İnsan Nüfusunun Tarihi

Bu yazıyı paylaşabilirsiniz

ANSLEY J. COALE

“History of human population” başlıklı bu makale The human population A Scientific American book (1974) (San Francisco: W.H. Freeman & Company) kitabında yayınlandı.

ÇEVİREN: YAHYA SEZAİ TEZEL

İki yüz yıl öncesine kadar, yüksek doğum oranları yüksek ölüm oranlarıyla dengelendiği için, insan nüfusunun büyüklüğü oldukça kararlı kaldı. Büyük demografik dönüşüm, ölüm oranları düşünce ortaya çıktı.

Birleşmiş Milletler, 1974’ü ‘dünya nüfus yılı olarak kabul ederek, bütün dünya çapında, hızlı nüfus artışına yönelik ilgi ve bu hızlı büyümenin devam etmesinin sonuçları hakkındaki endişeyi ifade etmiş oldu. Nüfusun geçmişteki büyümesine, bir milyon yıl öncesinde dünyada dolaşan birkaç bin kişinin, bugünün şehirleri, kasabaları ve köylerini dolduran milyarlar haline gelmesine yol açan sürece yönelik ilgi ise çok daha azdır. İnsan nüfusunun bugünkü koşulları ve gelecekte ne olacağı hakkındaki ihtimallerin değerlendirilmesi için [geçmişteki] bu sürecin anlaşılması vaz geçilmez bir önem taşır.

İnsan nüfusunun gelişmesi ile ilgili herhangi bir sayısal tanımlama tahminlere dayalı olmaktan kurtulamaz. çünkü dünyadaki bütün insanların sayımı hiçbir zaman yapılmamıştır. Bugün bile ayrıntılı sayımları yapılmamış milli nüfuslar vardır. ve nüfus sayımları yapılan yerlerde de bu sayımlar, birçok halde, güvenilir olmamaktadır. Meselâ,Amerika Birleşik Devletleri’nde son sıralarda yapılan sayımlar, nüfusu %2 ile 3 oranında eksik saymıştır. Nijerya’da 1963’de yapılan sayım gibi bazı başka sayımlar da, aşikâr bir şekilde, fazla saymalarla sonuçlanmıştır. Üstelik, birçok durumda, hatanın büyüklüğü de doğru olarak bilinememektedir.

Eğer nüfusun günümüzdeki büyüklüğü tam olarak bilinemiyorsa, [aşikârdır ki ] geçmiş dönemler hakkındaki bilgiler daha da az kesindir. 10 yıldan fazla olmayan düzenli aralıklarla yapılan ilk sayım seriler İsveç[te] 1750 yılında başlatılmıştı. Amerika Birleşik Devletleri 1790, Fransa ve İngiltere de 1800’den beri her on yılda bir sayım yapmağa başladı. Nüfus sayımları, daha gelişmiş ülkelerde ancak 19. yüzyılda yaygınlaştı ve yavaş yavaş dünyanın diğer bölgelerine yayıldı. Hindistan’ın nüfusu 1871’den beri onar yıllık aralarla sayılmaktadır. Bazı Latin Amerika ülkelerinde, 19. yüzyılın sonlarından itibaren, çok kere düzensiz aralarla, sayım yapılmaktadır. Rusya’nın nüfusunun ilk geniş kapsamlı sayımı 1897 yılında yapılmıştı. O tarihten bu yana da sadece dört sayım daha yapıldı. Tropik Afrika’nın büyük bir bölümünün nüfusu, İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar sayılmadan kaldı. Günümüzde dünya nüfusundaki belirsizliğin en bariz kaynağı ise, en yeni sayımın 1953’te yapıldığı ve bu sayım sonuçlarının güvenilirliğinin sınanmadığı Çin’ in nüfusunun büyüklüğü hakkındaki bilgimizin zayıflığıdır.

Daha önceki dönemler ele alındığında hata marjları artmaktadır. Toplam nüfusun yaklaşık %20’lik bir hata payıyla hesaplanabileceği en yakın tarih 18. yüzyılın ortalarıdır. Bundan bir önceki ve kullanılması oldukça anlamlı veriler ise İsa’nın doğduğu döneme aittir. Roma, bu dönemde, imparatorluğu’ nun değişik bölgelerinde insan sayısı hakkında bilgi toplamıştı. Aşağı yukarı aynı dönem için Çin İmparatorluk kayıtları da bazı bilgiler vermektedir. Tarihçiler de Hindistan’ın bu dönemdeki nüfusu hakkında bazı yüzeysel tahminler yapmışlardır. Bu bilgileri kullanarak ve diğer bölgelerdeki insanların sayısı ile ilgili kaba tahminler yaparak, İmparator Augustus döneminde dünya nüfusu, alt ve üst tahmin sınırları arasında bir misli bir farkla, kaba olarak tahmin edilebilir.

Daha da eski dönemler için, nüfusun ne kadar olduğu, o dönemlerde yürürlükte olduğu varsayılan sosyal ve teknolojik müesseseler altında ne kadar insanın yaşamış olabileceği hakkında yapılan tahminlere dayanmak zorundadır. Meselâ, antropologlar ve tarihçiler, tarım hayatına geçilmeden önce, dünyanın ancak 5 ile 10 milyon insandan oluşan bir avlayıcı ve toplayıcı kültür nüfusunu barındırmış olabileceğini sanmaktadırlar.

Daha önceki dönemler hakkında buna benzer tahminlerden ve çağımıza daha yakın zamanlar hakkında daha güvenilir tahminlerden hareket ederek, insan nüfusunun büyümesinin genel hatları çizilebilir. Bu genel hatlar Şekil 1, Şekil 2 ve Şekil 3‘te gösterilmektedir. Bütün bu hesaplarda, belki de en az kesin olan rakam, insanın – homo sapiens lerin – 1 milyon yıl kadar önce ortaya çıktıklarında, başlangıç nüfuslarının ne kadar olduğudur. İnsan türleri, tedricen, kendi ataları olan hominid lerden farklılaştıklarında, muhtemelen birkaç bin ile birkaç yüzbin bireyin oluşturduğu bir genetik topluluk (genetic pool) söz konusu idi. Dünyadaki insan nüfusu hakkında bundan sonrasıyla ilgili bir tahmin oluşturulabilecek tarih, tarımın başladığı ve hayvanların evcilleştirildiği tarihtir ki, genellikle, bunun, yaklaşık olarak İÖ 8000 yıllarında başladığına inanılmaktadır. Tarımın ortaya çıkışından önce var olan avlayıcı-toplayıcı kültürlerin toplam nüfusu hakkında yapılan birbirinden farklı tahminlerin ortalaması 8 milyondur. Böylece, başlangıçtaki insan nüfusunun büyüklüğü ne olursa olsun, insanın yeryüzündeki tarihinin ilk 990 000 yılında, ki bu süre insanın toplam tarihinin %99’unu oluşturmaktadır, insan nüfusunun büyüme hızının fevkalade küçük olduğu açıktır. Adem ile Havva efsanesi[nde olduğu gibi], başlangıç nüfusunun 2 insandan oluştuğu varsayılsa bile, bu 990 000 yıllık ilk uzun zaman aralığı içinde, yıllık nüfus artış hızının 1 milyon insanda 15 ilave kişi olduğu sonucu çıkar.

Tarımın başlamasından sonra, nüfusun büyümesi bir miktar hızlandı. İÖ 8000’inci yıldaki 8 milyonluk nüfus İS 1 yılında, yaklaşık olarak 300 milyona çıktı, ki bu 300 milyonluk sayı İS 1 yılının nüfusu hakkındaki tahminlerin, 200 milyonluk alt sınırı ile 400 milyonluk üst sınırının orta noktasıdır. Bu artış milyonda 360 kişilik, ya da genellikle gösterildiği gibi l000 de 0.36’lık bir yıllık artış hızını temsil eder.

İS 1 yılından 1750 yılına kadar geçen süre içinde, dünya nüfusu yaklaşık 500 milyonluk bir artışla yaklaşık 800 milyonluk bir düzeye çıktı. Bu 800 milyonluk nüfus tahmini, Pennsylvania Üniversitesi’ den John D.Durand’ ın yaptığı tahminlerin dağılım aralığının orta noktası (median) dır. Nüfus büyümesinde meydana gelen olağanüstü modern hızlanma işte bu tarihlerde başladı. İS 1 ile 1750 yılları arasında ortalama yıllık büyüme oranı 1000 de 0.56’dır. 1750 ile 1800 arasında 1000 de 4.4’tür ki, [bu artış] bu son 50 yıllık sürenin sonunda dünya nüfusunu 1 milyar yöresinde bir düzeye yükseltti. 1850 yılında dünyada 1.3 milyar ve 1900 yılında 1.7 milyar insan vardı. Bu artışlar 50 senelik bu zaman aralıklarında, sırasıyla, 1000 de 5.2 ve 1000 de 5.4’lük yıllık nüfus büyüme oranları verir. Bu toplamlar da Durand’ın tahminlerine dayanır.

Birleşmiş Milletlere göre, 1950 yılında, dünya nüfusu 2.5 milyar kadardı, ki bu, 20.yüzyılın ilk yarısında nüfusun yıllık büyüme hızının 1000 de 7.9 olduğunu gösterir. 1950’den 1974’e kadar büyüme hızı iki kattan da daha fazla artarak 1000 de 17.1’e çıktı ve dünya nüfusunun 3.9 milyara yükselmesi sonucunu getirdi. Birleşmiş Milletlerin 1973’te yaptığı çeşitli projeksiyonların orta nokta (median) değeri, 2000 yılında dünya nüfusunun muhtemelen 6.4 milyar olacağını işaret etmektedir ki bu artış 1973 yılını izleyecek 25 yılda nüfus büyüme oranının yılda 1000 de 19 olacağını ima eder. Bu kısa açıklamadan da anlaşılabileceği gibi, nüfus tarihi kolaylıkla iki döneme ayrılabilir. çok uzun süren bir yavaş büyüme dönemi ile fevkalade kısa bir hızlı büyüme dönemi. Bu iki dönem boyunca nüfusun gelişmesinin anlaşılması, nüfusun mutlak büyüklüğü, büyüme hızını belirleyen faktörlere dayanan birkaç basit matematiksel ilişkiden türetilebilir.

Herhangi bir oransal hızda ısrarlı büyüme, giderek hep artan büyüme ilaveleri (incerements of growth) üretir ve toplam, bir hayli mütevazi bir artış hızıyla dahi, daha önceden belirlenen sınırlı bir düzeyi şaşırtıcı kısa bir süre içinde aşar. Artmakta olan bir nüfus, 693 sayısının, her 1000 kişilik nüfusa ilave kişi sayısı birimi ile ifade edilen yıllık artış hızına bölünmesiyle elde edilen yıl süresi içinde iki katına çıkar. Ki bu ilişki Şekil 4‘te gösterilmiştir.

Şekil 1 İnsan nüfusuna genel bakış. İnsan nüfusunun, insanın bir milyon yıl kadar önce ortaya çıkışından günümüze kadarki genel görünümü, insanın tarihinin ikiye ayrılan özelliğini vurgular. Büyüme eğrileri, bu ayrıntı düzeyinde, nüfusun büyüklüğünün (kesiksiz çizgi) ve yıllık büyüme oranının (kesikli çizgi), dönemin hemen hemen tamamında sabit olduğunu, en son yıllarda ise dikey bir şekilde yükseldiğini gösterir.

Şekil 2. Tarıma geçiş. 10000 yıl kadar önce tarıma geçilmeğe başlanılması, Şekil 1’deki sürenin yaklaşık %1’ine tekabül eden bir süreyi belirler. Ne var ki, bu çok daha kısa zaman aralığında dahi, nüfus artış oranı, dönemin büyük bir kısmında, mütevaziydi ve son birkaç yüzyılda meydana gelen artış, bu şekilde de adeta dikey bir artış görünümüne yol açmaktadır.

Şekil 3. 1750 Sonrasındaki dönemin özelliği, dünya nüfusunun büyüklüğünde hızlı ve hızla giderek daha hızlanan bir büyümenin meydana gelmiş olmasıdır. Bu dönem insanın tarihinin sadece % 0.02’si kadardır. Ama insan sayısındaki artışın % 80’i, bu kısa dönemde ortaya çıkmıştır. Üstelik, bu dönemde, artış oranındaki en dramatik tırmanma en son yıllarda olmuştur: artış oranı son 25 yılda [1950-1974 arasında] ikiye katlanmıştır.

Şekil 4. Nüfusun iki katına çıkma süresi, 693 sayısını, her 1000 kişiye yılda eklenen insan sayısı olarak yıllık büyüme oranıyla bölerek hesaplanır. Yaklaşık 10000 yıl öncesine kadar büyüme oranı 1000 de 0.02 ya da daha azdı ve nüfusun iki katına çıkması için 35000 yıl geçmesi gerekiyordu. Bugün bu oranı 1000 de 20 ye yakındır ve bu durumda nüfus önümüzdeki 35 yıl içinde iki misli olabilir. Devam eden büyüme aşırı sonuçlara yol açar: bugünkü oranla nüfusun önümüzdeki 350 yıl içinde 10 defa iki katına çıkması, 4 trilyondan daha büyük bir nüfus ima eder.

Böylece büyüme oranının 1000 de 0.56 olduğu İS 1 ile 1750 arasında nüfus her 1200 yılda bir 2 katına çıkmaktaydı. Nüfus büyüme oranının 1000 de 20 olmasının beklendiği 1973 yılını izleyecek birkaç onyıl içinde, dünya nüfusu her 35 yılda bir 2 katına çıkacaktır.

Bir sayının birkaç defa birer misli katlanmasının birikimli etkisi sağduyu açısından şaşırtıcıdır. Bu olguyu gösteren ünlü bir örnek, kızını, bir satranç tahtasında birinci karedeki bir buğday tanesine karşı ikinci karede iki, üçüncü karede ikinci karedeki sayının karesi kadar, dördüncü karede üçüncü karedeki sayının karesi kadar buğday tanesi vererek, bu şekilde her karede bir önceki karedeki buğday tanesi sayısının karesi kadar buğday tanesini vere vere satranç tahtasındaki 64’üncü kareye gelinceye kadar hesaplanacak buğday tanesinin toplamını kendine verebilecek bir damat adayına gelin vermek isteyen kralın efsanesiyle ilgilidir. Bu şekilde hesaplanacak buğday miktarı bugün dünyanın toplam üretiminden birkaç kat daha fazla bir buğday miktarını gerektirir.

Aynı geometrik büyüme kanuna uygun olarak, dünya nüfusu, oldukça az kere iki katına katlanarak bugünkü düzeyine ulaşmıştır. Gene hipotetik olarak, dünya nüfusunun başlangıçta Adem ile Havva’dan ibaret olduğunu varsayarsak, nüfus sadece 31 kere, ya da ortalama olarak her 30 000 yılda bir iki katına katlanmıştır. Bu ifade, nüfus büyüme hızının insan ırkının dünyadaki tarihinin tamamını kapsayan ortalaması hesaplandığında, nüfus artışının çok düşük bir ortalama artış hızıyla gerçekleştiğini söylemenin bir başka biçimidir. Bu türden hesap edilen yıllık ortalama oran, her 1000 kişide 0.02’lik bir yıllık artışı gösterir. Oldukça daha hızlı bir büyümenin meydana geldiği son 2000 yıllık süre ele alındığında bile, ortalama büyüme oranı oldukça mütevazıdır. İS 1 yılından bu yana dünya nüfusu sadece 4 kere, ya da ortalama olarak her 500 yılda bir iki katına katlanmıştır ki bu da ortalama olarak yılda 1000 kişiye 1.4 kişilik bir artış oranını ima eder.

Bu uzun süreli ortalamaların bağlamında, günlümüzdeki büyüme oranı, daha da çok çarpıcı görünmektedir. Ne var ki, dünya nüfusunun bu müstesna kalabalıklaşması, geometrik serilerin bilinen matematiğinden kaynaklanır. Dünya nüfusu doğumlar ölümleri aştığı ölçüde artar. Büyüme oranı, doğum oranı ile ölüm oranı arasındaki farktır. Bu ilişkiyi bir başka şekilde ifade etmenin yolu şudur. Uzun bir dönem boyunca ortalama artış oranı, birbirini izleyen kuşakların büyüklüklerinin oranına bağlıdır. Bu oran, yaklaşık olarak ömürlerinin doğurgan oldukları yılları arasında kadınlara doğan kız çocuğu sayısı ile, ortalama çocuk doğurma yaşına kadar hayatta kalan kadınların toplam kadınlara oranının çarpımına eşittir. Bu çarpım, biyolojik doğurganlıkları anormal olan ve çocuk doğurma çağına varmadan ölen kadınlarla ilgili gerekli düzeltmeyi yaptıktan sonra, yeni doğan dişilere ömürleri boyunca doğacak olan kız çocuklarını belirtir. Bu çarpım, mevcut olan doğurganlık ve ölümlülük koşullarında, kadın başına bir [tane] kız çocuğunu gösteren bir sayısına eşitse, birbirini izleyen kuşakların nüfus büyüklüğü değişmez. Bu çarpımın sayı değeri iki ise, nüfus her kuşakta, ya da her yirmisekiz yılda bir, iki katına çıkar.

Bir nüfusun doğurganlığı, ayrıca kadın başına çocuk doğurma, [ya da] kadının hayatı boyunca doğan bütün çocukların, hem erkek hem de kız çocukların sayısı ile de ölçülebilir. Ki bu sayıya toplam doğurganlık oranı denir. Ölümlülük, ölüm anındaki ortalama yaş ya da ortalama ömür uzunluğu ile özetlenir. Bu ölümlülük kavramı da doğuştaki ömür uzunluğu süresi beklentisi birimi ile ifade edilir. 1973 yılında Amerikan kadınının toplam doğurganlık oranı 1.94 idi. Doğuşta hayat beklentisi ise 75 yıldı. Böylece 1973’ün her yaştaki doğum oranları koşullarına göre, kadınlar ortalama olarak 1.94 çocuk doğuracaklardır; 1973’teki bütün yaşlardaki ölüm oranları koşullarına göre de kadınların ortalama hayat süreleri 75 yıl olacaktır.

Ortalama hayat uzunluğu kısaysa, ortalama üreme yaşına kadar hayatta kalan kadınların oranı küçüktür. Gerçekten de, haklarında yeterli bilgimiz olan nüfuslarda, bu iki sayı arasında yakın bir ilişki vardır ve ortalama ömür uzunluğundan hareket ederek, anne olacak yaşlara kadar hayatta kalan kadınların oranı hakkında oldukça güvenilir bir tahmin elde edilebilir. İnsan nüfusunun öngörülebilir bir başka özelliği, erkek çocuk doğumlarının kız çocuğu doğumlarına oranıdır. Herhangi bir büyük ölçekli örnekte bu oran her zaman 1’e 1.05’tir. Nüfustaki bu sabit ilişkiler nedeniyle dişilerin hayat beklentileri ve toplam doğurganlık arasında herhangi bir belirli nüfus büyüme oranını verecek bütün kombinasyonları hesap etmemiz mümkündür. Sıfır büyüme oranını veren koşullar özellikle ilgi çekicidir. çünkü geçmişteki 1 milyon yılın çok uzun bir bölümünde nüfus sıfır büyüme hızına yakın bir değişme durumu göstermişti.

Şekil 5‘te doğum anında ömür beklentisi ile toplam doğurganlık oranı arasındaki ilişki gösterilmiştir. Durağan bir nüfusta ortalama ömür uzunluğu doğum oranının karşılığıdır. Bir başka türlü ifade edilirse, sabit büyüklükteki bir nüfusta doğum oranı, yaşanan kişi yılı başına doğum sayısıdır ve ortalama ömür uzunluğu doğum başına yaşanan kişi yılı sayısıdır.

Şekil 5 Dengede Nüfus. Doğurganlık ve ölümlülük arasında çok sayıda farklı bileşimle, nüfus sabit bir büyüklükte tutulabilir. Toplam doğurganlık oranı, ömürlerinin her yılında, herhangi bir belirli anda söz konusu olan yıllık doğum oranlarına tabi hipotetik bir kadın grubunda, kadın başına doğan çocuk sayısıdır. Benzer bir şekilde, doğumdaki ömür beklentisi, ömürlerinin her yaşında, belirli bir zaman kesitindeki ölüm oranlarına tabi olan hipotetik bir insan grubunun ortalama ömrüdür. Nüfusun ne büyümekte ne de azalmakta olduğu durumda, bu verilerden iki ayrı demografik ölçü daha türetilebilir: doğum oranı ve ortalama çocuk doğurma yaşına kadar hayatta kalan kadınların oranı. İnsanlık tarihinin büyük bir bölümünde, mutlaka, bu oranların sıfır büyüme koşullarına yaklaşık olan bazı bileşimleri hüküm sürmüş olmalıdır. [Sıfır büyüme koşullarında] doğum oranı, meselâ 1 000 kişide 50 idiyse, bu takdirde ortalama ömür aralığı mutlaka 20 yıl kadardı, bütün kadınların mutlaka yaklaşık üçte biri çocuk doğurma yaşına kadar hayatta kalmıştı ve hayatta kalanlar da mutlaka ortalama olarak 6.5 çocuk sahibi olmuştu.

Doğurganlık ile ölümlülük arasında, bir nüfusu sabit bir büyüklükte tutacak birçok kombinasyon vardır. Ortalama dişi ömrünün 70 yıl olduğu bir statik nüfusu düşünelim. Bu ölümlülük oranı veri olduğunda, ortalama çocuk doğurma yaşına kadar hayatta kalan kadınların oranı % 93.8’dir. Nüfusun büyüklüğü sabit kalacağı için, kadın başına doğan kız çocuğu sayısı 1/0.938 ya da 1.066 olmak zorundadır. çünkü her dişi doğumuna karşılık 1.05 erkek doğum vardır. Toplam doğurganlık oranı mutlaka 2.05 x 1.066 ya da 2.19 olmak zorundadır. Böyle bir nüfusta doğum oranı 1/70 ya da 1 000 kişide 14.3’tür.

Eğer dişilerin ömür uzunluğu, muhtemelen modern çağlardan önce olduğu gibi, ortalama olarak 20 yıl ise, bu takdirde kadınların % 31.6’sı ortalama çocuk doğurma yaşına kadar hayatta kalabilir ve menapoz yaşına kadar yaşayacak olanlar ortalama 6.5 çocuk sahibi olurlar. Bu koşullarda doğum oranı % 0 50’dir. (Ölümde ortalama yaşın 20 olduğu bir nüfusta bir çok kadının menapoz çağına kadar hayatta kalmasında bir tutarsızlık olmadığı belirtilmelidir. Ölüm oranı yüksek olduğunda ölümdeki ortalama yaş hiç de ölümdeki tipik yaş demek değildir. Durağan bir nüfusta ömür beklentisi meselâ 20 yıl olduğunda, yaklaşık olarak ölümlerin yarısı 5 yaşından önce olur; dörtte biri 50 yaşından sonra olur ve sadece % 6.5’u ortalama ölüm yaşının etrafındaki 10 yıllık yaş süresinin içinde meydana gelir.)

Bu ilişkilerin önemi, insan nüfusunu, tarihinin her bir döneminde karakterize eden doğum ve ölüm oranları arasındaki kombinasyonları ifade etmeleridir. Eğer son 200 yılda olduğu gibi, doğum ve ölümlülük oranları arasında, bir başka türden kombinasyon birkaç kuşaktan daha uzun bir süre boyunca ortaya çıkarsa, toplam nüfus dramatik bir şekilde genişler, ya da daralır. Bu kombinasyonlar durağan bir nüfusta mümkün olan en aşırı doğum ve ölümlülük oranlarını da belirler. Bir sınır mümkün olan en düşük ölümlülük oranı tarafından çizilir. Ortalama ölüm beklentisinin 75 yıl olduğu durumda, bütün kadınların % 97.3’ü ortalama üreme yaşına kadar hayatta kalır ve nüfusu idame ettirmeleri için bunların sadece 2.1 çocuk sahibi olmaları gerekir. Ki bu 1000 de 13.3’lük bir doğum oranını ifade eder. Ölümlülük oranında meydana gelebilecek herhangi bir azalma ortalama ömrü 80 yıla ya da daha fazlaya çıkarabilir. Ama bu çocuk doğurma yaşına kadar hayatta kalacak kadınların oranını anlamlı bir şekilde arttırmayacak ve nüfusu sabit tutmak için gerekli, kadın başına doğum sayısını da anlamlı bir şekilde azaltmayacaktır. Diğer sınır durağanlık oranı tarafından çizilir. Ömür beklentisi 15 yıla düştüğünde kadınların sadece % 23.9’u çocuk sahibi olacak kadar yaşar ve nüfusun düşmesinin önlenmesi için çocuk doğuracak yaş boyunca bir kadının 8 ya da 9 çocuk doğurması biyolojik olarak mümkünse de, hiçbir nüfusta 8 çocuktan daha fazla çocuk doğuran kadın sayısının anlamlı boyutlara vardığı görülmemiştir.

İnsan doğurganlık ve ölümlülük oranlarıyla ilgili güvenilir kayıtlar, insan sayısıyla ilgili kayıtlardan çok daha azdır. Bugün dünya nüfusunun yarısından daha azı, hayati istatistiklerin güvenilir bir şekilde tutulduğu bölgelerde yaşamaktadır. Meselâ, Asya’nın büyük bir bölümünde, Afrika’nın hemen hemen tamamında, Latin Amerika’nın büyük bir bölümünde, doğumlar ve ölümlerle ilgili kayıtlar yetersizdir. Doğurganlık ve ölümlülükle ilgili daha kesin bilgiler, bu nedenle, İskandinavya’da 18. yüzyıldan itibaren, Avrupa’nın büyük bir bölümünde 19. yüzyıldan itibaren ve Japonya ve Amerika’da da 20. yüzyılda olmak üzere, gelişmiş ülkelerin yakın tarihlerinde elde edilmiş bilgilerle sınırlıdır. Azgelişmiş ülkelerin hayati istatistiki oranlarıyla ilgili birçok tahmin, bu ülkelerin nüfus sayımlarında ortaya çıkan nüfus yaş kompozisyonu, iki nüfus sayımı arasındaki nüfus artışı ve nüfus sayımları ve demografik taramalarda elde edilen [diğer] bilgilerden türetilmektedir. Ancak bu ülkelerin daha önceki dönemlerindeki nüfusları hakkında doğum ve ölümlerle ilgili geçerli bilgiler son derece zorlukla elde edilebilir. Bu nedenle, bu bilgiler, doğurganlığı ve ölümlülüğü etkileyen güçlerin analizinden türetilmek durumundadır. Bu şekilde türetilen tahminlerle yetinilmesi gerekmektedir.

Doğurganlık farklılıkları iki faktöre bağlanabilir: çocuk doğurma yaşındaki kadınların bir seksüel partnerle beraber yaşamaları nedeniyle çocuk doğurmaları riskindeki farklılıklar ile; seksüel partnerle birlikte yaşayan kadınların gebe kalmaları ve canlı doğum yapmaları arasındaki farklılıklar. Bir çok nüfusta sosyal olarak izin verilen tek beraber yaşama biçimi, eşler arasındaki ilişkidir. Bu nedenledir ki evliliklerin oluşması ve dağılmasını belirleyen yasalar ve gelenekler doğurganlığı etkiler. Bu konuda bariz bir örnek, bir kuşak öncesine kadar bir çok Avrupa milletinde yaygın olan geç evlenme biçimleridir. İkinci Dünya Savaşı’ndan önceki yıllar boyunca, Almanya, İskandinavya, Hollanda, Belçika ve Britanya’da kadınların ilk evliliklerinin ortalama yaşı 24 ile 28 arasında idi ve 50 yaşına geldiği halde evlenmemiş kadınların toplam kadınlara oranı % 1 ile 30 arasında değişmekteydi. Bunun bir sonucu olarak, üreme yaşında olan kadınlar arasında, evli oldukları için çocuk doğurma riski taşıyan kadınların oranı yarıdan daha azdı. İrlanda’daki gibi bazı durumlarda, üçte bir kadar bir hayli düşük bir düzeydeydi.

Doğurganlığı azaltabilecek ve evlenme ile ilgili çok başka bir gelenek ise Asya’da ve Kuzey Afrika’da yaygındır. Kadınlar 17 ya da 18 yaşında evlenmektedirler. Ama evli erkeklerin ortalama yaşı çok kere evli kadınların ortalama yaşından 8 ya da 9 yıl daha büyüktür. Kadınlardan bazılarının doğurganlığı, muhtemelen, kendilerinden çok daha yaşlı erkeklerle (çok kere de dul olan erkeklerle) evlendirildikleri için, azalmaktadır. Evlilikler, gelinin annesi ve babasıyla yapılan anlaşmalara göre kurulmaktadır. Birçok halde gelin için bir fiyat ödenmesi gerekmekte ve daha yaşlı erkekler, evlenilmesi daha çok arzulanan genç kadınlara talip olmak için gerekli servete ya da prestije daha çok sahip bulunmaktadırlar. Doğurganlık üzerindeki başka bir sosyal etki ise, Hinduizmin dulların yeniden evlenmelerini yasakladığı Hindistan’da görülmektedir. Bu yasağa her zaman her yerde titizlikle uyulmamışsa da, yasak, Hindistan’daki doğurganlığı, tartışmasız bir şekilde, yasak olmasaydı olabilecek düzeyin altına indirmiştir.

Beraber yaşayan çiftler arasında doğurganlık, aşikârdır ki, çocuk sahibi olmamak için belli yöntemlerin uygulanıp uygulanmadığından etkilenir. Institut National d’Etudes Démographique ‘den Louis Henry, “doğal doğurganlık”ı, davranışlarını zaten sahip oldukları çocukların sayısına göre ayarlamayan çiftlerin doğurganlığı şeklinde tanımlamıştır. Bu şekilde tanımlanan doğal doğurganlık tek biçimli olmaktan çok uzaktır. Gelenek, sağlık ve beslenme tarafından etkilenir. Meselâ, emzirme doğumu takip eden lohusalık döneminde yumurtlamayı geciktirmekte, dolayısıyla döllenme olmamaktadır. Bazı nüfuslarda düşük doğurganlık yaygın belsoğukluğu enfeksiyonu ile bağlantılı patolojik kısırlığa bağlanabilir. Son olarak, Harvard Üniversitesi’nden Rose E. Frisch ve meslektaşlarının çalışmalarının ima ettiği gibi, beslenme tarafından da etkilenebilir. Adet görmenin başlama yaşının vücuttaki yağ miktarından, en azından kısmen etkilendiği ve bu nedenle beslenmeyle ilişkili olduğu anlaşılmaktadır. Üstelik adet görme çağına girmiş olan kadınlarda, vücut ağırlığının vücut boyuna göre bariz bir şekilde azalması, adet kesilmesine yol açmaktadır. Bu nedenle, beslenme yetersizlikleri olan nüfuslarda doğurganlık düzeyi düşebilir. Gebelik ve emzirme ciddi kalori kaybına yol açtığı için, çocuk emzirme, adetin meydana gelmediği süreyi, ortalama vücut yağının düzenli yumurtlama saykılı için gerekli olan asgari eşiğe çok yakın olduğu nüfuslarda daha etkili bir şekilde uzatabilir.

Günümüzde beraber yaşayan çiftler arasında doğurganlık farklılıklarının en bariz kaynağı, doğurganlığın, kasıtlı bir şekilde, hamile kalmanın kontrolü ve uyarılmış düşükle kontrol edilmesidir. Bazı modern toplumlarda çok düşük doğurganlık oranlarına ulaşılmıştır. Toplam doğurganlık oranı, (çekoslovakya’da 1930, Avusturya’da 1937 ve Batı Almanya’da 1953’te) 1.5 kadar çok düşük bir düzeye inmiştir. Gebe kalma kontrolü uygulamalarının ne ölçüde yaygın olduğu, sadece birkaç ülkenin nüfusu için, o da son 20, 30 yıl hakkında, doğrudan doğurganlık araştırmalarının sağladığı kanıtlara dayanarak bilinmektedir. (Uluslararası İstatistik Enstitüsü şu andaki uygulamaları aydınlatabilecek bir Dünya Doğurganlık Taraması başlatmıştır, ama bu tarama geçmişi aydınlatmayacaktır.) Doğurganlığın geçmişteki toplumlarda kasıtlı olarak kontrol edildiğine dair göstergeler, çocuk doğurmanın daha erken yaşlarda evlenmiş olan kadınlarda daha geç yaşta evlenmiş kadınlara göre daha erken bir yaşta durması gibi ipuçlarından türetilmek durumundadır. Bu türden kanıtlar, bütün evli kadınların doğurganlığında büyük bir düşmenin gözlemlenmesiyle birlikte, gebe kalmanın kontrolünün 17. yüzyılda Cenova burjuvazisi ve Fransa’nın ileri gelenleri arasında yaygın olduğunu işaret etmektedir. Norman Himes, Gebeliği önlemenin tıbbi tarihi adlı kitabında, bir uçta tamamen etkisiz kocakarı ilaçlarından öteki uçta bir hayli etkili pratik tekniklere kadar farklılıklar gösteren ve gebeliği önlemek için verilmiş olan reçetelerin, en azından klasik Grek çağlarından beri birçok toplumda bilindiğini göstermiştir. Besim Müselllem tarafından Harvard Üniversitesi’nde verilen bir doktora tezi, prezervatif ve diyafram kadar etkili bir koruma metodu olan erken çekme metodunun, Ortaçağ İslam dünyasında, İslamiyet’ in en önemli yedi hukuk mezhebi tarafından aşikâr bir şekilde düzenlenmesini gerektirecek kadar yaygın olduğunu ortaya çıkartmıştır. Öte yanda, Batı Avrupa’da, 17. ve 18. yüzyıldan itibaren, mahalli kilise kayıtlarının analizi ve günümüzde azgelişmiş toplumlardaki gözlemler, etkili gebe kalma kontrolü uygulamalarının kırsal ve modern çağ öncesi toplumların çoğunda yaygın olmadığını ima etmektedir.

Hem doğurganlık hem de ölümlülük oranlarında büyük iniş çıkışlar, nüfus tarihinin büyük bir bölümünü karakterize eden sıfıra çok yakın büyüme oranlı uzun süre ile tutarsız değildir. Büyümenin aritmetiği, büyüme hızının uzun dönemde sıfır oranın üstüne anlamlı bir şekilde çıkmasına yer bırakmazsa da, kısa dönemli farklılaşmalar, muhtemelen bir hayli sıktı ve önemli iniş çıkışlar ifade ediyordu. Bizim bakış açımızdan, yüzbinlerce yıl hemen hemen durağan kalmış gibi görünen nüfusta, gerçekte, nüfusun birkaç kat genişlediği hızlı büyümeli kısa süreler ile bu genişlemeleri izleyen katastrofik gerilemeler görülmüştü. Meselâ, tarım öncesi nüfus, mutlaka, buzulların genişlemesi gibi iklim değişikliklerinden ve avlanan bazı hayvan ırklarının yok olmasından olumsuz olarak etkilenmişti. Bitki tarımı bir kere başladıktan sonra da, nüfus, salgın hastalık ve kuraklığın, bitki hastalıkları ve zararlı böcek istilalarının hasatı mahvetmesi nedeniyle, belirli aralıklarla büyük ölçüde azalabilyordu. Üstelik, nüfus, belirli anlarda da, bireysel ölçekte yapılan zalimlikler ve örgütlenmiş savaş nedeniyle insanın kendi şiddetinin yol açtığı azaltmaya maruz kalıyordu.

Daha önceki nüfuslar 20. yüzyılın milyarları ile karşılaştırılabilecek bir şekilde hiçbir zaman dünyayı dolduracak kadar genişlemediği için, geçmişte, uzun süren yüksek doğurganlığın daima yüksek ortalama ölümlülük oranı ile paralel gittiği sonucunu çıkartmamız gerekir. Benzer bir şekilde, uzun süren düşük doğurganlık oranlarının da muhakkak düşük ölümlülük oranlarıyla telafi edildiği sonucunu çıkartmamız gerekir; ölümlülük oranları yüksek kalırken düşük doğurganlık oranlarını sürdüren bütün toplumlar mutlaka yok oluyorlardı.

İnsanlığın tarih öncesi geçmişinin alışılagelen özetinde, eski insanın kendi çocuklarından daha büyük tehlikelerle karşı karşıya kalarak yaşadığı ilkesinden hareket ederek, ne kadar geriye gidilirse insan hayatının ortalama uzunluğunun o kadar kısa olduğu varsayılır. Meselâ, yaygın bir şekilde, avcı ve toplayıcıların, yerleşik tarımcılardan daha yüksek ölümlülük oranlarına sahip oldukları sanılır. Tarımcıların elde ettikleri daha büyük nüfus düzeyleri, doğru bir şekilde, gıda arzının artmasına bağlanmaktadır, ama insana cazip gibi görünebilecek ve ölümlülük oranındaki azalmanın nüfusun büyümesindeki bu hızlanmanın sebebi olduğu çıkarımı, zorunlu olarak gerekçelendirilmiş [bir önerme] değildir.

Tarımın başlaması büyüme oranında sadece küçük bir artışa yol açtı. Eğer bu küçük fark ölümlülük oranındaki bir düşüşten ötürü ortaya çıkmış olsaydı, ortalama ömür beklentisindeki değişmenin farkedilmesi bir hayli zor olurdu. Avcı-toplayıcı toplumda kadın başına ortalama doğum sayısı meselâ 6.5 idiyse, ortalama ömür süresinin mutlaka 20 yıl olması gerekiyordu. Eğer ilk çiftçilerin doğurganlık oranları kendilerinden önceki avcı-toplayıcılarınkiyle aynı kaldıysa, bu takdirde nüfus büyüme oranında gözlemlenen artışı meydana getirmek için gerekli olan ömür uzaması sadece 0.2 yıldır. Ömür beklentisinde 20 yıldan 20.2 yıla yükselmenin de farkedilmesi mümkün değildi.

Eğer tarım-öncesi insanın ilk tarımcılardan önemli ölçüde daha yüksek ölümlülük oranına sahip olduğu varsayılırsa, aynı zamanda avcı-toplayıcıların çok daha yüksek doğurganlık oranlarına sahip olduklarının varsayılması gerekir. Eğer daha önceki avcı-toplayıcı kültürün ölümde ortalama yaşı 20 değilde meselâ 15 olmuş olsaydı, bu taktirde doğurganlığının kadın başına 6.5 değil 8.6 olması gerekirdi. Böyle bir değişmenin farkedilemez olduğu söylenemez. Tarımın benimsenmesinin temsil ettiği, insan hayatının tamamen yeniden organize edilmesinin, hem doğurganlık hem de ölümlülük oranlarını etkilemiş olması elbetteki beklenebilirdi. Ne var ki, her iki hayatî oranın da azalmadığını fakat arttığını düşünmemizi gerektiren bir neden bulunmaktadır. Tarıma geçiş sırasında hayatî oranlardaki artış Şekil 6‘da ele alınmıştır.

Şekil 6. Neolitik Devrim. Neolitik devrim, net etkisi nüfus büyüme oranında hafif bir artış olan demografik sonuçlar getirdi. Bu hadiselerin bir rekonstrüksiyonu, köy hayatının hastalığa karşı daha duyarlı olması ve belki de aynı zamanda tarımın iklim krizlerinden olumsuz yönde etkilenme özelliği nedeniyle ölüm oranının arttığını ima eder. Eğer ölüm oranı gerçekten yükseldiyse, bu takdirde doğum oranının da, hafif bir marjla ölüm oranını aşan bir şekilde yükseldiği kesindir. Her iki hayatî oran da, mutlaka yıldan yıla dalgalanmıştır. Ölüm oranındaki dalgalanma doğum oranındakinden biraz daha fazla olmuştur. Geçişten sonra bile oranlar arasındaki fark küçük kalmıştır.

Hem hastalıklar hem de önceden tahmin edilemeyen kıtlıklar, muhtemelen ilk çiftçilerin ölüm oranlarını yükseltmiştir. Köy hayatı, çok sayıda insanı birbirine çok yakın oldukları mekânlarda bir araya getirerek, patojenlerin bir insandan diğerine aktarılmasına elverişli bir zemin yaratabilmiş ve endemik hastalık depoları ortaya çıkarabilmiştir. Üstelik, tarımsal nüfusların daha yoğun olması, muhtemelen, gıda, toprak ve suyun daha fazla kirlenmesine ve hastalık taşınmasına yol açmıştır. Daha büyük nüfus yoğunluğu ve aşağı yukarı tamamen ürün hasatlarına bağımlı hale gelmiş olma, aynı zamanda, tarımcıları, olumsuz çevre değişikliklerine karşı muhtemelen daha dayanıklı olan avcı-toplayıcıların aksine, hasatta meydana gelen beklenmedik düşüklükler karşısında fevkalade duyarlı, zayıf hale getirmişti.

Eğer tarıma geçilmesinden sonra ölümlülük oranı gerçekten yükselmiş idiyse, bu takdirde doğurganlık oranının da biraz daha büyük bir marjla artmış olduğu kesindir. Her iki hayatî oranın da artmış olduğu varsayımı, Güneybatı Afrika’da Kalahari Çölü’nün Kung aşireti gibi, günümüzde de geçimlerini avcılık ve toplayıcılıkla sürdüren insanların doğurganlık oranları hakkındaki gözlemlerle de desteklenmektedir. Toronto Üniversitesi’nden Nancy Howel, kendinin ve meslektaşı Richard Borsay Lee’nin yaptığı gözlemleri analiz ederek, Kung kadınlarının doğumlar arasında uzun aralara ve mütevazı genel doğurganlık oranlarına sahip olduğunu göstermiştir. Rose Frisch’in çalışmasının ima ettiği bir olanaklı açıklama, Kung’ların beslenmelerinin düzensiz yumurtlamaya yol açacak kadar düşük vücut ağırlıklarına yol açtığıdır. Uzun emzirme süreleri de, ayrıca, düşük vücut ağırlıklarıyla birlikte, doğumlar arasındaki süreyi uzatıyor olabilir. Eğer tarım öncesi toplumlarda da buna benzer koşullar yaygın idiyse, bitkilerin ekimi, vücut ağırlığını arttırarak ve annelerin tarlalarda çalışmalarına imkan sağlamak için bebeklerin daha erken memeden kesilmelerini teşvik ederek, doğurganlık oranlarını teşvik etmiş olabilir.

Ne yazıktır ki, neolotik devrimle birlikte ortaya çıkmış olması muhtemel bu demografik olaylar üstündeki bu spekülasyonların, doğrudan kanıtlarla yeterince test edilmeleri mümkün değildir. Nispeten yakın zamanlara kadar, ölümlülük oranlarıyla [ilgili] elimizdeki göstergeler, sadece mezar taşları üstündeki yazılar ve insan iskeletlerinin yaşla ilgili özellikleriydi. Bu yollarla elde edilen ölümler örneklemesi temsil edici olmayabileceği için, ortalama ömür uzunluğu gibi istatistikleri, erken dönemler için güvenilir bir şekilde tahmin etmek imkânsızdır.

Dünya nüfusunda 18. yüzyılda başlamış olan hızlanmış büyüme, Birleşmiş Milletler tarafından “daha gelişmiş” ve “azgelişmiş” diye sınıflandırılan alanlar ayrı ayrı ele alınırsa daha iyi anlaşılır.

Daha gelişmiş alanlarda, 18. yüzyıldan beri artış oranlarında meydana gelen değişmelerin, tam olmasa da genel bir açıklaması, demograficilerin demografik dönüşüm dedikleri analiz ile yapılır. Doğurganlık ve ölümlülükte demografik dönüşümü oluşturan değişmelerin, genel olarak, bir milletin, büyük ölçüde kırsal, tarımsal ve en azından kısmen ümmi bir toplumdan, aslî olarak şehirli, endüstriyel ve okur-yazar bir toplum olmaya geçişiyle birlikte ortaya çıkması beklenir. Birleşmiş Milletler tarafından daha gelişmiş diye sınıflandırılmış olan nüfusların hemen hemen hepsi, değişmelerin zamanı ve vüsati ülkeden ülkeye önemli değişiklikler gösterse de, bu türden demografik dönüşümlerden geçmiştir.

Daha gelişmiş ülkelerin hepsinde ortak olan demografik deneyim, son 200 yıl sırasındaki bir tarihte, hem doğurganlık hem de ölümlülük oranlarında [meydana gelen] önemli bir azalmayı içerir. 18. yüzyılda ortalama ömür süresi 35 yıldan daha fazla değildi ve şimdi daha gelişmiş sayılan milletlerin birçoğunda mutlaka 35 yıldan çok daha azdı. Bugün, hemen hemen istisnasız bir şekilde, bu milletlerde ortalama ömür beklentisi 70 yıl ya da daha fazladır. İki yüz yıl önce, kadın başına doğum sayısı, şimdi daha gelişmiş olan alanlar arasında, Amerika’daki sömürgeler ve muhtemelen Rusya gibi bazı alanlarda 7.5 ile, İsveç ve muhtemelen İngiltere ve Galler gibi bazı diğer alanlarda 4.5’dan fazla olmayan bir düzey arasında değişiyordu. 1973’te, daha gelişmiş ülkeler arasında sadece İrlanda, kadın başına üçten fazla çocuk sergileyen bir doğurganlık oranına sahipti ve daha zengin ülkelerin çoğunluğunda toplam doğurganlık 2.5’in altındaydı. Böylece, daha gelişmiş ülkelerin neredeyse hemen hepsi[nde], son ikiyüzyıl içinde, ortalama ömür beklentisi bir misline çıktı ve toplam doğurganlık oranı yarıya indi.

Eğer doğurganlık ve ölümlülük oranlarındaki düşüş eş zamanlı olarak meydana gelmiş olsaydı, daha gelişmiş olan ülkelerin nüfuslarında, 1750’den bu yana ortaya çıkan büyüme mütevazi olabilirdi. Gerçekten de, ölüm oranının olduğu gibi doğum oranının da 18. yüzyıl bitmeden önce azalmağa başladığı Fransa’nın deneyimi böyleydi. Bunun bir sonucu olarak da, Fransa’nın nüfusundaki artış, diğer Avrupa milletlerinin çoğunun nüfusundaki artıştan çok daha az oldu. Ne var ki, gelişmiş ülkelerin nüfuslarının toplamı, 1750 sonrasında, 20. yüzyıl başlarına kadar hızlanan bir şekilde, olağanüstü bir büyüme sergiledi Nüfustaki bu artışın nedeni, ölümlülükteki düşmenin, hemen hemen bütün durumlarda, çok kere birçok yıllık bir farkla, doğurganlıktaki azalmadan önce meydana gelmesiydi. Ki bu konu Şekil 7‘de gösterilmektedir.

Şekil 7. Demografik Dönüşüm. Burada şematik olarak gösterilen demografik dönüşüm insan nüfusunun yakın tarihinin merkezî bir olayıdır. Ölüm oranında ya tıp (özellikle halk sağlığı) ya beslenme ya da hem tıp hem beslenmede meydana gelen iyileşmelerin yol açtığı bir azalma ile başlar. Aradan zaman geçtikten sonra, birincil olarak, çocuk sahibi olmanın değeri hakkındaki algılamada meydana gelen değişmeler nedeniyle, doğum oranı da azalır. Dönüşümden önce doğum oranı sabittir fakat ölüm oranı dalgalanır; dönüşümden sonra ölüm oranı sabittir fakat doğum oranı dalgalanır. Demografik dönüşüm genellikle milletlerin modernleşmesine eşlik eder; Avrupa ve ABD’de 18. yüzyılın sonları ve 19. yüzyılın başlarında başladı. Ama azgelişmiş milletlerde çok daha sonra ve çoğunlukla 20. yüzyılda başladı. Gelişmiş ülkelerde dönüşüm şimdi esas olarak tamamlanmıştır. Ama dünyanın geri kalan kısmının büyük bir bölümünde sadece ölümlülük azalmıştır, doğurganlık hâlâ yüksek düzeydedir. Ölümlülük ve doğurganlıktaki düşmelerin arasındaki dönemde nüfus hızla artmıştır.

Amerika Birleşik Devletleri’nde doğurganlıktaki azalma Fransa’da olduğu gibi, erken başladı. Bu azalmanın 19. yüzyıl başlarında bir hayli mesafe katettiği anlaşılmaktadır. Ancak, genç evlenme nedeniyle Amerika’da doğurganlık çok yüksekti. Bu nedenle doğumların ölümlerden fazlalığı, hâlâ oldukça büyüktü. Diğer daha gelişmiş ülkelerin çoğunda, doğum oranı 19. yüzyıl sonları ya da 20. yüzyıl başlarından önce azalmağa başlamadı.

Bu dönüşümün diğer bir evrensel özelliği, hayati istatistik oranlarının kararlılığındaki değişmedir. Modern çağ öncesinde yüksek doğum oranı nispî olarak sabitti. Ama ölüm oranı, salgın hastalıklar ve gıda arzındaki değişmelerin etkilerini yansıtan bir şekilde, yıldan yıla oynamalar gösteriyordu. Demografik dönüşümünü tamamlayan ülkelerde bu patern tersine dönmüştür: ölüm oranı sabit kalmakta fakat doğurganlık önemli ölçüde değiş[ebil]mektedir.

Demografik dönüşümü başlatan olayların – 18. yüzyıl sonlarına doğru ölümlülükteki azalma[nın] – nedenleri, sosyal ve tıbbi tarihçiler arasında anlaşmazlık konusudur. Bir düşünce ekolüne göre, 19. yüzyılın ortalarına kadar, İngiltere’de tıp alanındaki yenilikler İngiliz ölüm oranındaki azalmayı açıklayamaz; bunun yerine önerilen faktör ortalama diyetteki bir iyileşmedir. Başkaları, 18. yüzyıl sonlarına doğru başlatılan bir yöntemle, ineklerdeki çiçek hastalığından üretilen serum aracılığıyla, insanların çiçek hastalığına karşı aşılanmasının, ölüm oranını belirgin bir şekilde azaltmağa yettiğini öne sürmektedirler. 19. yüzyıl başlarında ölümlülüğün daha da azalmasının, kişisel temizlik alışkanlıkları koşullarındaki iyileşmelerden kaynaklanmış olabileceğini önermektedirler.

Üçüncü bir hipotez, 18. yüzyıldan önce düşük ölümlülük oranlarının yaşandığı şanslı dönemlerin istisnaî olmadığı, ama bunları büyük hastalık salgınlarının yol açtığı çok yüksek ölümlülük oranları dönemlerinin izlediği şeklindedir. Bu görüşe göre, 18. yüzyılın sonları, normal ölümlülük oranlarının yaşandığı bir dönemdi ve 19. yüzyıl başlarının iyileşmiş koşulları, eğer gerçekleşseydi yüksek ölümlülük oranlarını yeniden ortaya çıkartacak olan bir sonraki salgınlar devresini imkânsızlaştırdı.

Ölüm oranındaki ilk düşmenin nedeni ne olursa olsun, daha sonraki yıllarda genel temizlik-sağlık koşulları, halk sağlığı ve tıpta meydana gelen iyileşmelerin, 19. yüzyıl boyunca ölüm oranının daha da düşmesini mümkün kıldığı konusunda kuşku yoktur. Gerçekten de, bu süreç günümüzde de sürmektedir. Ölümlülükteki azalmanın, gıda mallarının ve diğer maddî kaynakların artan bir şekilde insanların eline geçmesine dayandığı konusunda da kuşku yoktur. Yaşama standartlarındaki bu yükselmeyi meydana getiren ise, özellikle Batı Yarı-küresinde ekilen alanların genişlemesi, hem tarım hem de sanayide verimliliğin artması ve etkili ticaret ve ulaştırma faaliyetlerinin geliştirilmesiydi.

Ölüm oranındaki azalmayı sonunda takip eden doğum oranındaki azalma, 19. yüzyıl sonlarının İrlanda’sı dışarda bırakılırsa, hemen hemen tamamen, evli çiftlerin doğurganlığındaki bir azalmaydı ve bu azalma doğrudan gebelikten korunma ve çocuk düşürme uygulamalarına bağlıydı. Ancak, doğurganlıktaki azalma yeni gebeliği önleme yöntemlerinin keşfedilmesinin bir sonucu değildi. Bazı 1910’dan önce evlenmiş, seçilmiş Amerikalılar, 1930’larda mülakat yapılan İngiliz çiftler ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında Fransa’da ve birçok Avrupa ülkesinde taraması yapılan çiftler arasında, doğum kontrolünün başlıca yöntemi, her zaman için var olmuş olan, ‘erken çekme’ydi. Doğum oranı, daha fazla çocuk sahibi olmanın yararları ve yükümlülükleri konusundaki algılamalar değiştiği ve belki de ayrıca, çiftlerin gebeliği engellemenin uygunluğu hakkındaki görüşleri değiştiği için azaldı.

Azalan doğurganlık, daha gelişmiş ülkeleri tanımlayan özelliklerin sonuçlarından biri olarak düşünülebilir. Bir kentsel, endüstriyel toplumda aile artık iktisadî faaliyetin ana ekseni değildir, ne de çocuklar insanların yaşlılık dönemleriyle ilgili beklentilerindeki destek araçlarıdır. Öte yanda, bir tarımsal ve endüstri-öncesi toplumda, aile, temel bir iktisadî birimdir ve erkek çocuklar bir sosyal güvenlik biçimidir. Üstelik daha az gelişmiş ülkelerde bir çoçuğu büyütmek ve eğitmenin maliyetleri cüzîdir. Gerçekten de buralarda çocuk, çok erken bir yaştan itibaren ailesinin refahına katkıda bulunmağa başlayabilir. Endüstriyel toplumda çocuk emeği yasaklanmıştır; eğitim mecburîdir ve mecburî eğitim, çok kere adolesanlık çağının sonuna kadar uzar. Bu koşullar daha gelişmiş ülkelerde, eşleri büyük aile sahibi olmaktan caydırıcı bir sonuç doğurur. Halbuki öte yanda, çok uzun zamanlardan beri devam etmekte olan tarımsal toplumlarda, çocuk yapmayı destekleyen toplumsal normlar devamlı sürme eğilimi gösterir.

Az gelişmiş ülkelerde tahmin edilen nüfus büyüme oranı, 1000 kişide yaklaşık olarak 4 kişilik çok mütevazi bir büyüme oranının, anlaşıldığı kadarıyla, ölüm oranındaki bir düşmeyle uyarıldığı 200 yıl öncesine kadar, neredeyse sıfır düzeyinde idi (bakınız Şekil 8.)

Şekil 8. Gelişmiş ve azgelişmiş ülkeler Gelişmiş ve azgelişmiş ülkelerin nüfus tarihleri farklıdır. 18. yüzyıldan Birinci Dünya Savaşı sonrasına kadar, gelişmiş ülkelerdeki büyüme oranı, azgelişmiş ülkelerdekinden fazlaydı. 1920’den sonra ise, azgelişmiş ülkelerdeki büyüme oranı başattır ve 1950’den sonra aradaki açık büyümüştür. Gelecekteki trendler, büyük ölçüde, azgelişmiş milletlerdeki olaylar tarafından belirlenecektir.

Ölüm oranındaki bu azalmanın nedeni belli değildir. Durand, daha önceleri birbirinden gıda malları ticareti bakımından büyük ölçüde tecrit edilmiş bölgeler arasında temel gıda malları mübadelesinin, hem Asya’da hem de Avrupa’da, nüfus büyümesine katkıda bulunmuş olabileceğini öne sürmüştür. Özellikle Avrupa’ya patatesin, Çin’e mısır ve tatlı-patatesin getirilmesinden, bu türden katkı yapan faktörler olarak söz edilmiştir.

Az gelişmiş ülkelerin toplam nüfusu, güvenilir bir şekilde sayımı yapılmamış geniş alanları içerdiği için, bu ülkelerin nüfus büyümesinin takip ettiği tarihî yolun anlatılması bir çok belirsizlikleri gündeme getirir. Meselâ, 19. yüzyılın ikinci yarısında ortalama artış hızındaki ufak bir azalma, Çin’deki tahminî sıfır büyüme oranına atfedilebilir ki, Çin’le ilgili bu tahmin belirsiz verilere dayanmaktadır. Daha fakir milletlerde hızlı büyümenin 1920’ler, 1930’lar ve 1940’larda başladığı ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra nüfus artışının dramatik bir şekilde hızlandığı konusunda [ise] kuşku yoktur.

Az gelişmiş milletlerin nüfuslarında son sıralarda görülen muazzam büyüme, demografik dönüşüm terimleriyle yorumlanabilir ama bu dönüşüm sürecinin bazı bölümleri sanayi toplumlarında olduklarından daha hızlı ve daha aşırıdır. Üstelik, bu dönüşüm henüz tamamlanmamıştır ve geleceğini öngörmek mümkün değildir. Ölümlülük çok dik bir şekilde aşağı inmiş, ama doğurganlık şimdilik ya hiç değişmeden kalmış ya da sadece mütevazi bir oranda azalmıştır. Az gelişmiş ülkelerin nüfusları bir arada ele alındığında, kadın başına doğumların sayısı yaklaşık olarak 5.5 kadardır ve ortalama ömür uzunluğu 50 yıldan biraz fazladır. Bu sayılar yaklaşık olarak 1000 kişiye 25’lik bir yıllık büyüme oranı verir. İkinci Dünya Savaşı’ndan beri, az gelişmiş ülkelerde ölümlülük, büyük ölçüde modern teknoloji ve özellikle tıbbî teknoloji, bugün, 100 yıl öncesinde keşfedildiği ve geliştirildiği hızdan çok daha hızlı bir şekilde ithal edilebildiği için, 19. yüzyıl Avrupa’sında olduğundan çok daha hızlı bir şekilde düşmüştür. Avrupa’nın demografik dönüşümü sırasında bilinmeyen böcek öldürücüler, antibiyotikler ve halk sağlığı yöntemleri azgelişmiş ülkelerde harcıalem şeylerdir.

Birleşmiş Milletlerin hazırladığı tahminlere göre, azgelişmiş ülkelerde ortalama ömür, son otuz yıl içinde %56’lık bir artışla, 32 yıldan 50 yıla yükselmiştir. Aynı dönem boyunca doğum oranındaki azalmanın sadece % 7 ile 8 arasında olduğu tahmin edilmektedir. Doğurganlıktaki fiilî azalma, demografik değişiklikler, çocuk doğurma yaşlarındaki kadınların toplam kadınlar arasındaki oranını düşürdüğü için daha da azdır ve % 4 yöresindedir. (Azgelişmiş ülkeler bir grup olarak topluca ele alındığında, bunların doğurganlık oranı çok yüksek olmağa her ne kadar devam ediyorsa da, doğum oranının bariz bir şekilde ve çok hızlı olarak düştüğü – % 25 ile % 50 arasında – bazı ülkeler vardır. Hong Kong, Singapur, Tayvan, Güney Kore, Batı Malezya, Barbados, Şili, Küba, Jamaika, Trinidad ve Tobago, Porto Rika ve Maritus bu ülkelerin arasındadır. Gezginlerin anlattıklarına göre, Çin’de de, özellikle şehirlerde doğurganlıkta bir azalma olmuştur.)

Dünya nüfusunda bugünkü hızlı büyüme, azgelişmiş alanlardaki yüksek bir artış oranı ile dünyanın geri kalan alanlarındaki ılımlı bir artış oranının sonucudur. Birleşmiş Milletler’ ce hazırlanan projeksiyonlara göre, önümüzdeki 25 yıl içinde az gelişmiş ülkelerde doğurganlıkta büyük bir azalma olması beklenildiği halde, 2000 yılına kadar dünya nüfusunda olması beklenilen artışın % 90’ından fazlası bu ülkelerden kaynaklanacaktır. Dünya nüfusunun gelecekte takip edeceği seyir, büyük ölçüde bu ülkelerdeki demografik trendlere bağlıdır.

Demografik dönüşümün olayları, azgelişmiş ülkelerde doğurganlığın ne zaman ve ne kadar hızlı bir şekilde azalacağını hesaplamanın emin bir yolunu bize sağlamamaktadır. Sanayileşmiş dünyanın tecrübesi, öngörme için tatmin edici bir temel değildir. Son 200 yıl içinde Batı’ nın nüfus tarihi, hayatî oranların, normal olarak, modernleşmeyle birlikte meydana gelen bir gelişme olarak düştüğünü ima etmektedir. Ama Batı’ nın nüfus tarihinden, doğurganlığın ne zaman azalacağını tahmin etmemize imkân veren, okur-yazarlık oranında bir ilerleme, ölümlülük azalması ve şehirleşme listesi çıkarmak mümkün değildir. Daha gelişmiş dünyada, hâlâ büyük ölçüde kırsal, çoğunlukla ümmî ve hâlâ oldukça yüksek ölümlülük oranlarına maruz nüfuslarda, doğurganlıkta büyük düşüşlerin meydana geldiği örnekler vardır, güneybatı Fransa’da Garonne vadisinde 1850’den önce olduğu gibi. Bazı başka örneklerde ise, eğitim tamamen ilgili bütün nüfusa yayılıncaya, nüfus çoğunlukla kentleşinceye ve tarım küçük bir azınlığın uğraşısı haline gelinceye kadar, doğurganlıkta bir azalma olmamıştır, İngiltere ve Galler’ de olduğu gibi.

Bugünkü 1000’de 20’lik dünya nüfusu artış oranının tarihte benzeri bulunmadığı kesin gibidir ve bu oran ‘insan’ın tarihinin büyük bir bölümündeki norm olan orandan yüzlerce defa daha büyüktür. Kuşkusuzdur ki, bu büyüme dönemi insan nüfusunun tarihinde geçici bir episod olacaktır. Bugünkü oran sürdürülecek olsaydı, nüfus yaklaşık olarak her 35 yılda iki kat olur, her 350 yılda bir, 1000 sayısıyla, her 700 yılda bir, milyon sayısıyla çarpılırdı. Bu hızla süren büyümenin sonuçlarının imkânsız olduğu açıktır. Aradan 700 yıl geçmeden dünyadaki her metrekare arazi üzerinde 9 kişi olurdu. 1200 yıl geçmeden insan nüfusunun ağırlığı dünyanın ağırlığını geçerdi. 6000 yıl geçmeden de insanlığın meydana getirdiği kitle ışık hızıyla genişleyen bir küre oluştururdu. Gelecek için daha gerçekçi sınırları hesaba katarsak, bugünkü nüfus eğer 500 mislinden daha fazla artmaz ve böylece 2 trilyonu aşmaz ve eğer tarım-öncesi toplumun nüfusunun altına düşmezse, bugünü izleyecek bir sonraki 10000 yıl içinde de, nüfus artış oranının, mutlaka bir önceki 10000 yıl içinde olduğu kadar [olması, yani] sıfır oranına yaklaşması gerekecektir (bakınız Şekil 9 ve Şekil 10.)

Şekil 9. Sıfıra-Yakın Büyümeye Geri Dönüş, zorunlu olarak, düşük bir gelecek nüfusu ima etmez. Eğer artış oranı 2300 yılına kadar bugünkü düzeyinde kalacak olur ve 2300 yılında ani olarak sıfıra düşerse, önümüzdeki 10000 yılın ortalama büyüme oranı, geçmişteki 10000 yılınki kadar düşük olur. Ne var ki, nüfus, bugünkünün 500 katı olan iki trilyona çıkar.

Aritmetik, kaçınılmaz bir şekilde, aradan çok fazla kuşak geçmeden, sıfıra yakın bir büyüme oranına geri dönüş yapmaktadır. Belirsiz olan, gelecekteki büyüme oranının sıfıra yakın olup olmayacağı değil, gelecekteki nüfus büyüklüğünün ne olacağı ve ne türden bir doğurganlık ve ölümlülüğün bu düzeyi idame ettireceğidir. Olanaklı olanlar aralığının sınırlarında, bir yanda kadın başına sekizden fazla çocuk ve ortalama olarak 15 yıl süren bir hayat ile öte yanda kadın başına ikiden biraz daha fazla sayıda çocuk ve 75 yılı aşan bir ömür bulunmaktadır.

Şekil 10. Büyüme oranının aniden düşmesi, meselâ – 0.2’ye düşmesi, sonunda dünya nüfusunu tedricen 10000 yıl önceki düzeyine, yaklaşık olarak 8 milyona ya da bugünkünün 1/500’üne indirecek bir azalmayla sonuçlanır. Bu koşullar altında da, önümüzdeki 10000 yıl içinde nüfusun büyüklüğündeki değişmenin oranı, sıfır büyüme oranından, son 10000 yılda olduğu gibi fazla sapmamış olacaktır.

Tablo: Türkiye’nin demografik parametrelerindeki değişmeler

(1) F. Karadayı (19 )Population Growth in Turkey (Ankara).

(2) F.C. Shorter, M.Macura (1982) Türkiye’de nüfus artışı, 1935-1975: Doğurganlık ve ölümlülük eğilimleri (Ankara: Yurt Yayınları 1983, Türkçeye çevirisi), s.103, Tablo 4.1.1., 1.ci tahmin.

(3) T. Kocaman, İ. Özaltan (1983) Nüfus: sektör raporu (Ankara: DPT yayını).

(4) K.Gürtan (1966) Türkiye’de nüfus problemi ve iktisadi kalkınma ile olan ilgisi (İstanbul). (5) 1985 Nüfus Sayımı kesin sonuçları, 1980-1985 arasında yılda %0 25.2’lik bir nüfus artışı vermektedir. Kaba ölüm oranlarının bu dönemde %0 9’a düştüğü varsayılır ve kaba doğum oranlarının 1980-1985 döneminde bir önceki beş yıllık dönemdeki ortalama düzeyde kaldığı varsayılırsa, 1980-1985 arasındaki nüfus artışı pozitif bir net göç oranı gerektirmektedir. Böyle bir pozitif göç muhtemeldir, çünkü i) bu dönemde Avrupa’daki Türk işçilerinden net geri dönüş olduğu ve b) on binlerce İranlının İran’daki despotik rejimden Türkiye’ye kaçtığı bilinmektedir. Kaba doğum oranının 1980-1985 arasında bir önceki beş yılın ortalama düzeyinin altına düşmüş olabileceği ihtimali, kaba ölüm oranlarında daha büyük bir azalma ve/veya daha büyük bir net göç oranı ima etmektedir (YST.)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

shares