bağlı olan ders kitaplarımız, bu toplumların başında duran felaket hissini aktarma konusunda birbiriyle yarışır. Öyle ki, bu ekonomileri inceleyen biri, sadece, avcıların nasıl olup da hayatta kalmayı başardıklarını değil, sonunda bunların varlıklarına yaşama denip denemeyeceği konusunda da şaşırır kalır. Açlıktan kırılma hayali, bu kitapların sayfaları boyunca, konuyu sakin bir şekilde incelemekte olanın peşini sessiz adımlarla izler. Taş devri insanının teknik beceriksizliğinin, onu, hayatta kalmak için sürekli çalışmaya mahkum ettiği, bu sürekli çalışmanın ne dinlenme vakti, ne arta kalan (surplus)  ürün ve bu nedenle hatta ne de “kültür inşa etmek” için “serbest zaman” (leisure)  bıraktığı söylenir.Bütün gayretlerine rağmen avcı – herhangi bir başka üretim tarzından daha az, yıllık kişi başına enerji ile – termodinamikten en düşük notu alır. Ve iktisadi gelişme üstüne yazılmış büyük tezlerde; “geçinme (subsistence) ekonomisi” diye adlandırılan kötü rolü oynamaya mahkum edilir.

      Geleneksel hikmet her zaman inatçıdır. Kişi buna polemik yaparak karşı koymaya, gerekli gördüğü düzeltmeleri dialektik biçimde (çelişkileri sergileyerek) ifade etmeye zorlanır: gerçekten de eğer gelip taş devri ekonomisini incelerseniz görürsünüz ki bu ekonomi ilk (original) refah içindeki (affluent) ekonomidir. Paradoksal olarak bu anlatım bir başka yararlı ve beklenmeyen sonuca yol açar. Sağduyuya dayanan yaygın anlayışla, refah içindeki bir toplum, içinde bütün insanların maddi isteklerinin kolayca doyurulduğu bir toplumdur. Avcıların refah içinde olduklarını öne sürmek, sınırsız istekleri ile yetersiz araçları arasında sürüp giden açığın zorladığı ağır işin tutsağı şeklindeki bir insan halinin, sanki kadermiş gibi kaçınılmaz olan bir trajedi olduğunu inkar etmektir.

      Çünkü refah içinde olmaya yönelik iki olanaklı yol vardır. İstekler ya çok üreterek ya da az isteyerek “kolayca doyurulur”. Daha yakından tanıdığımız Galbraith‘çi yol, özellikle piyasa ekonomileri için uygun olan varsayımlar yapar: İnsanın ihtiyaçları “büyük”tür – ki burada sonsuzdur dememek için büyüktür diyoruz -, buna karşılık araçları, iyileştirilebilir olsalar da sınırlıdır; böylece araçlar ve istekler arasındaki açık, endüstriyel verimlilikle, en azından “ivedi-zorunlu (urgent)  mallar”ın bol olduğu noktaya kadar daraltılabilir. Ancak, refah içinde olmaya yönelik bir de Zen yolu vardır ki, bu yol bizimkinden bir ölçüde farklı ön kabullerden; beşeri maddi isteklerin sınırlı ve az sayıda olduğu, teknikal araçların değişmediği ama genel olarak yeterli olduklarına dair ön kabullerden yola çıkar. Bir halk, Zen stratejisini kabul ederek, – düşük bir yaşama standardı ile, paraleli olmayan bir maddi bolluğun zevkini sürebilir.

      Bu yol, avcıları tasvir etmektedir [diye] düşünüyorum. Ve bunların bize acaip gelen ekonomik davranışlarından bazılarının, mesela müsrifliklerinin – ellerindeki bütün stokları, sanki bu stoklar (kendileri için başkaları tarafından) yapılmış gibi anında tüketme eğilimlerinin – açıklanmasına da yardımcı olur. Kıtlıkla ilgili piyasa fikri sabitlikleri bulunmayan avcıların iktisadî eğilimleri, bizimkinden daha tutarlı bir şekilde, refah içinde olmaya dayanmaktadır diye yüklemlenebilir; bu eğilimlerden kaynaklanan davranışlara refah içinde olma davranışlarıdır denilebilir. Destutt de Tracy, “bir soğukkanlı burjuva doktrincisi” diye anılsa da, en azından Marx’ı, insanlar zengin milletlerde “genel olarak fakirken”, “fakir milletlerde rahattırlar” gözlemine katılmağa zorlamıştı.

      Bu, bir tarım-öncesi ekonomisinin ciddi sınırlamalar altında işlediğini inkâr etmek değil; sadece, çağdaş avcı ve toplayıcılar hakkındaki kanıtlara dayanarak, bu avcı toplayıcıların genellikle başarılı bir uyum gösterdikleri konusunda ısrar etmektir. Bu kanıtları ele aldıktan sonra, bu makalenin sonunda, avlayıcı-toplayıcı ekonominin, hiç biri taşdevri fakirliği hakkındaki cari formüllerde doğru olarak belirtilmemiş olan gerçek zorluklarına geri döneceğim.

Yanlış Anlamanın Kaynakları

      “Sadece geçim ekonomisi”, “istisnai durumlarda sınırlı serbest zaman tasarrufu”, “sürekli olarak yiyecek peşinde koşma”, “zayıf ve göreli olarak güvenilemez” doğal kaynaklar, “bir iktisadi fazlanın yokluğu”, “maksimum bir insan sayısından maksimum enerji”,  avcılık ve toplayıcılık hakkındaki antropolojik kanaatin oldukça anlamlı bir ortalaması, böyle akıp gider.

      Asılyerli (aboriginal)  Avustralyalılar, iktisadi kaynakları en az olan bir halkın klasik bir örneğidir. Birçok yerde, yaşadıkları çevre, hatta Buşmen’ lerinkinden bile daha haşindir (bu söylediğimiz, kıtanın kuzey kısmı için doğru olmasa da) … Kuzeybatı merkezî Queensland asıl-yerlilerinin yaşadıkları yerlerden çıkardıkları yiyeceklerin bir sıralamasını yapmak öğreticidir… Bu listedeki çeşitlilik etkileyicidir, ama çeşitliliğin bolluğu işaret ettiğini düşünmek hatasını yapmamamız gerekir, Çünkü bu listedeki her unsurun miktarı o kadar azdır ki, çevreden gıda çıkarmaya yönelik çok yoğun bir çaba hayatta kalmayı ancak mümkün kılmaktadır (Herskovits, l958, s.68-9).

      Ya da Güney Amerikalı avcıları ele alırsak:

      Göçebe avcı ve toplayıcılar asgari geçimlik ihtiyaçlarını ucu ucuna karşılarlar ve çok kere de karşılayamaz hale düşerler. 10 ya da 20 milkareye 1 kişilik nüfusları bunu yansıtır. Yiyecek aramak için devamlı hareket halindedirler; geçinmeyle ilgili olmayan faaliyetleri için, herhangi bir önemi olan serbest zamandan yoksundurlar ve boş kalan anlarında imal edebilecekleri şeylerin çok azını yanlarında aşıyabilecek durumdadırlar. Bunlar için üretimin yeterliliği, fiziki olarak hayatta kalabilmek demektir; ve nadiren ürün ya da zaman fazlasına (surplus)  sahiptirler (Steward ve Faron, l959, s. 60. Ayrıca karşılaştırınız: Clark l953, s.27 f; Haury, l962, s.113; Hoebel, l958, s.188; Redfield, l953, s.5; White, l959).

      Fakat avcıların çıkmazı hakkındaki geleneksel kasvetli görüş, aynı zamanda hem tarihidir ve içinde antropolojinin işlediği geniş ekonomik bağlama havale edilebilir, hem de antropoloji-öncesi ve antropoloji-dışıdır. Bu, Adam Smith’in yazdığı bir döneme ve, muhtemelen, hiç kimsenin yazmadığı bir döneme kadar geri gitmektedir.[1] Avcı’nın dünya kaynaklarını sömürme kapasitesinin ideolojik bir değerlendirmesi, açık seçik bir şekilde, neolotik olan önyargılardan biriydi ve avcıyı bu kaynaklardan mahrum etmeye yönelik tarihî işle çok iyi uyuşuyordu. Bunu (Tevrat’taki) ünlü bir sahnede doğuştan kazanılan haktan mahrum edilen, büyük oğul ve kurnaz avcı Esav’ın aleyhine, “batıya ve doğuya ve kuzeye yayılan” Yakup’ un tohumları ile miras almış olmaktayız.

      Avlayıcı-toplayıcı ekonomi hakkındaki bugünkü hor görücü fikirlerin, yine de neolitik etnosantrizme[2] dayandırılması gerekmez. Burjuva etnosantrizmi de aynı işi görebilir. Antropolojik iktisadiyatın her virajda kurtulmak zorunda olduğu ideolojik tuzak olan bugünkü iş hayatı ekonomisi de, avcılık hayatı hakkında varılan aynı karanlık sonuçları yayacaktır.

      Avcıların, mutlak yoksulluklarına rağmen bolluk ekonomilerine sahip olduklarını iddia etmek bu kadar çelişkili midir? Modern kapitalist toplumlar, içlerinde ne kadar bol gelir elde edilirse edilsin, kendilerini kıtlık meselesinin ortaya koyulmasına adamışlardır. Ekonomik araçların yetersizliği, dünyanın en zengin insanlarının ilk ilkeleridir. Ekonominin görünen maddî durumu meydana getirilen maddî başarılar için hiçbir ipucu vermemektedir; [ki] ekonomik organizasyonun tarzı hakkında birşeyler söylenmesi gerekir (karşılaştırınız Polanyi, l947, l957, l959; Dalton, l961).

      Piyasa-endüstri sistemi, kıtlığı, bütünüyle paraleli olmayan bir şekilde ve başka hiçbir yerde yaklaşılamayan bir ölçüde kurumlaştırır. Üretim ve dağıtımın fiyatların davranışı yoluyla sağlandığı ve tüm insan yaşamının, elde etmeye ve harcamaya dayandığı yerde, maddî araçların yetersizliği, aynı zamanda, bütün ekonomik etkinliğin aşikâr ve hesaplanabilir başlangıç noktası haline gelir.[3] Girişimci sınırlı sermaye ile yapılabilecek alternatif yatırımlar ile; işci (ümit edelim ki) emeğinin karşılığını alabileceği alternatif istihdam seçenekleri ile karşı karşıya kalır; ve tüketici … Tüketim çifte trajedidir: Yetersizlikle başlar mahrumiyetle biter. Piyasa, uluslararası işbölümü kavramını bir araya getirerek ortaya göz kamaştırıcı bir ürünler serisi çıkarır: tüm bu iyi şeyler insanın uzanma alanı içindedir – fakat hiçbir zaman hepsi avucunun içinde olamaz. Daha kötüsü, tüketicinin [oynadığı] bu serbest seçim oyununda, kazanılan her şeyin aynı anda bir mahrumiyet olduğu gerçeğidir. Çünkü elde edilen her şey, genelde marjinal olarak daha az tercih edilen [ama] bazı özel durumlarda daha fazla istenen [ve] elde edilebilecek herhangi bir başka şeyden mahrumiyettir: (örneğin, eğer bir Plymouth marka otomobil alırsanız, aynı anda Ford’a sahip olamazsınız – ve şu anda televizyon reklamlarından anlıyorum ki, mahrumiyetiniz sadece maddi olmayacaktır).[4]

      Hakkımızda, eşi görülmemiş bir şekilde, bütün “hayatımızı ağır işte geçirmemiz” cezası verilmiştir. Kıtlık kendi ekonomimizin bize emrettiği bir yargıdır – aynı zamanda ekonomimizin aksiyomudur: söz konusu koşullar altında mümkün olan en fazla tatmini elde etmek için alternatif sonuçlara yönelik olarak kıt araçları kullanmak. Ve tamamen bu endişe verici avantajdan dolayıdır ki geriye dönüp avcıları araştırmaktayız. Fakat, eğer modern insan, bütün teknolojik avantajlarına rağmen, hâlâ malî-iktisadî kudret sahibi olamamışsa, ufak tefek yayı ve okuyla bu çıplak vahşinin şansı ne olabilir ki? Avcıyı burjuva dürtüler ve taş-devri araçlarıyla donattıktan sonra, durumunu, daha incelememizin başında umutsuz olarak nitelendirmekteyiz.[5]

      Ne var ki, kıtlık teknikal araçların fıtrî (intrinsic) özelliği değildir. Kıtlık araçlar ve amaçlar arasındaki bir ilişkidir. Gözlem yoluyla varılan şu noktayı göz önünde bulundurmalıyız; avcılar mesleklerini sağlıkları için, sınırlı bir amaç için icra ederler; ok ve yay ise bu amaca varmaya yeterlidir.[6]

      Fakat antropolojik kuram ve etnografik uygulamada özel olarak yaygın olan başka görüşler de, böyle bir anlayışın ortaya çıkmasını önlemek için [sanki] komplo kurmuştur.

      Avcıların iktisadî yetersizliğini abartan antropolojik görüş, neolitik ekonomilerle karşılaştırıldığında daha net olarak ortaya çıkar. Avcılar, Lowie’nin söylediği gibi, yaşamak için çiftçilerden ve hayvan besleyicilerinden çok daha fazla çalışmak zorundadır (l946, s.13). Bu noktada evrimci antropoloji, olağan yergi tonunu benimsemeyi, zorunlu bir şekilde kuramsal olarak da bilhassa uygun buldu. Etnologlar ve arkeologlar neolitik devrimci kesildiler ve Devrim için duydukları şevkle, Eski Rejimin [yani Taş Devri’nin] kusurlarını ilan etmekte hiçbir sözü esirgemediler. Bazı çok eski skandallar da dahil olmak üzere. Felsefecilerin insanlığın en eski safhasını kültüre değil de doğaya kaydırmaları ilk kez olmuyordu. [“Bütün hayatını sadece yemek için öldürmek üzere hayvanları kovalayarak ya da bir böğürtlen çalılığından ötekine geçerek geçiren biri, gerçekte kendisi tıpkı bir hayvan gibi yaşıyor demektir” (Braidwood, l957, s.122)]. Avcıları böylece aşağıladıktan sonra, antropoloji, “Sadece yiyecek sağlamak için sürdürülen kovalamacadan biraz kurtularak, serbest zaman ve istirahatın genel bir şekilde elde edilmesine yol açan gerçek bir teknolojik ilerleme olarak” Büyük Neolitik İleri Atılımı göklere çıkarmakta [artık] serbestti.

      Leslie White, yaygın bir etkiye sahip “Enerji ve Kültürün Evrimi” üzerine denemesinde, neolitiğin, “tarımsal ve pastoral sanatlar aracılığı ile yılda kişi başına dizgine vurulmuş ve denetlenmiş enerji miktarında meydana gelen büyük artışın bir sonucu olarak … kültürel gelişmede büyük bir ilerleme”yi yarattığını açıkladı. White ayrıca, neolitik kültürün ehlileştirilmiş bitki ve hayvan kaynaklarına karşın, paleolitik kültürün temel enerji kaynağı olarak insan gayretini belirginleştirerek, evrimsel zıtlığı daha da vurguladı. Enerji kaynaklarının böylece belirlenmesi, hemencecik, neolitiğin kültürel girişiminden beşeri gayreti eleyerek, insanların bazı emek-tasarruf ettirici araçlar (ehlileştirilmiş bitkiler ve hayvanlar) tarafından özgürlüklerine kavuşturulmuşolduğunu öne sürüyormuş gibi görünürken bile, avcıların termodinamik potansiyelinin – ki bu insan vücudu tarafından gerçekleştirilmekte olan – kişi başına, beygir gücünün yirmide biri kadarlık “ortalama güç kaynaklarının” kesinlikle düşük bir tahmininin yapılmasına da izin verdi. Ne var ki, White’ın sorunsalı açık bir şekilde yanlış tasarlanmıştır. Hem Paleolitik hem de Neolitik kültürlerin elinde olan temel mekanik enerji, her iki durumda da, insanlar tarafından sunulan ve bitki ve hayvan kaynaklarından dönüştürülmüş olan enerjidir, öyle ki, (arada sırada bir gayrıbeşeri enerjinin doğrudan kullanımı gibi) ihmal edilebilir istisnalar dışında, kullanılabilecek duruma getirilmiş – dizgine vurulmuş olan yılda kişi başına enerji miktarı paleolitik ve neolitik ekonomilerde aynıdır – ve endüstriyel devrimin ortayla çıkmasına kadar, insanlık tarihi [boyunca] oldukça sabit [kalmıştır][7]

      Paleolitik hoşnutsuzluğun özellikle antropoloji[yle ilişkili] bir başka kaynağı, yerli Avustralyalılar, Buşmen’ler, Ona’lar ya da Yahgan’lar gibi, günümüzdeki avcılar ve toplayıcıların Avrupalılarca gözlemlenmesi bağlamında, antropoloji alanının kendinden ortaya çıkmaktadır. Bu etnografik bağlam, bizim avlayıcı-toplayıcı ekonomiyi anlayışımızı iki yönde çarpıtma eğilimi göstermektedir.

      Bu bağlam, önce [belirtelim ki], naïveté (bönlük) [örnekleri] için eşsiz fırsatlar sunmaktadır. Modern avcıların kültürel sahası haline gelmiş olan uzak ve egzotik çevrelerin, Avrupalılar üstünde, bunların avcıların durumunu değerlendirmesi açısından fevkalade elverişsiz etkileri oldu. Avustralya ya da Kalahari çöllerinin tarıma ya da Avrupalı hayatın her günkü tecrübesine marjinal olması gibi,  eğitim görmemiş gözlemci için, “herhangi birinin nasıl olup da burada yaşayabileceği” merak konusudur. Yerlilerin kıt kanaat çıplak bir hayat sürdürdükleri çıkarımı, şaşılacak derecede çeşitliliğe sahip diyetleri ile takviye edilebilir (karşılaştırınız, yukarda alıntı yapılan Herskovitz, l958). Avrupalılarca tiksindirici ve yenilmez sayılan nesneleri sıradan bir şekilde içeren yerel mutfağın kendisi, insanların açlıktan ölmekte oldukları varsayımını desteklemeğe katkıda bulunur gibiydi. Böyle bir sonuçla, tabiîdir ki, daha geç tarihlere ait değil, daha eski raporlarda ve antropologların monografilerinden çok gezginlerin ve misyonerlerin anı defterlerinde daha çok karşılaşılmaktadır; fakat kâşiflerin raporları daha eski ve asılyerlilerin koşuluna daha yakın olduğu içindir ki, kişi bunlara karşı belirli bir saygıyı saklı tutmaktadır.

      Bu saygı, açıktır ki, temkinlilikle ele alınmalıdır. 1830’lardaki keşif seferleri, batı Avustralya’nın daha fakir bölgelerinden bazılarını kapsayan, fakat yerli halka karşı gösterdiği alışılmamış yakın ilgi ve dikkat, onu, meslektaşlarının tam bu insanların iktisadî çaresizlikleri konusunda ilettikleri haberleri bir kenara atmaya zorlayan Sir George Grey (l841) gibi bir insana daha büyük bir önem verilmelidir. Grey yerli Avustralyalıların “çok az geçinme araçlarına sahip oldukları, ya da bazı anlarda gıda ihtiyacı altında büyük ölçüde ezildiklerini varsaymanın, çok sık yapılan bir yanlış olduğunu yazdı. Gezginlerin bu konuda içine düştükleri yanlışların sayısı pek çoktu ve “neredeyse saçmaydı”: “Anı defterlerinde, talihsiz Asıl-yerlilerin, kıtlık nedeniyle, kulübelerinin yakınında buldukları belirli gıda çeşitleriyle geçinmenin sefalet yaratan zorunluluğuna indirgenmiş olmaları gerektiğini yazmakta[ydılar]; halbuki, bir çok durumda, gezginlerce sözü edilen bu gıda türleri, yerlilerin en çok değer verdiği ve gerçekte ne tat ne de besleme nitelikleri bakımından fakir olmayan gıdalardı”. “Vahşi hallerinde iken bu halkın alışkanlıkları ve gelenekleri konusunda hüküm sürmüş olan cehaleti” belirgin hale getirmek için, Grey, bir Asılyerliler grubuyla, büyük miktarlarda mimoza sakızı toplamakla uğraşırlarken karşılaşması üzerine, bundan “talihsiz yaratıklar en aşırı ölçüde [yokluğa] indirgenmişlerdi ve başka bir besin maddesi üretmekten aciz oldukları için, bu yapışkan maddeyi toplamak zorunda kalmışlardı” sonucunu çıkaran kaşif arkadaşı Kaptan Sturt’tan yaptığı bir alıntı ile çarpıcı bir örnek vermektedir. Halbuki, Sir George’un gözlemine göre, söz konusu sakız bu bölgede çok beğenilen bir gıda türüdür ve mevsiminde, kalabalık bir insan topluluğu için bir araya gelme ve kamp yapma fırsatı yaratmaktadır ve bu fırsat dışında bu insanların bir araya gelme imkanları yoktur. Grey şu sonucu çıkarır:

Genel olarak konuşursak, yerliler iyi yaşamaktadırlar; bazı bölgelerde yılın belirli mevsimlerinde bir yiyecek eksikliği olabilir, ama durum böyle olduğu taktirde, bu alanlar bu süre için terk edilir. Ne var ki, bir gezgin ya da yabancı bir yerlinin, bir bölgenin  yiyecek bolluğu sağlayıp sağlamadığını değerlendirmesi tamamen olanak dışıdır … Fakat bir yerli kendi bölgesinde çok farklı           bir şekilde konumlanmıştır; kesin bir şekilde bölgesinin ne ürettiğini, birçok yiyecek çeşitinin olgunlaşma mevsimini ve bunları elde etmenin en kolay yollarını bilir. Bu koşullara göre avlanma sahasının farklı bölümlerine yaptığı gidiş gelişleri düzenler; ve sadece  bunların  kulübelerinde her zaman en büylük bolluğu bulduğumu söyleyebilirim  (Grey, 184l, c.2, s.259-62, vurgular benimdir, Sahlins; ayrıca karşılaştırınız. Eyre, 1845, c.2, s.244f)[8]

      Sir George bu mutlu değerlendirmeyi yaparken, Avrupalıların kasabalarında ya da bunların çevresinde yaşayan lumpen-proleterleşmiş asılyerlileri dışlamak konusunda özel bir dikkat gösterdi (karşılaştırınız, Eyre, 1845, c.2, s.250, 254-5). Bu dışlama öğreticidir ve etnografik yanlış anlamaların ikinci bir kaynağını gündeme getirmektedir: avcıların antropolojisi, büyük ölçüde, sabık-vahşilerin (ex-savages) anakronistik bir incelemesidir – Grey’in bir keresinde dediği gibi bu inceleme bir toplumun cesedi üstünde bir başka toplumun üyeleri tarafından yönetilen bir soruşturmadır.

      Ayakta kalan yiyecek toplayıcıları, bir sınıf olarak, yerlerinden edilmiş kişilerdir. Üretim biçimleri bakımından tipik olmayan marjinal inlerde – bir çağın sığınma yerleri, karakteristik olarak, daha ileri ekonomilerin ilgi ve yeteneğinin ötesinde [kalacak kadar] fakir oldukları için, kültürel evrimin yer küresindeki ileri yürüyüşünden biraz da olsa [durup] dinlenme yeri olmasına izin verilecek kadar kültürel ilerleyişin ana merkezlerinin menzilinin dışında olan yerlerde – barınan paleolitik terkedilmişleri temsil ederler. Kuzeybatı Kıyısı Kızılderilileri gibi, (nispî) refahları konusunda hiç tartışma olmayan, şanslı bir şekilde konumlanmış gıda toplayıcılarını bir kenara bırakalım. Dünyanın daha iyi kısımlarına geçmeleri önce tarım, daha sonra sanayi ekonomileri tarafından engellenen öteki avcılar, geç-paleolitik [dönemin] ortalamasının bir miktar altında kalan ekolojik fırsatlardan yararlanırlar.[9] Üstelik, Avrupa emperyalizminin son iki yüz yılında gerçekleştirilen karışıklık, antropologun mesleğindeki [iş] stoğunu oluşturan etnografik bulguların birçoğunun yozlaştırılmış, bozulmuş kültür malları olmasına yol açacak derecede, özellikle şiddetli olmuştur. Kâşif ve misyoner raporları bile, etnosentrik yanlış yorumlamalarının dışında, yaralanmış ekonomilerden söz ediyor olabilir (karşılaştırınız, Service (1962). Jizvit İlişkileri‘nde [haklarında anlatılanları] okuduğumuz doğu Kanada’nın avcıları bile, on yedinci yüzyılın başlarında [kendilerini] kürk ticaretine adamışlardı. Başka [avcıların] çevreleri [de], yerli üretim hakkında güvenilir raporların yazılabilmesinden önce, Avrupalılar tarafından seçici bir şekilde soyulmuştu: bizim bildiğimiz Eskimo artık balina avlamaz, Buşmenler avlarından mahrum bırakılmışlardır, fioşoni’lerin piñon [ormanları] kereste haline getirilmiş ve avlanma sahaları büyük baş hayvanların otlağına

[dönüştürülmüştür]

.[10] Eğer şimdi bu halklar gibileri, sefalet-içinde yüzen, kaynakları “yetersiz ve güvenilemez” olanlar diye betimleniyorsa, bu, asılyerlilerin koşulunun bir göstergesi midir yoksa sömürgeciliğin zorlamasının göstergesi mi?

      Dünya çapında

[meydana gelen]

bu gerilemenin evrimci yorumlama açısından ortaya çıkardığı devasa ipuçları (ve sorunlar) ancak son sıralarda dikkat çekmeye başladı (Lee ve Devore (1968)). fiu andaki [konumuz] açısından önemli olan nokta şudur: avcıların şimdiki koşulları, bunların üretken kapasitelerinin hakkaniyetli bir ölçütü olmaktan çok, [sömürgecilerin baskıları sonucunda ortaya çıkan] en üst düzeyde bir sınanmayı ortaya koyar. Bu durumda, [avcıların] performansları hakkında aşağıdaki raporların önemi daha da olağanüstüdür.

“Bir tür maddi bolluk”

      Teorik olarak avcılar ve toplayıcıların yaşadıkları fakirlik dikkate alındığında, Kalahari’de yaşayan Buşmenlerin, en azından, günlük hayattaki yiyecek ve su dışındaki yararlı şeyler aleminde “bir çeşit bolluk”un tadını çıkardıkları

[bize]

bir sürpriz gibi gelir.

      ¡Kung’lar Avrupalılarla dah çok ilişkiye girdikçe – ve bu zaten olmaktadır – bizim eşyalarımızın yokluğunu keskin bir şekilde hissedecek ve daha çok [şeye] ihtiyaç duyacak ve [daha çok şey] isteyeceklerdir. Giyinmiş kuşanmış olan yabancılar arasında elbisesiz olmak onların kendilerini aşağı hissetmelerine yol açar. Ama kendi hayatlarında ve kendi yaptıkları eşyaları ile materyal baskılardan nispeten özgürdüler. Nyae Nyae !Kung’ların yeterli ölçüde sahip olduğu ama bir deri bir kemik olmasalar da hepsinin zayıf olmasından hareket ederek bir hüküm vermek gerekirse, bu yeterliğin ucu ucuna olduğu – yiyecek ve su dışında (ki bunlar [gerçekten de] önemli istisnalardır!) hepsi ihtiyaç duydukları şeylere sahipti ya da, her erkek erkeklerin yaptığı şeyleri ve her kadın da kadınların yaptığı şeyleri yapabildiği ve gerçekten de yaptığı için, ihtiyaç duydukları şeyleri yapabiliyordu. … hayatlarındaki aletleri çevrelerinde bolluk içinde bulunan herkesin serbest bir şekilde alabileceği materyallere (silahlar ve aletler için ağaç, kamış, kemik, bağlar için lifler, barınaklar için otlar), ya da en azından nüfusun ihtiyaçları açısından yeterli olan materyallere uyarladıkları için, bir nevi materyal bolluk için yaşadılar. !Kung’lar, üzerlerine taktıkları ya da başka bir şeyle değiştirdikleri boncuk kolyeler için, her zaman daha çok devekuşu yumurtası kullanabilirlerdi. Ama, gerçekte, her kadının taşıyabileceği kadar- su kabına ve fazlasıyla çok sayıda boncuk süslere sahip olması için bir düzüne ya da biraz daha fazla kabuk yeterli bulundu. Mevsimler boyunca bir gıda kaynağından diğerine seyahat ettikleri, gıda ile su arasında her zaman bir ileri bir geri gidip geldikleri göçebe avlanmacı-toplamacı hayatlarında, bu insanlar genç çocuklarını ve kendilerine ait şeyleri taşırlar. Yaptıkları şeylerin yerlerine yenilerini koymak için gereken malzemelerden çoğunun aranıldığında bulunur olduğu [bir ortamda] !Kung’lar kalıcı depolama araçlarını geliştirmediler ve fazlalar ya da yedeklerin kendileri için ayak bağı olması ihtiyacını duymadılar ve bunu istemediler. Herşeyden bir tane taşımak bile istemezler. Sahip olmadıklarını ödünç alırlar. Bu kolaylıkla, istiflemediler ve nesnelerin biriktirilmesi statü ile ilişkilendirilmiş hale gelmedi (Marshall, 1961), 243-44, vurgu benim [MS]).

      Avcı-toplayıcı üretimin analizi, Bayan Marshall’ın yaptığı gibi, yararlı bir şekilde iki alana bölünmektedir. Gıda ve su, en iyisi ayrı ve geniş kapsamlı bir inceleme için bir tarafta saklı tutulması gereken “önemli istisnalar”dır.Geriye kalan [yani] geçimlik olmayan (nonsubsistence) sektör için, burada Buşmenler için söylenilen, genel olarak ve ayrıntılı bir şekilde, Kalahari’den Labrador’a kadar – ya da Gusinde’nin Yahgan’lar hakkında, sık sık ihtiyaç duydukları eşyalardan birer taneden fazlasına sahip olmak istememelerinin “kendine-güvenin bir işareti olduğunu yazdığı Tièrra del Fuego’ya kadar – avcılar için geçerlidir. [Gusinde] “bizim Fuegialılarımız, araçlarını çok az bir gayretle elde eder ve yaparlar” diye yazmaktadır. (1961, 213).[11]

      Geçimlik olmayan alanda, halkın ihtiyaçları genellikle kolaylıkla tatmin edilir. Böyle bir “maddi bolluk” kısmen üretimin kolaylığına dayanır ki o da teknolojinin basitliği ve mülkiyetin demokratikliğinden kaynaklanır. Ürünler ev yapımıdır: taştan, kemikten, ağaçtan, deridendir – [ki bu] malzemeler “etraflarında bolca bulunur”. Bir kural olarak, ne ham maddenin [doğadan] çıkartılması ne de bunun işlenmesi zorlayıcı bir gayret gerektirir. Doğal kaynaklara ulaşılması tipik bir şekilde doğrudandır – “herhangi birinin alması için serbest [bir şekilde ortadadır]” –  hatta gerekli aletlerin sahipliği [de] geneldir ve gereksinilen hünerler yaygındır. İş bölümü [de] benzer bir şekilde basittir, başat olarak cinsiyete göre [belirlenmiş] bir iş bölümüdür. Avcıların özellikle meşhur oldukları, paylaşma [konusundaki] hoşgörülü, cömert gelenekleri ve [avcı kültürlerindeki] insanların hepsinin, genellikle, o sıradaki zenginliğe, bolluğa, [bu zenginlik ve bolluk] her ne ise katılabilmesi [gerçeği bu tabloya] eklenmelidir.

      Ama, elbette ki, “her ne ise o” [paylaşılmaktadır]: bu “zenginlik, bolluk” aynı zamanda nesnel olarak düşük bir yaşama standardına dayanır. Geleneksel tüketilebilirler kotasının (ve aynı zamanda tüketicilerin sayısının) kültürel olarak mütevazi bir noktada belirlenmesi can alıcı önem taşır. As sayıda birkaç insan az sayıda kolay-yapılabilir şey[e sahip olmayı] kendi iyi talihleri gibi görmekten memnundur: birkaç önemsiz giysi parçası ve iklimlerin çoğunda bir hayli [kolay bir şekilde] hemen kaybedilebilecek, yok olabilecek barınaklar, bunlara ek olarak az sayıda birkaç süs eşyası, yedek çakmak taşı ve “yerli doktorların hastalarından çıkarmış oldukları kuartz parçaları” (Grey, 1841, cilt 2, s. 266) gibi diğer bazı kalemler; ve, son olarak, sadık karının bütün bu “Avustralyalı vahşinin serveti”ni içinde taşıdığı deri torbalar. (s.266)

      Avcıların çoğu için, bu türden, geçimlik alanın dışındaki alanda bolluk olmadan [var olan] zenginlik, doymuş olmanın uzun boylu tartışılması gerekmeyebilir. Daha ilgi çekici olan soru bu kadar az sayıdaki sahip olunan şeylerle niy tatmin olduklarıdır – çünkü bunlar için bu bir politikadır, Gusinde’nin dediği gibi bir “ilke meselesidir” (1961), s.2), bir talihsizlik değildir.

      İsteme, eksikliğini duyma. Ama avcılar, kendileri, diğer rahatlık sağlayıcı şeylerın sağlanması için hiç zaman ve gayretin kalmamasına [yol açacak şekilde], “azami sayıda insandan azami enerji talep eden” bir yiyecek peşinden koşmanın kölesi oldukları için mi materyal mallardan bu kadar az talep ederler? Bazı etnograflar, aksine, gıda peşinde koşmanın, insanların zamanlarının yarısında kendileriyle ne yapacaklarını bilemeyecekleri kadar başarılı olduğuna dair tanıklık yapmaktadırlar. Öte yanda, hareket, bazı durumlarda öteki durumlara göre daha fazla ama herzaman mülkiyetin [sağladığı] doyumların değerini düşürmeğe yetecek kadar hareket, bu başarının bir koşuludur. Avcıdan, doğru bir şekilde, serveti bir külfettir diye söz edilir. Onun yaşama koşulunda, Gusinde’nin gözlemlediği gibi, mallar “ağıt yaktıracak kadar baskıcı, sıkıntı verici”dir ve etrafta ne kadar uzun taşınırlarsa [bu sıkıntı] o kadar [artar].

      Belirli bazı gıda toplayıcılarının gerçekten de kanoları vardır ve birkaç tanesinin köpeklerin [çektiği] kızakları vardır, ama [bunların] çoğu sahip oldukları konforların hepsini mutlaka kendileri taşımak zorundadır ve bunun için ancak kendilerinin rahat bir şekilde taşıyabilecekleri kadarına sahip olurlar. Ya da belki de sadece kadınların taşiyabilecekleri kadarına: erkekler, av peşinde koşma [sırasında ortaya çıkan] ani bir fırsata ya da ani bir savunma gereğine tepki verebilmek için genellikle serbest bırakılırlar. Owen Lottimore’un çok da farklı olmayan bir bağlamda yazdığı gibi, “saf göçebe fakir göçebe olandır”.

      Servetin çabucak, iyi bir şeyden daha çok bir ayak bağı haline geldiği bir yabancı için bile aşikârdır. Laurens van der Post, yaban Buşmen arkadaşlarına allahaısmarladık demeye hazırlanırken bir çelişki içine düşmüştü:

          Bu hediyeler meselesi bize çok kere sıkıntılı anlar yaşattı. Buşmenlere verebileceğimiz ne kadar az şey olduğunu farketmemiz bizi utandırdı. Neredeyse her şey, hayatlarının günlük deviniminin dağınıklığı ve ağırlığına eklenerek hayatı onlar için daha güç hale getirecek gibi görünüyordu. Onların kendilerinin, [cinsel organlarını örtmek için önlerine bağladıkları] peştemal için bir kayış, bir post battaniye ve bir deri torba[dan başka] sahiplendikleri neredeyse hiçbir şey yoktu. Bir dakikada toparlayıp, battaniyelerine sarıp bir millik bir yolculuk için omuzlarında taşiyamayacakları hiçbir şey yoktu. Hiçbir sahiplenme duyuları yoktu [1958, s.276).

Gelip geçici bir ziyaretçiye bu kadar aşikâr görünen bir gereklilik söz konusu insanlar için  mutlaka ikinci bir doğa gibi olmalıdır. Materyal gereksinmelerdeki bu mütevazilik kurumlaştırılmıştır: bir [dizi] çeşitli iktisadî düzenlemenin içinde ifade edilen bir pozitif kültürel olgusal gerçeklik haline gelir. Meselâ, Lloyd Warner, Murnginler hakkında, şeyler[le ilgili] yerel düzende taşınabilirlik, [kültürün] belirleyici değer[lerinden biridir]. Küçük eşyalar genelde büyük eşyalardan daha iyidir. Son çözümlemede “eşyanın taşınabilirliğinin nispî kolaylığı”, [bu eşyanın kullanılmasıyla ilgili] sonucun belirlenmesinde, [eşyanın] nispî kıtlığı ve [onu elde etmenin] emek maliyetinden daha çok etkili olacaktır. Çünkü, Warner’in yazdığı gibi “nihaî değer” “hareket serbestliğidir”. Ve Warner, Murnginlerin “gelişmemiş mülkiyet duyuları”nı ve “teknolojik araçlarını geliştirmeğe [yönelik] bir ilgiye sahip olmayışlarını”, bu “toplumun gezginci varoluşunu kesintiye uğratabilecek nesnelerin

[getirdiği) yükler ve sorumluluklardan kurtulmuş olma arzusu"na
atfetmektedir (1964, s.136-7).

      İşte burada
bir başka iktisadî "gariplik" [daha]

vardır – ki bunun yaygın olduğunu söylemeyeceğim ve belki de bu, materyal birikimle terbiye [ile yerleşmiş] bir ilgilenmeme kadar hatalı bir tuvalet terbiyesi ile de açıklan[abil]ir: en azından bazı avcılar sahip oldukları şeyler konusunda dikkatsiz, ilgisiz ve sakar olma eğilimi sergiler. Bir Avrupalıya çıldırtıcı gelse de, üretim sorunlarını ustalıkla çözmüş bir halka uygun düşecek türden sakin tasasızlığa sahiptirler:

          Kendi eşyalarına nasıl bakılacağını, [sahip çıkılacağını] bilmezler. Kendilerine ait şeyleri düzene koymayı, katlamayı, kurutmayı ya da temizlemeyi, asmayı, düzgün bir yığın haline getirmeyi kimse aklının ucundan geçirmez. Eğer belirli bir şeyi arıyorlarsa, küçük sepetlerdeki karmakarışık ıvır zıvır yığınını dikkatsiz bir şekilde altüst ederler. Kulübede bir yığın halinde üst üste atılmış olan büyük nesneler, bunlara verilebilecek zarar hiç düşünülmeden sağa sola           sürüklenir. Avrupalı gözlemci, bu [Yahgan][12] Kızılderililerinin araç gereçleri-            ne şu ya da bu şekilde hiçbir değer vermedikleri ve bunları yapmanın kendilerine mal olduğu zahmeti tamamen unutmuş oldukları[13] izlenimine sahiptir. Gerçekten de, [gözlemlendiği] gibi sık sık ve kolaylıkla kaybedilen ama aynı kolaylıkla yerine konulan kendine ait birkaç mala ve şeye sıkı sıkıya sarılmaz… Kolaylıkla yapabileceği zamanlarda bile Kızılderili özen göstermez. Bir             Avrupalı, yepyeni nesneleri, kıymetli giysileri, taze yiyecekleri ve değerli eşyaları kalın çamur yığınları içinde sürükleyen ya da bunları çocuklar ve köpekler tarafından hızlı bir şekilde yok edilmek üzere terkeden bu insanların sınırsız kayıtsızlıkları karşısında muhtemelen başını [hayret ve tasvipsizlikle) sağa sola sallayacaktır. Bunlara verilen pahalı şeyler merak nedeniyle birkaç saat için hazine gibi değerlendirilir; bundan sonra herşeyi düşüncesiz bir şekilde çamur ve su içinde çürümeye bırakırlar. Ne kadar az şeye sahip olurlarsa, o kadar rahat seyahat edebilirler ve arada sırada ne bozulmuşsa bunu yerine koyarlar. Böylece, sahiplenilen bütün materyal şeylere karşı tamamiyle kayıtsızdırlar (Gusinde, 1961, s.86-7).

      Kişi, avcı bir “gayri-iktisadî insan”dır demek eğilimi duyar. En azından geçimlik olmayan mallar söz konusu olduğunda, avcı, herhangi bir İktisadın Genel İlkeleri kitabının birinci sayfasında ölümsüzleştirilen o standart karikatürün tersidir. İhtiyaçları kıt ve (bu ihtiyaçlarla ilişkiledirildiğinde) araçları boldur. Bunun sonucunda “materyal baskılardan nispeten kurtulmuştur”, “hiçbir sahiplenme duyusu” yoktur, “gelişmemiş bir mülkiyet duyusu” gösterir, “herhangi bir materyal baskıya karşı tamamiyle kayıtsızdır”, teknolojik teçhizatını geliştirmeğe [yönelik] bir “ilgiye sahip olmama” sergiler.

      Avcıların dünyevî mallarla [olan] bu ilişkilerinde bir açık ve önemli nokta vardır. Ekonominin içsel perspektifinden [bakıldığında], ihtiyaçların “sınırlandırılmış olduğu”, arzuların “dizgine vurulmuş olduğu” ya da hatta servet kavramının “sınırlı olduğunu” söylemek yanlıştır gibi görünmektedir. Bu tür ifadelendirmeler [daha] işin başında bir İktisadî Adamı ve avcının kendi kötü talihine karşı bir mücadelesini, sonra, nihai olarak, fakir [kalmak konusunda içilen] bir kültürel yemin

[sayesinde bu kötü talihle]

baş edilmesini ima eder. Kelimeler aslında hiçbir zaman geliştirilmemiş bir aç gözlü elde etmeciliğin reddedilmesini, hiçbir zaman gündeme getirilmemiş arzuların bastırılmasını ima eder. İktisadi Adam – Marcel Mauss’un dediği gibi, bir burjuva yapısıdır, “moral insan gibi, gerimizde değil önümüzdedir”. [Söz konusu olan], avcılar ve toplayıcıların materyalistik “itici güçlerini” denetim altına almış olmaları değil, basit bir şekilde, bunlardan hiçbir zaman bir kurum ortaya çıkarmamış olmalarıdır. “Üstelik, bir büyük beladan azade olmak eğer bir büyük kutsanmışlık ise, bizim [Montagnais][14] Vahşilerimiz mutludurlar; çünkü Avrupalılar için cehennem ve işkence getiren iki zalim onların ormanlarında hüküm sürmez, – [ki] ihtiras ve aşırı aç gözlülüğü kastetiyorum … sadece yaşamakta [olmakla] tatmin oldukları için bunlardan biri bile servet elde etmek için kendini fieytan’a vermez” (LeJeune, 1897, s.231).

      Avcılar ve toplayıcıları, hirçbir şeye sahip olmadıkları için, fakir olarak düşünmek; ya da, belki de daha doğrusu bu nedenden ötürü serbestlermiş gibi düşünmek eğilimindeyiz; “Son derece sınırlı olan materyal eşyaları bunları günlük gereksinmeler açısından bütün tasalardan kurtarır ve hayatın tadını çıkarmalarına izin verir” (Gusinde, 1961, s.1).

Geçinmek

Herskovits İktisadî Antropoloji’sini (1958) yazıyorken, Buşmenleri ya da yerli Avustralyalıları, “iktisadî kaynakları”, ” yaşarkalmayı ancak bu kaynakların en yoğun bir şekilde uygulanmasının mümkün kılabileceği” kadar belirsiz ve cılız olan, “iktisadî kaynakları en kıt olan bir halkın klasik bir sergilenmesi” gibi [ele] almak yaygın antropolojik uygulama idi. Bugün, büyük ölçüde bu iki grup, [yani Buşmenler ve yerli Avustralyalılar’dan sağlanılan] kanıtlara dayanılarak, fazla bir yanlışa yol açmadan, tersine çevirilebilir. Avcılar ve toplayıcıların bizden daha az çalıştıklarına; ve gıda peşinde koşma[ları]nın, [bitmek tükenmek bilmeyen] sürekli bir meşakkat olmak şöyle dursun, arada bir yapılan bir çalışma olduğu, [geçinmekle ilgili faaliyetler dışında kullanılabilecek] serbest zamanın bol olduğu, yılda adam başına gündüz saatlerinde uyunan uyku saatinin herhangi bir başka toplum koşulundakinden daha fazla olduğuna dair, kanıtlarla desteklenmiş iyi bir iddia öne sürülebilir. Avustralya için

[konunun]

olgusal muhtevasını ortaya koyan (substantiating) kanıtların bir kısmı eski kaynaklarda ortaya çıkmaktadır,

Saat sayısı

Gözlemlenen gün sayısı

Şekil 1.1.               Yiyecekle ilgili etkinliklerde [harcanan] gün başına saat:

                                Fish Creek grubu (McCarthy ve McArthur, 1960).

ama Arnhem Land’a yapılan 1948 Amerikan-Avustralya Bilimsel Araştırma Seferi [sırasında] toplanan sayısal malzemeye sahip olduğumuz için şimdi özellikle şanslıyız. 1960’ta yayınlanan bu şaşırtıcı veriler, Avustralya hakkında, bir yüzyıldan daha da geriye giden raportajların

[ve]

belki de daha da uzun bir süreye [yayılmış olan] antropolojik düşüncenin, şu ya da bu şekilde yeniden gözden geçirilmesini mutlaka uyarmaladır. Kilit [önem taşıyan] araştırma, McArthur’un beslenme [etkinliklerinin] sonuçları

[hakkındaki]

analizine eşlik eden, McCarthy ve McArthur’un avlanma ve toplamanın zamansal bir araştırması idi (1960).

      1.1. ve 1.2. sayılı şekiller üretim [hakkındaki] belli başlı araştırmaların [bulgularını] özetler. Bu [araştırmalar], törenlerin yapılmadığı dönemlerde gerçekleştirilen kısa-süreli gözlemlerdi. Fish Creek için (14 günlük) kayıtlar Hemple Bay için (7 günlük) [kayıtlardan) hem daha uzun [bir süreyi kapsar] hem de daha ayrıntılıdır. Belirleyebildiğim kadarıyla, sadece erişkinlerin çalışması rapor edilmiştir. fiekiller, etnograflarca tablolaştırıldığı haliyle, avlanma, bitki toplama, yiyeceklerin hazırlanması ve silahların tamir edilmesi [işlerini] bir arada ele alır. Her iki kamptaki insanlar da, bu durum zorunlu olarak kalıcı ya da hatta [her zamanki] sıradan koşulları olmasa da, araştırma süresi boyunca misyonların ya da diğer yerleşmelerin dışında yaşayan serbest-dolaşan yerli Avustralyalılardı.[15]


[1] En azından Lucretius’un yazdığı döneme kadar geri gitmektedir (Harris, l968, .26-7).

[2] Çev. notu. Kişinin dünyaya, içine doğduğu kendi kültürünün bütün dünyanın merkeziymiş sanarak bakması.

[3] Bu türden hesabın tarihsel olarak belirli gereksinimleri için bak. Codere, l968 (özellikle s.574-5).

[4]   Kapitalist üretim koşullarında “kıtlık”ın tamamlayıcı kurumlaştırılması için bak. Gorz, 1967, s.37-8.

[5]   Çağdaş Avrupa Marksist kuramının ilkel insanın yoksulluğu üzerine burjuva iktisadiyatı ile çoğu kez uyum içinde olması, bundan söz edilmesini haklı kılmaktadır. Karşılaştırınız, Boukharine, 1967; Mandel, l962, c.1 ve ayrıcı bak. Lumumba Üniversitesi’ nde kullanılan iktisadi tarih el kitabı (bibliyografyada “Anonim.d”olarak listeye alınmıştır).

[6]   Elman Service, etnologlar arasında aşağı yukarı yalnız başına uzun zaman, avcıların yoksulluğu hakkındaki geleneksel görüşe karşı durdu. Bu yazı, onunla kişisel görüşmelere olduğu kadar, Arunta’ ların boş zamanı konusundaki mülahazalarına da büyük bir esin borçludur.

[7]   White’ın evrimsel yasasının aşikâr hatası “kişibaşına” ölçülerinin kullanımıdır. Neolitik toplumlar genellikle, [hayvanların] ehlileştirilmesiyle ayakta kalan ve enerji-sağlayan insanların sayısının daha çok olması nedeniyle, tarım-öncesi topluluklara göre daha büyük bir toplam enerji miktarını denetimleri altına.alırlar. Ne var ki, toplumsal üründeki bu genel artışı etkileyen, zorunlu olarak – White’ın bakış açısına göre Neolitik devrime ayrıca eşlik ettiği sanılan – emeğin üretkenliğindeki bir artış değildir. fiimdi elimizde bulunan etnolojik veriler (metnin sonraki bölümlerine bakınız), basit tarımsal rejimlerin termodinamik olarak – yani, insan emeği birimi başına enerji hasılası olarak – avcı ve toplayıcı rejimlerden daha etkili olmadığının olanaklı-lığını gündeme getirmektedir. Aynı yolda [devam edersek], son yıllardaki bazı arkeoloji çalışmaları, neolitik ilerlemenin açıklanmasında yerleşmelerin kararlılığına emeğin üretkenliğinden daha fazla prim verme eğilimi göstermiştir (karşılaştırınız, Braidwood ve Wiley, 1962).

[8]   Doğu Avustralya’da kan akıtmak yoluyla yapılan tedavinin misyonerler tarafından yanlış yorumlanmasına atıfta bulunan benzer bir ifade için bak. Hodkinson, 1845, s.227.

[9]   İlkel avcı halkların koşulları, Carl Sauer’in not ettiği gibi, “şimdi Avustralya’ nın içleri, Amerika’ daki Büyük Havza ve Antartika’ daki tundra ve taiga [alanları] gibi dünyanın en cılız alanlarında kısıtlanmış olan, modern [çağlarda] ayakta kalan [örneklerden]”

[hareket ederek]

değerlendirilmemelidir. [Avcı halkların] “Daha önceki yerleşme alanları yiyecek bakımından bollukla doluydu” (Clark ve Haswell (1964), s.23 de yapılan alıntı).

[10]   Zorla başka bir kültürün benimsetilmesi hapishanesi aracılığıyla, Alexander Henry’nin, kuzey Michigan’da bir Chippewa olarak yaptığı bolluk dolu tur hakkında yazdıklarından, insan, doğru dürüst bir çevre içinde avcılığın nasıl olmuş olabileceği hakkında şöyle bir görüntü elde edebilmektedir: bak. Quimby (1962).

[11]   Turnbull Kongo Pigmelerinden benzer bir şekilde söz etmektedir: “ Sığınak, giyim ve maddi kültürün bütün diğer gerekli kalemleri hemen istenildiğinde el altındadır”. [Bu yazarın] geçinme konusundada bir çekingesi yoktur: “Bütün yıl boyunca, hiç aksama olmadan, av ve bitkisel gıdaların bol bir arzı vardır” (1965, 18).

[12]   Çev. notu. ‘Yahgan’ alıntı yapılan metne Sahlins tarafından eklenmiştir.

[13]   Ama Gusinde’nin “Bizim Fuegianlarımız araçlarını çok az zahmetle elde eder ve yaparlar” açıklamasını hatırlayın (1961, s.213).

[14]   Çev. notu. ‘Montagnais’, alıntı yapılan metne Sahlins tarafından eklenmiştir.

[15]   Fish Creek, altı erişkin erkek ve 3 erişkin dişiden oluşan, batı arnhem Land’de, bir kara-içi kamptı. Hempel Bay, Groote eylandt’ ta, kıyıda işgal edilmiş bir yerdi; kampta dört erişkin erkek, dört erişkin dişi ve beş çocuk ve bebek vardı. Fish Creek, bitkisel gıdalar arzının düşük; hayvanlar sürekli olarak avcıların kovalamasından ötürü artan bir şekilde uyanık, ihtiyatlı hale gelse de, kanguru avının ödüllendirici olduğu kurak mevsimin sonunda araştırılmıştı. Hemple Bay’ de bitkisel gıdalar çoktu; balık avcılığı değişkendi ama, araştırmacıların ziyaret ettikleri diğer kıyı kamplarına göre genel olarak iyiydi. Hemple Bay’ deki kaynak temeli Fish Creek’tekinden daha zengindi. Gıda-elde etmeye ayrılan daha uzun zaman, böylece, beş çocuğa bakılmasını yansıtıyor olabilir. Öte yanda, Fish Creek grubu neredeyse bir tam-zamanlı uzmanı barındırıyordu ve çalışılan saatlerdeki farkın bir kısmı normal bir kıyı-kara içi farklılığını yansıtıyor olabilir. Kara-içindeki avlanmada, iyi şeyler çok kere büyük paketler halinde ortaya çıkar; böylece bir günün işi iki günün geçimini sağlayabilir. Bir balık tutma-toplama rejimi belki de, bir ölçüde daha uzun süreli ve daha düzenli gayretler gerektiren, daha küçük ama daha düzgün getiriler üretir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

shares