Kararsız ve topal bir küresel dönüşüm sürecinde dünya konjonktürü: 2004, ekonomi ve siyaset

Bu yazıyı paylaşabilirsiniz

Yayınlandığı dergi: Türkiye Günlüğü, Güz 2004, Sayı 78, s. 5-34.

1.           Giriş

Dünya siyasi ve iktisadi tarihinin karmaşık ve kimilerine göre uluslararası iliksiler açısından esaslı değişikliklere gebe olduğu bir döneminden geçmekteyiz. Bolşevizm’in Orta ve Doğu Avrupa ve Rusya’da çökmesinden sonra, askeri güç dağılımının yapısında, dünya tarihinde belki de daha önce hiç görülmemiş bir simetrisizlik ortaya çıktı. Bugün Amerika Birleşik Devletleri, dünya toplam askeri harcamalarının % 40 ile 50’sini yapmaktadır. Amerika’nın askeri harcamaları AB ülkelerinin toplamının iki katından fazladır.[1] Amerikalılar uzayda, havada, denizde, deniz altında ve karada tartışmasız savaş teknolojileri üstünlüğüne sahiptir. ABD, “kıymet-i harbiye”si olan ölçeklerde insan, silah ve materyal kaynağı, kısa süreler içinde, deniz aşırı uzak mesafelere kaydırarak dünyanın herhangi bir yerine müdahale etme imkânına sahip tek devlettir. ABD’nin bu askeri gücünün altında ciddi bir iktisadi zemin yatmaktadır. Son genişlemeden sonra AB’nin Gayri Safi Milli Hasılası ABD’ninkini geçse de, ABD hala dünyanın en büyük bütünleşik piyasasına sahiptir.

Amerika’nın siyasi kadroları elbette ki bu asimetrik güç yoğunlaşmasının farkındadır. Sovyet askeri tehdidinin ortadan kalkması ve Çin’in iktisadi büyümesini Amerikan, Japon ve Avrupa sermayesinin ve uluslararası kapitalist dünya piyasasının fırsatlarını kullanarak sağlama kararını almasından bu yana, Amerikan siyasi kadroları içinde bazı çevreler, ABD federal devletinin, isterse, dilediği “politika”yı, ciddi bir karşı koyma ile karşılaşmadan bütün dünyada uygulayabileceği, Amerika’nın gücünün buna yetebileceği, bunun bir “Amerikan siyasi iradesi” meselesi olduğu sanısına dayanan bir “dünya” içinde yaşamağa başlamışlardır. Bu görüş muhafazakarlar arasında özellikle revaçtadır. Ama muhafazakarları aşmaktadır. Çok sayıda Demokrat politikacı ya da entelektüel de böyle bir “dünya” içinde yaşamaktadır. Bu bakış açısı, o kadar “sıkıntı”sız, “utanma”sız tasarımlanabilmektedir ki, ABD’nin en önemli siyasi entelektüel platformlarından biri olan Foreign Affairs’in Temmuz-Ağustos 2004 sayısında yayınlanan bir “akademik” (!) makalede, açık açık, Roma İmparatorluğu ve Britanya İmparatorluğu dönemlerinde dünya ve Roma, ya da dünya ve Britanya ilişkilerinin eklemleşmesi ile bugünkü ‘dünya’ ve bugünkü ‘ABD’ ilişkilerinin eklemleşmesi arasında paralellikler, benzerlik ve farklar “analiz” edilmekte, ABD’nin “imparatorluk-vari” hegemonyasının etkili bir şekilde sürdürülmesi için Roma ve Britanya İmparatorluklarının tarihinden dersler çıkartılmaktadır.[2]

Ne var ki, ABD’nin günümüz dünyasındaki fiili hegemonyacı durumunun kurumsallaştırılması bir hayli zor bir projedir. Bir kere, böyle bir kurumsallaştırma ABD’nin kendi içindeki siyasi sistemin, seçmen çoğunluğunun rızasını gerektirir. Ama ABD’nin giderek kendi içinde bütünlüğü zayıflamakta olan seçmen kitlelerinin[3], bir dünya imparatorluğunun gerektireceği insani ve materyal maliyete sürekli olarak katlanmayı dünyanın normal hali olarak kabul etmesi ihtimali zayıftır. İkinci olarak, genişlemiş Avrupa Birliği, bugün için askeri zayıflığına rağmen, ABD’yi dengeleyebilecek ağırlıkta bir ekonomik ve finansal güçtür. Orta vadede, ABD’nin yaptığı askeri harcamayı yapabilecek reel iktisadi parametreler matrisi Avrupa’da vardır. Üçüncü olarak, Çin ve Hindistan, büyükçe ekonomiler, kalabalık nüfusları yanında hızla büyümekte olan ekonomileri ile küresel yönetim (governance) oyununda yer almak isteyen devlet yapılarına sahiptir. Ve tabi dünyanın ikinci büyük ulusal devlet ekonomisine sahip Japonya da, Çin ve Hindistan yanında, Asya Pasifik dünyasının, küresel siyasi ve iktisadi kararlardaki ağırlığını hissettirmek istemektedir. Hala nükleer gücü ile ABD’nin eşiti rolü sayesinde, bütün öteki büyük oyunculardan farklı olan Rusya ise, elindeki büyük fosil yakıt rezervleri ve iyi eğitilmiş nüfusu ile küresel yönetim oyununun bir diğer önemli aktörüdür. Son olarak, “imparatorluk”lar kaba güce dayansalar da, bir “evrensel uygarlık ve barış” paradigması ile üstünde durabilecekleri bir meşruiyet zemini üretmek ihtiyacı duymuş, bunu üretmeğe çalışmışlardır. Ne var ki, ABD’nin böyle bir “evrensel uygarlık ve barış” paradigmasını üretmesi olanağı yoktur. Aksine, ABD, bolşevizmin çökmesinden sonra fiili olarak kendini bir ucunda bulduğu fiili güç simetrisizliğine rağmen, büyük ölçüde bu simetrisizliğin de tahrik ettiği, karşısına çıkan büyüyen bir “red”, hatta “nefret” seli ile yüz yüzedir. Ve bunun önünde esas olarak çaresizdir.

Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonraki yaklaşık yirmi yıllık “uzun dönem”deki değişmeler ve yeni yapılanmaları tahrik eden kararsızlık süreçleri, böylece, ABD’nin simetrisiz bir güçlülük konumunda kalması meselesi etrafında dönmüştür denebilir. Bu arada, 11 Eylül olayı ve bu olayın bütün dünyanın gündemine oturttuğu El Kaide meselesi, uzun dönem süreçlerini hızlandıran ve vurgulayan bir konjonktür yaratmıştır. Bu konjonktür, gerçekten de, 11 Eylül’ün hemen ertesinde Almanya Şansölyesi Schroeder’e “dünya artık bir daha asla eskisi gibi olmayacak” dedirtecek kadar önemlidir. Ama konjonktürün ardında yatan ve yeni yapılanmaları zorlayan uzun dönemli karasızlık süreçleri göz ardı edilmemelidir.

Sonuna yaklaştığımız 2004 yılı, 11 Eylül konjonktürünün, ABD başkanlık seçimi nedeni ile bütün dünya açısından, AB’nin üyelik müzakerelerini başlatma tarihi vermesi ya da vermemesi nedeni ile Türkiye açısından önemli bir yol sapağı taşıdığı için de heyecan verici bir yıldır. Ben bu yazımda, özellikle küreselleşmenin iktisadi boyutları üstünde duracağım. Önümüzdeki kavşaklarda sapılabilecek yollar konusunda zihinlerimizi heyecan verici bir şekilde uğraştıran soruları sorgulamamızı destekleyebilecek, okuyucunun kendisi için düşünmesine yardımcı olabilecek bazı analitik bilgileri, tespitleri ve yorumları sunacağım.

2.           Küreselleşme ve “dünya”ya realist bakış meselesi

Küresel ölçekteki oluşumlar, değişme ve kararsızlık süreçleri, Türkiye gibi ekonomisi ve askeri gücü mütevazı ama coğrafya açısından “büyük” ülkelere bakıldığında, ya da bu ülkelerden dünyaya bakıldığında, bu ülkelerin yakın geleceğinde izlenecek güzergah, sapak kavşakları, seçilecek alternatif çıkış yolları ya da girilecek çıkmazlarla ilgili spekülatif düşüncelerimiz açısından da önemlidir.

Küreselleşme süreçleri öyle bir dünya yaratmıştır ki, Kuzey Kore gibi “uyruklarını” elektriksizlikten karanlığa ve soğuğa, ekmeksizlikten ota ve köke mahkûm eden devletlerin izinden gitmeyi göze almadıkça[4], “kendi kaderini kendi belirleyen toplum, millet, devlet” olmaya kalkarak siyaset yapmak seçeneği, ülkelerin, ulusların, devletlerin gündeminden çıkmış gibidir. “Tam bağımsız” bir ulus olma fikri, artık olsa olsa ancak sanal bir gerçekliğe tekabül etmektedir. Egemen güç olduğundan söz edilen ABD dahil, uluslararası iktisadi bütünleşme süreçlerine kapılmış giden hiçbir toplum, millet, devlet, kendi kaderini tek başına kendisi belirleyememektedir.

Bugünün dünyasında, toplumların, milletlerin, devletlerin kaderleri, kısmen kendi içlerinde olup biten süreçlerle, içerde alınan ya da alınmayan, alınamayan kararlarla, kısmen de dışarıda olup biter süreçlerle, dünyanın geri kalan kısımlarında alınan ya da alınmayan, alınamayan kararlarla belirlenmektedir. Mesela 2004 Amerikan başkanlık seçimleri, sadece Amerika’nın tarihini değil bütün dünyanın tarihini etkileyecektir. Aynı şekilde, AB’nin Türkiye’ye üyelik için tarih vermesi ya da vermemesi sadece AB’nin ya da Türkiye’nin tarihini değil, bütün dünyanın tarihini etkileyecektir. Burada ülkeler arasındaki fark, kimilerinin kendi kaderlerini kendilerinin belirlemesi, kimilerinin de kaderlerinin dışardan belirlenmesi değildir. Fark, her bir ülkenin, ulus devletin durumunda, bu karşılıklı etkileşme süreçlerinde dışarıdaki dünyayı etkileme ile dışarıdaki dünyadan etkilenmenin birbirine göre ve öteki bir devlete göre farklı ağırlıkta olmasıdır. Örnek vermek gerekirse, mesela İzlanda’da gelecek genel seçimlerin sonucunun dünyanın geri kalan kısmı üstündeki etkisi yok sayılacak kadar önemsiz olacaktır denebilir. Buna karşılık Çin Komünist Partisi’nin, kırk yıllık bir ütopyacı maceradan sonra, ülkeyi yabancı doğrudan yatırımlara ve ticarete açarak kalkındırma kararını alması, bazı Türk “sosyal” (“sosyalist”?) bilimcilerinin insanlığı, merkezi planlamacı kolektivist modelin kurtaracağına dair “iman”larını sarsmamış gibi görünse de, bütün dünyayı büyük ölçüde etkilemiştir.

Buradan giderek, içinde yaşadığımız dünyanın, dünyanın geride kalanını fazla etkileyecek bir ölçeğe sahip olmayan bir ulus devletin içinden bakanlar açısından, kaderlerinin iradeleri dışında belirlendiği, başlarına gelenlere teslim olmaktan başka seçenekleri kalmadığı bir dünya haline geldiğini öne sürmek istemiyorum. Tam aksine, bu karşılıklı etkileşmeler ve bağımlılıklar matrisindeki oluşumlar, her bir bölgesinde olan biteninin, alınan ve alınmayan kararların toplamsallığı içinde şekillendiği süreçler olarak tecelli etmektedir. Aynen bir genel seçimdeki nedensellik ve belirlenme süreci gibi. Bir genel seçimde sonuç hem adeta benim oyuma bağlıdır; hem de adeta benim oyumdan bağımsız bir şekilde belirlenir. Bugünkü giderek artan bir şekilde küreselleşmekte olan dünya bütünselliği içinde de, süreçler, hem her bir ulusal devlet ölçeğinden adeta bağımsızdır, hem de, aynı zamanda, her bir ulusal devlet ölçeğinde olan bitene bağlı olarak belirlenir. Yanlış olan dünya tasarımı, bizi, alacağımız ya da almayacağımız kararların etkilerinin, büyük bir kısmı bizim irademiz ve etki alanımızın dışında kalan süreçlerle çevrelendiğini, başımıza gelecekler üstündeki kontrolümüzün, önümüzdeki imkân ve imkânsızlık çerçeveleri içinde sınırlandığını görmemizi engelleyen dünya tasarımlarıdır.

Ülkeler, toplumlar, milletlerde olan bitenler elbetteki bu ülkelerin, toplumların, milletlerin insanlarını ilgilendirmektedir. Elbetteki siyaset bitmemiştir. Başımıza gelecekler, alacağımız ya da almayacağımız kararlardan etkileneceği için, başımıza iyi şeylerin gelmesi ve kötü şeylerin gelmemesi için, doğru kararları almamız, yanlış kararları almamamız meselesi hayati önemini sürdürmektedir. Ama bu sorumluluğu, realist bir dünya tasarımı içinde taşımamız gerekmektedir. Yani dünyanın değişmesinin büyük dalgalarını ve ritimlerini bilmemiz, büyük riskleri fark etmemiz, nelerin tercihlerimizin etkileme imkân aralığı içinde, nelerin dışında kaldığını görmemiz önemlidir.

Türkiye’deki entelektüel ortamın, bir ucunda Marksist öteki ucunda dinci ütopyacılarımızın bulunduğu Türk diplomalılar kültürünün bana göre en önemli ortak özelliği, realizm zaafıdır. Realizm eğer, dünyaya, “işte orada bir dünya var; benden önce de vardı benden sonra da var olacak; ben istesem de istemesem de, bana göre olması gereken haliyle değil, her nasılsa olduğu haliyle var” diyerek bakmak ise, Türk diplomalılarının “kahır ekseriyeti”nin, en yumuşak ifadeyle söylemek gerekirse, bu tavrı sevmemeleri, Türkiye’de siyasi kültürü, dünyada ve Türkiye’de olan bitenlerle ilgili tartışmaları etkilemektedir.

2004 yılı içinden bakıldığında “hızlanıyor” gibi görünen dünya tarihinin Türkiye’yi nasıl etkileyeceği meselesini tartışmak için, bir yanda dünyadaki karşılıklı bağımlılıklar ve etkileşmeler matrisini görmeğe çalışmamız, öte yanda da sür-realist “okumuşluk” zaaflarımızı frenlememiz gerekiyor. Eğer içinde yaşadığımız dünya gerçekliği, bir karşılıklı bağımlılıklar, karşılıklı etkileşmeler matrisine dönüşmüş bir gerçeklik ise, bu matrisini fark etmemiz, bu süreçler içinde oradan oraya “sürüklenme”yi, bir yerden bir yere “gitme”ye dönüştürme gücümüzü önemli ölçüde arttıracaktır.

Ama bunu başarabilmemiz otomatiğe bağlanmış bir süreç değildir. Zihinsel algoritmalarımızda adeta psiko-analitik sorgulamalar ve gözden geçirmeler gerektirebilir. İnsanların, kendi zamansallıklarında[5] oluşan esaslı değişiklikleri algılama ve tasarlama yetenekleri sınırlıdır. David Hume, bunun sadece bir konvansiyon olduğunu göstermiş olsa da, yarının dün gibi olacağını düşünerek yaşamaya adeta genetik olarak programlanmış gibiyizdir.[6]

Dünyanın nizamı, çok kere, hiç değişmeden devam ediyormuş gibi görünür bize. Bugüne kadar yaşamış ve yaşamakta olan bütün kültürlerde, yaşanmış ve yaşanmakta olan bütün insan ömürlerinin toplamsallığı anlamında birikimli insan tecrübesi içinde, kıyamet gününü andıran alt üst olmalar insanın varoluş koşullarının normal hali budur dedirtecek bir yoğunluk oluşturmaz.

Ama dönem dönem, yer yer, hayat, içinde yaşayan insanları hallacın pamuğu atması gibi sağa sola dağıtabilir. Dağıtmıştır da. İnsanlar bazen, içinde yüz binlercesinin, milyonlarcasının yok olduğu ve onlara nizam-ı alem çöktü gibi görünen süreçlere tanık olurlar. İspanyol istilası karşısında Aztek, İnka dünyaları, Arap istilaları karşısında Sasani ve Bizans dünyaları, Alman faşizmi karşısında Avrupa Yahudi dünyası, Aztek, İnka, Sasani, Bizanslı ve Yahudilere kıyamet-vari yok oluş dünyaları gibi görünmüştür.

Bazen de, yüzyıllar boyunca dünyanın temel düzeni olarak hep devam edecekmiş sanılan ‘nizam’lar bir iki kuşağın ömür aralığı içinde dağılır, kaybolur. Ama içinde yaşamış olan insanlar bu dağılmadan sonra da yaşamaya devam ederler. Beşinci yüzyılda Roma dünyası, Yirminci Yüzyılın sonlarında Sovyetler dünyası gibi.

Bazen da esastan değişmeler, öyle bir tedricilik ve süreklilik içinde olur, değişmelere öyle devamlılıklar eşlik eder ki, insan, hep aynı dünyada yaşadığını sana sana kendini içine doğduğundan adeta tamamen farklı bir yeni dünya içinde bulur.[7] Çok kere de, yaşamasını, bu esasta değişmiş yeni dünyayı fark etmeden eski dünyasında yaşıyormuş gibi “sanarak” sürdürür ve tamamlar.

Esasta değişmelerin olduğu süreçlerde, günlük hayatımızı paradoksal bir şekilde hep ‘aynı dünya’da yaşarız. Belki fizyolojik kuruluşumuzdan kaynaklanan ‘yarın da dün gibi olacaktır’ı düşünme alışkanlığımız’a[8], esastan değişmeleri inkâr pahasına da olsa muhtaç olduğumuz için.

Ne var ki, dünyamızın “nizamı” ve ‘nomos’u esasta değişmiş ise, bunu tespit etmemizin, nasıl bir dünyanın bizi bekliyor olabileceği konusunda akıl yürütebilmemizin, geleceğe “akıl”la, bilgisel bir zeminde bakabilmemizin bir ön koşulu olduğunu vurgulamak istiyorum. Geçmişin kategorileri ve analitik örgüleri ile şekillenmiş, şartlanmış bir “zihinsel” gözlük ile geleceğe bakmaya çalışıyorsak, geleceği “görme” şansımız muhtemelen olmayacaktır.

3.           Küreselleşme: yan yana ama ayrı ayrı yaşanılan parçalanmış dünyadan karşılıklı bağımlılık ağı üstünde birlikte yaşanılan ‘bütünleşik tek dünya’ya geçiş

“Tarih” fikrimiz de yukarıdaki meseleden etkilenir. Biz tarihi, binlerce yıl geriye giden bir öykü gibi düşünmeye koşullanmışızdır. Homo sapiens sapiens’lerin başlarına gelenleri ve yaptıklarını yazı ile kaydetmeye ve aktarmaya başlamalarından bu yana geçen beş bin beş yüz yıl içinde, mesela Peygamberin İslamiyet’i yayması ve onu izleyen birkaç kuşaklık zaman içinde Arapların bir büyük ‘dünya imparatorluğu’ oluşturmaları, Kanuni’nin Osmanlı İmparatorluğunun sınırlarını Viyana’ya dayandırması, Fransız devrimi, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Türkiye Cumhuriyetini kurmaları, bize hep ‘aynı dünya’da meydana gelmiş gibi görünür. Halbuki, ‘insanın küresel macerası’nın içinde yaşandığı dünya son iki yüz yıl içinde çok büyük ölçüde değişmiştir. Bu değişme, insan kültürlerinin değişme ritminin, önceki bin yıllar ve yüzyıllara göre çok hızlanması biçiminde de ifade edilebilir.

Milatla Fransız devrimi arasında geçen yaklaşık 1800 yıl içinde dünya nüfusu sadece bir kat artmıştı. Yani dünya nüfusunun ikiye katlanma süresi 1800 yıl idi. Bu süre 20. yüzyıl sonlarında bir ara yaklaşık 30 yıla düştü. Ya da dünya nüfusunun artışı 60 kat hızlandı. Baş döndürücü bir nüfus artışı, bir yanda materyal kaynak kullanma anlamında yer küresini tüketmede, öte yanda farklı kültürlerin, özellikle ekonomilerinin karşılıklı olarak bağımlı hale gelmelerinde, daha önceki insan tecrübeleri içinden hayal dahi edilemeyecek ölçek, mahiyet, ortam ve ritim değişmeleriyle birlikte oluştu.

1800’lerin başları ile 1900’lerin sonları arasındaki iki yüz yıl içinde, dünya nüfusu 5 kat, dünya hasılası (sabit fiyatlarla) 40 kat ve kültürlerin karşılıklı bağımlılığının belki de en önemli göstergesi olan uluslararası mal ticareti (sabit fiyatlarla toplam ihracat) 540 kat arttı.

‘Yeni bir dünya’ yaratan bu ‘büyük dönüşüm’ün ardındaki temel sebep, önce Avrupa’da başlayan ve ‘birey’in ‘varlık hakları’nı tanıyan ve sadece öteki bireylere ve birey gruplarına karşı değil, devlete ve dini ve siyasi güç yapılarına karşı da koruyan yeni bir kurumsal matrisin[9] ortaya çıkmasıydı. Bu süreç bilimsel ve felsefi bilgi devrimini ve bu bilgi devrimi ile etkileşen teknoloji devrimini mümkün kıldı. Kolaylaştırdı. Hızlandırdı. Bugün bu dönüşümün iktisadi eksenlerini kapitalizm kategorisiyle, siyasi ve hukuki eksenlerini ise, hukuk devleti ve evrensel insan haklarına dayalı çoğulcu demokrasi ile işaret etmekteyiz.

Bu dönüşüm bütün dünyada, Avrupalılar ile bu dönüşümün oluşmadığı kültürlerde yaşayan insanlar arasında büyük askeri, siyasi, iktisadi güç dengesizliklerine yol açtı. Portekizliler, Hollandalılar, İngilizler gibi bu dönüşüme öncülük eden Avrupalılar, insanlık tarihinde ilk kez bütündünyaya eriştiler. Bütün dünyaya yayıldılar. ‘Yeni’ gemileri, bilgileri, teknikleri, silah ve aletleri ile dünyanın en ücra köşelerine, kutuplara dahi gidip, deniz aşırı hegemonya alanları oluşturdular. Bir iki milyon insanın yaşadığı Portekiz ve Hollanda’dan yola çıkan tacir/asker/korsanların gemileriyle gidip Amerika’da, Afrika’da, uzak Asya’da ve binlerce yıllık büyük uygarlık ve ‘imparatorlukçu devlet’ geleneklerine sahip Hindistan ve Çin’de, yer yer geniş hâkimiyet alanları, yer yer askeri üs de olan ticaret kolonileri kurmaları, Hindistan ve Çin’deki devlet yapılarının bile bu birkaç bin kişilik Avrupalı gruplar karşısında aciz kalması, Yeni Dünya’yı yaratan dinamikleri anlamamız açısından ihmal etmememiz gereken bir öneme sahiptir.

Avrupa’daki siyasi ve iktisadi dönüşümün ilişkili olduğu küresel açılmanın tarihi, ticaret ile talancılık ve sömürgeciliğin iç içe geçmiş olduğu bir tarihtir. Milyonlarca Afrikalının köle haline getirilip Karayipler’e, Amerika’ya götürülmeleri başta olmak üzere, bu dönemde Avrupalıların yapmadığı ‘rezillik’ kalmamıştır. Bu doğrudur. Ama Avrupalıların her türlü rezilliği yaparak dünyanın geri kalan alanlarında küresel hâkimiyet alanları oluşturmalarını mümkün kılan şey, paradoksal bir şekilde, kendi ülkelerinde, insanların varlık haklarını, siyasi, askeri, dini güç odaklarının keyfi müdahalelerine karşı koruyan bir kültürel dönüşümü gerçekleştirmeye başlamış olmalarıdır. Avrupalılar kendi ülkelerinde yağmacı olmaktan uzaklaşabildikleri içindir ki bütün dünyayı, kimsenin karşı koyamadığı bir şekilde yağmalayabildikleri bir bilgi, beceri ve güç ‘üstünlüğü’nü üretebilmişlerdir.[10]

4.           Ulus-devletler arası ilişkileri düzenleyen ‘ulusların uyumu’ modelinin küreselleşmenin fiili sonuçlarını taşımaya yetmemesi

Kuzey İtalya kent devletleri, Hollanda ve İngiltere gibi iktisadi gelişmenin öncülerinde başlayan ve bütün dünyayı iktisadi olarak ‘bütünleştirici’ bir dinamikle etkisi altına alan kapitalizmin, esasta el koymacı bir ‘ruh’la mı yaşadığı, yoksa talancılığın, şiddet kullanmanın, eski kurumsal matrislerden kapitalizme sarkan bir kalıntı olup kapitalizmin merkezi kurumunun barışçı ‘sözleşme’ mi olduğu çok tartışılmış bir konudur. Bu konu, El Kaide’nin 11 Eylül’de Amerika’ya saldırması, Amerika’nın Afganistan ve Irak’ı işgal etmesi ile başlayan ‘yeni dünya konjonktürü’nü tahlil edebilmemiz açısından da önemlidir.

İnsanların, bireyler olarak, kendi bedenlerinin ve moral varlıklarının ve fiziki ve zihni çalışmaları ile ürettiklerinden oluşan materyal ve materyal olmayan varlıklarının, siyasi, askeri, dini güç odaklarının keyfi müdahaleleri karşısında korunması aksiyomuna dayanan ‘liberal’[11] kurumlar matrisinin, dünya genelinde gerekli kuruluşlarca ayakta tutulan küresel, yani bütün dünyayı bütünleştiren bir matris haline gelip gelmeyeceği bugün bulunduğumuz tarih konjonktüründe belirsizdir.

Ne var ki, gene de belirli olan bir şey vardır. O da, iktisadi ve kültürel küreselleşme sürecinin bugün fiilen geldiği durumun ve kazandığı gelişme ritminin, ulus devletleri aşan (trans-nation states) bir gerçekliğe dönüşmeğe başlamış olmasıdır. Bugüne kadar kendi ülkeleri ve uyrukları üstünde egemen ulus devletlerin arasındaki ilişkilerle yürütülen uluslararası düzen, bu dönüşüm karşısında zorlanmaktadır. Napolyon Savaşları sonrasının ‘ulusların uyumu’ (concert of nations) düzeninin kurumsal matrisi, ulus devleti aşamayan bir ulus devletlerarası ilişkiler sisteminin varabileceği uç sınıra dayanmış, kalmıştır. Bu uç sınırdaki Birleşmiş Milletler kuruluşu, küreselleşmenin vardığı fiili gerçekliğin gündeme getirdiği meselelerin ele alınmasına da çözülmesine de yetmemektedir. ABD’nin, Sovyetlerin dağılmasından sonra kendini içinde tek güç odağı gibi gördüğü fiili asimetrik güç dağılımı yapısının baştan çıkarıcı etkileri ile, adeta bir dünya imparatorluğunun sahibi gibi davranma refleksi göstermesi de, bu ‘ulusların uyumu’ modelinin zorlanmasının bir başka tezahürüdür.

Bush’a, Bush’un etrafındaki İsrail’in kuyruğuna takılmış denebilecek kadar Yahudi ağırlıklı ve İsrail yanlısı Yeni-Muhafazakâr (Neo-conservative) Federal devlet kadrosuna kızıyor, içimizden, çok kere de dışımızdan ‘beddua’ ediyor olabiliriz. Hatta Bush’un İstanbul ziyareti ve Ortaköy’de Galatasaray üniversitesinin ‘satın alınmış’ ev sahipliğini kullanarak yaptığı konuşmadan sonra tepesi atan birçok eski solcu ama şimdilerde ne olduğu pek belli olmayan sanatçı, yazar çizerlerimiz gibi ‘küfür’ de ediyor olabiliriz. Gerçekten de Bush yönetimi, Irak’ı, küresel siyasetin birçok önemli oyuncusunu karşısına alarak işgal etti. Dışardan bakıldığında, arkası iyi düşünülmemiş ve şimdilik sadece İsrail ve Siyonist Yahudilerin işine yaradı gibi görünen bu süreç, hem bütün dünyayı ciddi bir belirsizlik ortamına sürükledi, hem de Bush’u desteklesinler desteklemesinler, Amerikalılar ile dünyanın geri kalan uluslarının, halklarının büyük çoğunlukları arasında görülmemiş bir ‘yabancılaşma’ya yol açtı. Ama gene de bu durum bizi yanıltmamalıdır.

Amerika’nın Afganistan’a ve Irak’a adeta tek taraflı müdahalesi, yanlış siyasi tercihlerle ilişkilendirilerek yapılmış ve hatalı uygulanmış bir müdahale olsa da, Bush Kasım 2004’te seçimi kaybederse, Amerikan politikalarında küçümsenmemesi gereken değişiklikler yapılması bekleniyor olsa da, 11 Eylül sonrası gelişmeleri, büyük petrol şirketlerinin ve Siyonistlerin kuklası olan sınırlı zekâlı tutucu bir Amerikan Başkanının bütün dünyanın başına getirdiği geçici bir bela gibi görmek, olsa olsa duygusallık ve mütevazı akıllılık yansıtan büyük bir yanılsamadır.

Kanaatimce, bugünkü kısa dönemli kriz konjonktürü, ortaya çıkan küresel kapitalizmin ‘aşil topuğu’nun, evrensel siyasi istikrar-istikrarsızlık meselesi olduğunu açığa çıkarmıştır. Küresel kapitalizmin işleyebilmesi için olmazsa olmaz uluslararası varlık haklarına ve siyasi istikrara esasta zarar vermek ve küreselleşme süreçlerini böylece çökertmek isteyen güçler, ulus-devletlerin arasındaki ‘ulusların uyumu’ paradigması ve pratiği içinde barınabilmiştir. Barınabilmektedir. Buna imkân veren de gene küreselleşme süreçlerinin sonuçlarıdır.

El Kaide’nin ne yapmaya çalıştığını ‘anlama’ya çalışalım. El Kaide, Amerika Birleşik Devletlerinin, ABD’yi kuyruğuna takmış İsrail’in ve ABD’in kuyruğuna takılmış Suudi Krallığı ve benzeri öteki ülkelerin ordularını yenmeye çalışmamaktadır. Bu orduların ait olduğu siyasi, toplumsal düzenin dayandığı iktisadi düzeni, insan, mal, finansal varlık hareketlerini ve kurumlarını çökertmeyi amaçlamaktadır.

Bugün ABD, AB, Japonya, Çin, Rusya, Hindistan, Brezilya ve akla gelebilecek bütün önemlice ülke ekonomilerinin hepsi küresel insan, mal, hizmet ve finansal varlık akımlarının zaman ekseni üstünde kesintiye uğramadan akmasına muhtaçtır. Daha da önemlisi, tüketicilerin, üreticilerin, yatırımcıların, ihracatçıların, ithalatçıların, finansal varlık ödünç verenlerin, finansal varlık ödünç alanların, velhasıl piyasaların bütün aktörlerinin geleceğe güven duymalarının, gelecekte varlık haklarının korunacağına dair bir beklenti içinde olmalarının sağlanmasına muhtaçtır.

Bugün, bütünlüğü sağlayan ilişkiler ağı çökse de, bütünlüğün parçalarının varlıklarını sürdürebileceği bir ülkeler, toplumlar, ekonomiler, devletler “bir aradalığı” yoktur. İktisadi dünya bütünlüğünün işleyişinin sürdürülmesi, en büyüğünden en küçüğüne, her ekonominin, her toplumun bugünkü refah ve kültür düzenini ve düzeyini sürdürebilmesinin ön koşuludur. Ama bu bütünlüğün işleyişinin sürdürülmesi kırılgandır. Bütünlüğün işleyişindeki aksaklıklar, kesintiler çok ciddi küresel krizlere yol açabilir. Yakın tarihte açtığı gibi.

5.           1870-1913 hızlı küreselleşme dönemini 1913-1950 büyük krizler döneminin izlemiş olmasının gösterdiği gibi küreselleşme süreçleri kırılgandır

19.uncu yüzyılda, bütünleşmiş bir dünya ekonomisine yönelik olarak hızlanan gelişmelere kararlılık sağlayabilecek kurum ve kuruluşlar ayrıca geliştirilmediği için, bütünleştirici görünen küreselleşme, aniden ters yönde, parçalayıcı, dağıtıcı etkilere yol açmış, dünya büyük çatışma eksenleri etrafında kırılmıştır.

Birinci Dünya Savaşı ile başlayıp, Bolşevik Rus İhtilali, 1929 Büyük Dünya Buhranı, Almanya’da Nazilerin iktidara geçmesi ve İkinci Dünya Savaşı ile geçen nerede ise kırk yıllık küresel krizler dönemi, dünya ekonomilerini bütünleştiren süreçleri büyük ölçüde zayıflatmıştır.

Bütün dünya’da yabancı piyasalar için yapılan üretimin, ya da toplam ihracatın sabit 1998 fiyatları ile değeri, 1870-1913 arasındaki kırk üç yıl içinde, % 424’lik bir artışla 50 milyar USD’den 212 milyara, toplam dünya hasılasının sabit 1998 fiyatları ile değerine oranı ise, % 5’ten %8’e çıkmışken, 1913-1950 arasındaki otuz yedi yıl içinde toplam ihracatın değeri sadece yüzde 39 artmış ve dünya hasılasına oranı % 6’ya gerilemiştir.[12]

20.inci yüzyılın ilk yarısında bütün dünyaya kan ve sefalet getiren savaşlar ve ihtilaller, 19.uncu yüzyılda önemli refah kazançlarına yol açmış olan güçlü iktisadi küreselleşme süreçlerinin, ulus devlet ölçeğini aşan yeni kurum ve kuruluşlar geliştirilemediği takdirde, ne kadar kararsız olduğunu ve ne kadar kolaylıkla kaybedilebileceğini göstermiş olan felaketlerdi. İktisadi süreçler kendilerine kararlılık kazandıracak yeni kurumları, bu yeni kurumları yapılaştıran formel hukuki ve siyasi kuruluşları kendiliğinden oluşturmuyordu.

6.           1950-2000: uluslararası kapitalizmin küresel bütünleştirici süreçlerinin yeniden hızlanma dönemi

İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Çin, Sovyetler Birliği ve Sovyetlerin işgal ettiği Doğu ve Orta Avrupa ülkeleri başta olmak üzere dünya nüfusunun önemli bir kısmı, kapitalist dünya piyasalarından önemli ölçüde soyutlanmış bir merkezi planlamacı sosyalist kurumsal çerçeve içinde yaşamaya başladı. Bu durum geçen yüzyılın sonlarına kadar sürdü.

Ne var ki, sosyalist bloğun kapitalist dünya piyasalarından adeta soyutlanmış olmasına rağmen, küreselleşme süreci, dünyanın geri kalan bölgelerinde, 19.uncu yüzyıldaki gelişmeleri de geride bırakan yeni bir ivme kazandı. 1950-1998 arasında dünya nüfusu 2.3 kat, (sabit 1998 fiyatlarıyla) dünya hasılası 6.3 kat ve dünya ticareti 19.7 kat arttı. Dünya mal ihracatının dünya hasılasına oranı 1950’de yüzde 6’dan 1998’de % 17’ye çıktı. Dünya hasılasının önemli bir bölümü (ticareti yapılabilen ve yapılamayan) hizmetlerden ve ticareti yapılamayan (non-tradeable) mallardan oluştuğu ve yukarda zikredilen toplam ihracat değerleri sadece mal ihracatına ait olduğu için, ticareti yapılabilen mal ve hizmetler üretimi içinde yabancı piyasalar için yapılan mal ve hizmet üretiminin payında meydana gelen artış, yukarıdaki yüzdelerin işaret ettiğinden çok daha büyüktür.

Daha da önemlisi, küresel kapitalizmin başarı okyanusu içinde bir iktisadi ve siyasi başarısızlık bölgesi olarak ayakta kalmaya çalışan Komünizm, geçen yüzyılın sonlarına doğru Rusya’da ve Doğu Avrupa’da, bilindiği gibi çökmüştür. Dünya nüfusunun beşte birinin yaşadığı Çin’de ise, Komünist partisi, bu büyük ülkenin ekonomisini yabancı doğrudan yatırımların ve dünya piyasaları için üretimin (ihracatın) lokomotiflik yaptığı bir kapitalist büyüme sürecine açtı. Bu stratejik değişikliğin yapılmasını izleyen son 20 yıl içinde, Çin milli geliri yılda % 9’luk bir hızla büyüdü. Çin’in dünya ticaretindeki payı 1980’de % 1 den 2003’te % 6’ya çıktı.[13] Bugün, bazı meslektaşlarımın ‘insanlığın geride kalan son ümidi’ olarak gördükleri Kuzey Kore ve Küba dışında, dünyadaki bütün ulus devletlerin piyasaları, bunları, iktisadi aktörlerin esas olarak aynı kurumsal matrise göre hareket etmeleri gereken bir ‘tek dünya piyasası’ halinde bütünleştiren süreçlerin etkisi altında çalışır hale gelmiştir.

7.                                Ulusallığı-aşan reel iktisadi süreçlerin birinci ekseni: ticaret

Uluslararası ticaret, ulusal ekonomilerde meydana gelmekte olan ve içerdeki nispi fiyatların, fırsat maliyetlerinin yapısı ile dışarıdaki nispi fiyatlar, fırsat maliyetlerinin yapısı arasındaki farklar anlamında ‘ekonomilerin ulusallığı’nı azaltan dönüşümlerin birinci eksenini oluşturur. Ki, bu küreselleşmenin en önemli reel eksenidir. Bu dönüşüm sonucunda, üretim giderek daha çok ulusal ekonominin sınırları dışındaki müşteriler için yapılır. Tüketim giderek daha çok, ulusal ekonominin sınırları dışındaki üreticilerin ürettiği mal ve hizmetlerle karşılanır.

Uluslararası ticaret ve bu ticaretin ilişkili olduğu üretim ve tüketim yapıları, ulusal ekonomilerin bazı mallarda ihracatçı, bazı mallarda ithalatçı oldukları Rikardo-vari bir dünyadaki yapıların çok ötesine geçmiştir. Çağımız, endüstri içi ticaretin ağırlık kazandığı, yani ulusal ekonomilerin endüstri dallarında ya ihracatçı ya da ithalatçı değil, hem ihracatçı, hem ithalatçı olarak uluslararası piyasalara katıldığı bir çağdır.

Ürünler ve üretim süreçleri, belirli bir ulusal nispi fiyatlar, fırsat maliyetleri yapısını oluşturan siyaset, hukuk, ekonomi alanlarının sınırlarını aşan bir şekilde parçalanmaktadır.

Mesela, Amerika’daki Honda fabrikasında üretilen otomobilin lastiği Meksika’da, ama mülkiyeti ve yönetimi ağırlıklı olarak Meksikalılara ait olmayan bir fabrikada, elektronik parçaları Çin’de, ama mülkiyeti ve yönetimi ağırlıklı olarak Çinlilere ait olmayan bir fabrikada, diğer birçok parçası da,  9benzer şekilde, dünyanın dört bir bucağında, mülkiyeti ve yönetimi gene dünyanın faklı yerlerindeki insanlara, şirketlere ait fabrikalarda üretilmişse, böyle bir dünyada, bu tekil örnek özelinde ABD’de nihai ürün olarak kullanıcıya arz edilen Honda marka otomobilin hangi ulusal ekonominin ürünü olduğunun, ve genel olarak da ekonomilerin ulusallığının belirlenmesi, hayli karmaşık bir mesele haline gelmektedir. Üretimin yeri, ürünün markası gibi işaretler, hatta üretici firmanın mülkiyet yapısı bile, ürünün ait olduğu ulusal ekonominin belirlenmesine yetmeyebilmektedir. Türkiye’deki bir fabrikada nihai hale getirilen bir ürünün içindeki materyal parçaların ve üretim becerisinin, birçok başka devletin ‘ülke’sinde çalışmakta olan çeşitli ülke vatandaşlarının, içinde çalıştığı ve her biri, mülkiyeti, yönetimi, kullandığı üretim ve işlem yapma (transaction) bilgileri ile çok-uluslu ya da ulusallığı-aşan firmalarda üretildiği bir dünyada, firmaların ulusallığı meselesi de, ürünlerin ulusallığı ‘meselesi’de giderek anlamlılığını kaybetmektedir.

8.           Ulusallığı-aşan reel iktisadi süreçlerin ikinci ekseni: çok-uluslu ve ulusallığı aşan firmalar

Üretimin ulusallığı aşması süreci, büyük ölçüde, firmaların ulusallığı aşması süreciyle iç içe yaşanmaktadır. Ki, sınıraşan (transborder) müşteriler için üretim ve kaynaklardan tedarikin nispi öneminin hızla arttığı son dönemlerde, ulus devlet sınırlarını aşan yatırımların dünyadaki toplam sermaye birikimi içindeki ağırlığının artmış olması ve artmaya devam etmesi dikkat çekicidir.

UNCTAD’ın Yabancı Doğrudan Yatırımlar Veri Tabanı’na göre, dünyadaki Yabancı Doğrudan Yatırım (YDY) girişlerinin yıllık toplam değeri 1980’de 55 milyar USD’den, 1990’da 209, 1998’de 686 ve zirve yılı olan 2000’de 1,393 milyara çıktı. Yabancı Doğrudan Yatırımların dünyadaki toplam gayri safi sabit sermaye oluşumuna oranı, gelişmiş ekonomiler grubunda, 1980’de % 3 ve 1990’da % 5’ten, 1998’de % 10 ve 2000’de % 23’e yükseldi. Gelişmekte olan ekonomiler grubunda ise, 1980 ve 1990’da % 4’ten, 1998’de % 12’ye ve 2000’de % 15’e çıktı.

Ülke dışından kaynaklanan yatırımların toplam gayrı safi sabit sermaye teşekkülüne oranı ifadesi ile nispi öneminin 1980-2000 yılları arasında gelişmiş ekonomilerde yaklaşık sekiz kat artmış olması, dünya iktisat tarihinde bu güne kadar görülmüş en önemli dönüşümlerden birini işaret eder.

Üretim ve tüketim süreçlerindeki küresel bütünleşmede, zengin piyasalar arası ilişkiler büyük bir yer kaplamaktadır. Gerçekten de son dönemlerde YDY’nin büyük çoğunluğu zengin ekonomilerden kaynaklandı ve gene zengin ekonomilere yapıldı. 1990-2002 arasında, dünyadaki toplam yabancı yatırımların[14] stok değeri 2 trilyon USD’den 7.1 trilyona çıktı. En çok yabancı yatırım çeken piyasaların başını Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri çekti. Avrupa’daki yabancı yatırımların stok değeri 1980’de 210 milyar USD’den (dünya toplamının % 31’i), 1990’da 749 milyar (dünya toplamının % 38’i) ve 2002’de 2624 milyara (dünya toplamının % 37’si), Amerika Birleşik Devletleri’ndeki yabancı yatırımların stok değeri ise, 1980’de 83 milyar USD’den (dünya toplamının % 12’si), 1990’da 395 milyar (dünya toplamının % 20’si) ve 2002’de 1351 milyara (dünya toplamının % % 19’u) yükseldi.

Çin dışarıda tutulursa, gelişmekte olan ekonomilerdeki yabancı yatırım girişlerinin stok değeri, 1980’de 301 milyar USD’den 1990’da 527 ve 2002’de 1892 milyara çıktığı halde, bunun dünyadaki toplam yabancı yatırımlar stok değeri içindeki payı 1980’da % 43’den 2002’de % 27’ye düştü.  

Gelişmekte olan ekonomilere yapılan yabancı doğrudan yatırımların büyük bir bölümü de az sayıda birkaç ülkeye gitti. 1990 ile 2002 arasında bu ülkelere yapılan toplam yatırımların yarıdan fazlasını Çin, Brezilya, Çek Cumhuriyeti, Hindistan ve Meksika çekti.[15]

9.           Çin Komünistlerinin Çin’i yabancı yatırımlara ve uluslararası ticarete açması küreselleşmeye büyük bir ivme kazandırmıştır

Dünyanın iktisadi kaderini, küreselleştirici süreçlerin işaret ettiği yöne doğru iyice iten temel siyasi kararı, 1980’lerin başında Çin Komünist Partisi aldı.

Çin’in Komünist liderleri, partilerinin 30 yılı aşan bir süreden beri izlemekte olduğu, dünya piyasalarına kapalı bir iç pazarda devlet işletmeleri aracılığı ile sanayileşmek stratejisini tarihin çöplüğüne attılar[16]. Siyasi olarak ellerinde tutmaya devam ettikleri Çin’i, Çinli bir kapitalist sınıfın yokluğunda kapitalist yolla zenginleştirmenin yolunu, ülkelerini ve toplumlarını uluslararası kapitalizme, yabancı yatırımlara açmakta gördüler. Çinlilerin iktisadi çıkarlarının, uluslararası piyasalardaki fırsatların değerlendirilmesini, bunun da Çin ekonomisinin Yabancı Doğrudan Yatırımlara açılmasını gerektirdiğine dair bu karar, insanlığın Yirminci Yüzyıl’daki büyük zaman kaybı olan Bolşevik sosyalist ütopyanın mezar taşı yazısı gibidir. Küreselleşmenin 1990’lı yıllarda büyük ivme kazanmasının en önemli amillerinin başında gelir.

Çin’deki YDY girişlerinin stok değeri, 1980’de 6 milyar USD’den, 1990’da 25 ve 2002’de 448 milyar dolara çıktı. 1980-2002 arasındaki bu baş döndürücü artış 75 kattır. Çin ve artık Çin Komünist Partisi’nin kontrolüne geçmiş olan Hong Kong’taki YDY girişleri stok değerinin toplamı 2002’de 881 milyar dolara ulaştı. Çin, küreselleşmenin ivme kazanıp dünya ticaretinin hacminin hızla arttığı bir dönemde dünya ihracatındaki payını 1980’de % 1’den 2003’te % 6’ya çıkardı. Bu, Çin Komünist Partisi’nin aldığı cesur siyasi kararın büyük bir başarıyla yürütüldüğünü gösterir.  

Çin’in artan ticari bütünleşmesi, dünya ticaretinin ürün bileşimini oluşturan mallar arasında üretimi sıradan emek ağırlıklı olan mallara özel faktörlerin (vasıfsız işgücünün) aleyhine, sermaye ve eğitilmiş emek yoğun mallara özel faktörlerin lehine nispi ürün ve faktör fiyatı, ticaret hadleri değişmelerine yol açmıştır ve açmaya devam etmektedir. Dünya ekonomisindeki fırsat maliyetlerinin yapısında son dönemlerde meydana gelen ve önümüzdeki yıllarda devam edecek olan değişmelerin tasarlanması, anlaşılması, kavranmasında, Çin’in “kapalı sosyalist ekonomi” ütopyasından vazgeçip, küreselleştirici süreçlerden etkilenen ama bu süreçleri etkileyebilecek bir ölçeğe ulaşmaya da başlamış olan bir “açık kapitalist ekonomi” ye dönüşmesinin rolü büyüktür.

10.        Ulusallığı-aşan iktisadi süreçlerin finans ekseni: dünya sermaye piyasalarında baş döndürücü ama sancılı gelişmeler meydana gelmektedir   

Benim kuşağımın, içinde yaşadığı iktisadi dünyada radikalliğini pek de fark etmeden tanık olduğu büyük dönüşümün bir başka ekseni de, para-kredi-finans eksenidir. Çoğumuz, daha kırk, kırk beş yıl önce girişte beyan etmedikleri ‘dövizle yakalanan turistlerin’ tutuklandıkları bir Türkiye’de yaşadığımız gerçeğini unutmuş gibiyiz. Türk Parasının Değerini Koruma Kanunu cenderesi içinde ezilen bir ekonominin, ülkenin ne anlama geldiği, ömrünün bir kısmını bu kanunun kısıtları altında yaşamış olanlarımızın bile hafızasından silinmiştir.

İçinde yaşadığımız dünya artık, Türkiye gibi reel ve parasal ölçeği mütevazı ekonomilerde bile, milyarlarca doların bir iki saat içinde, hatta “on-line spot”, yani anında, bir muhasebe sistemi olarak bir ulusal ekonominin sınırlarından çıkıp bir başka ulusal ekonomisin sınırlarının içine girdiği, ‘convertible’ ulusal paralarla bütünleşmiş finansal piyasaların dünyasıdır.

Finansal piyasalar, ulusal para, yabancı paralar ve kolaylıkla paraya dönüştürülebilir satın alma gücü taşıyan öteki varlıkların alınıp satıldığı piyasalardır. Alınan ya da verilen krediler, hisse senetleri, ulusal hükümetin ya da yabancı hükümetlerin ya da yerli veya yabancı firmaların tahvilleri ve benzerleri finansal varlıklar yelpazesini oluşturur.

Başta para olmak üzere bütün finansal varlıklar, reel ve öteki finansal varlıkları satın alma gücünün zaman dilimleri üzerinde taşınmasına imkân verir. Ödünç almamız gelecekteki satın alma gücümüzü bugüne taşımamız, ödünç vermemiz ise bugünkü satın alma gücümüzü geleceğe taşımamızdır.

Kapitalizm, toplumların, kültürlerin ekonomilerinde, varlıkları uzun zaman dilimlerine yayılan üretken reel sermaye araçları ve üretim süreçlerinin ağırlığını, önceki ya da öteki iktisadi bütünleştirme yapılarında görülenlerle karşılaştırılamayacak kadar yaygın ve yoğun hale getirmiştir. Bunun içindir ki satın alma gücünün zaman dilimleri üstünde bugünden geleceğe ve gelecekten bugüne taşınabilmesinin, yani para ve sermaye piyasalarının koşulları, kapitalizm dediğimiz kültürel matrisin yeniden üretilebilmesi meselesi açısından hayati önem taşır.

Adeta insanlar ve firmaların ölçeğinde olduğu gibi, bir bütün olarak bakıldığında dünyanın geri kalanı ile açık piyasa ilişkileri içinde olan ulusal ekonomilerde de, satın alma gücü zaman dilimleri üstünde taşınır. Bir ulusal ekonomide cari hesap fazlası veriliyorsa, yurttaşlar, bunların hükümeti ve firmalarından oluşan bir ulusal sistemde, belirli bir dönemde mesela bir yıl içinde, dünyanın geri kalanına yapılan mal ve hizmet satışlarından ve dünyanın geri kalanında kazanılan faktör gelirlerinden elde edilen yabancı paraların toplamından daha azı, dışarıdan satın alınan mal ve hizmetlere ve yabancılara ödenen faktör gelirlerine harcanmış demektir. Bu durumda, bu ulusal ekonomide ileride dünyanın geri kalanında mal ve hizmet ve faktör servisi satın almak için kullanılabilecek yabancı finansal varlıklar, rezervler birikir. Böyle bir ulusal ekonomik sistem dünyanın geri kalanından alacaklı hale gelir. Ya da tersi olur. Ulusal ekonomilerin yurttaşları, bunların hükümeti ve firmalarından oluşan sistem içinde, kazanılan yabancı varlıklardan daha çoğu dünyanın geri kalanında mal ve hizmet ve faktör servisi satın almak için harcanıldığında, dünyanın geri kalanına borçlu hale gelinir. Ki bu borçlar ilerde dışarıdaki dünyaya mal, hizmet ve faktör servisi olarak geri ödenecek demektir.

Bir iktisadi bütünleştirme sisteminin etkili olabilmesi için, satın alma güçlerini zaman dilimleri üstünde taşımak isteyenlerin bu işi, bunu engellemeyecek kadar düşük işlem maliyetleri (transaction cost) ile yapabilmeleri gerekir. Bir yanda gelecekteki satın alma güçlerini bugüne taşımak yani borç almak isteyenlerle, öte yanda bugünkü satın alma güçlerini geleceğe taşımak isteyenler arasında “zaman dilimleri arası ticaretin”in (inter-temporal trade) düşük (ve rekabetçi) işlem maliyetleri ile yapılabilmesi, bir iktisadi sistemin etkili bir iktisadi sistem olmasının olmazsa olmaz koşuludur. Bunun yapılabilmesini mümkün kılan kurumsal matrisin ve kuruluşlar ağının varlığı ya da yokluğu, bir iktisadi sistemin, bir piyasa olarak, büyümeyi de sağlayan etkili kaynak tahsisi meselelerini çözüp çözemeyeceğini belirleyen temel nedendir.

Eğer, bütünleşik bir tek dünya piyasası var olacaksa, fiili dünya piyasasının kurumsal matrisi ve kuruluşlar ağının, farklı ulusal ekonomiler ya da farklı hukuki iktisadi alanlarda yaşamakta olan, ulusal hükümetler başta olmak üzere, aktörlerin satın alma güçlerini farklı zaman dilimleri arasında taşıma ihtiyaçlarını, düşük (rekabetçi) ve birbirine yakın işlem maliyetleri ile karşılayabilmeleri gerekir.

Gelecekle ilgili tahminlerimiz, beklentilerimiz, bugün ile gelecek zaman dilimleri arasındaki ticaretin koşullarını (terms of trade) büyük ölçüde etkiler. Satın alma gücümüzün zaman dilimleri üstünde taşınabilmesinin işlem maliyetleri beklentilerimize bağlıdır. Savaş beklentisi, terör beklentisi, salgın hastalık beklentisi, ya da özetle çeşitli felaket beklentileri gelecekteki işlemleri çok riskli ve bu nedenle pahalı hale getireceği için, gelecekteki satın alma gücünün bugüne taşınabilmesini de pahalılaştırır. Yani üretimin dördüncü faktörü olan zamanın fiyatını, faiz haddini pahalı hale getirir.

Kapitalist bütünleştirici süreçlerinin sürdürülebilme, yaşatılabilme gücü, gelecekle ilgili beklentilerin asgari bir iyimserlik düzeyinde tutulması koşuluna bağlıdır. Felaket beklentileri ile tasarlanan bir gelecek, gelecekteki kapitalist süreçleri değil, bugünkü kapitalist süreçleri krize sokar. İşte bunun içindir ki, gelecekteki dünyanın uluslararası iktisadi sahasında, işlem maliyetlerini asgari bir düzeyde tutacak asgari bir güvenliğin olup olmayacağına dair bugünkü beklentilerimiz, bugünkü dünya düzeninin siyasi sürdürülebilirliği açısından da can alıcı önemdedir.

Son yıllardaki gelişmeler, dünya finans piyasalarının hızla genişlediğini ve derinleştiğini, finansal bütünleşmenin fiilen ilerlediğini, ama zaman dilimleri arası ticaretin koşullarının gerektirdiği kurumlar ve kuruluşlar ağı konusunda gelişmelerde ciddi sorunlar olduğunu göstermektedir. Ki, bu sorunların aşılamaması ihtimali, geleceğin pahalılaşması ve bunun da şimdiki dönemde küresel iktisadi krizlere yol açması ihtimalini yabana atılmaması gereken bir şekilde gündemde tutmaktadır.

Şimdi, son dönemlerde finans piyasalarında yaşanılan fiili küreselleştirici gelişmeleri kısaca gözden geçirelim.

11.        Cari hesabı birikimli olarak fazla veren toplumlar ile cari hesabı birikimli olarak açık veren toplumlar arasında yoğun karşılıklı bağımlılık ilişkileri oluşması

Günümüz dünyasının büyük oyuncularının, aralarındaki ilişkilerin taşıdığı karşılıklı ihtiyaçları, çıkar birliği ve çıkar çatışmalarını anlamamız açısından, hangi ekonomilerin ödemeler dengesinde birikimli olarak cari açık vermekte, yani gelecekteki satın alma gücünü bugüne taşımakta olduğu ve hangi ekonomilerin cari fazla vermekte, yani bugünkü satın alma gücünü geleceğe taşımakta olduğu, önemli bir göstergedir. Bu meseleyle ilgili olarak, son yirmi beş yıldaki gelişmeleri ve 2003’deki durumu gösteren temel veriler, aşağıdaki Tablo 1 ve Tablo 2’de özetlenmiştir.

İktisadi analize giriş kitaplarında anlatıldığı gibi, bir ulusal ekonominin dünyanın geri kalan kısmıyla ilişkilerinde bir hesap döneminde tahakkuk etmiş olan cari hesap fazlası, o ekonomide bu dönemde gerçekleştirilmiş olan tasarrufların (S) gerçekleştirilmiş olan yatırımları (I) aşan kısmı (S-I) ile özdeştir.

Tablo 1:         1980-2003 arasında bazı ülkelerin        cari hesap dengeleri milyar USD                (+ fazla, – açık), ve cari hesap dengesi/gayri safi yurt içi hasıla oranları parantez içinde %
  1980 1990 1995 2000 2003
ABD +2       (0.1) -79      (1.4) -105   (1.4) -412 (4.2) -542 (4.9)
İngiltere +4       (0.8) -40     (4.0) -14      (1.3) -37    (2.5) -43  (2.4)
Almanya -14      (1.7) +45     (2.9) -27      (1.1) -26    (1.4) +58   (2.4)
Fransa -4        (0.6) -10      (0.8) +10     (0.7) +18   (1.4) +15   (0.8)
Norveç +1       (1.7) +3       (2.5) +5       (3.5) +26   (15.6) +29   (12.8)
Japonya -11      (1.0) +44     (1.4) +111 (2.1) +120 (2.5) +136 (3.2)
Çin +0       (0.1) +12     (3.1) +2       (0.2) +21   (1.6) +29  (2.1)
Rusya     +4       (1.4) +45   (17.2) +39  (8.9)
Türkiye -3        (4.4) -3        (1.7) -0        (0.3) -10    (4.8) -7      (2.9)
Kaynak: IMF, World Economic Outlook Database, April 2004.

Mesela Japonya gibi, merkezi planlamacı kumanda ekonomisinin söz konusu olmadığı bir piyasa toplumunda, belirli bir zaman aralığı boyunca gerçekleşen tasarruf ve yatırımlar, milyonlarca firmanın, ailenin, insanın ve hükümetin ayrı ayrı aldığı kararların toplamsal (aggregate) karşılıklı etkileşmesi ile belirlenir. Piyasa ekonomilerinde hükümetler, iktisat politikaları ile, toplam tasarruflar ve yatırımları etkileyebilir ama belirleyemez. Öte yanda, son dönemdeki reformlara rağmen hala merkezi planlamacı kumanda ekonomisinin ağır bastığı Çin’de, siyasi otorite, bu büyüklükleri çok daha fazla etkileyebilir.

Bir ekonomide gerçekleştirilen yatırımlardan daha fazla tasarruf yapılmış olması, ya da gerçekleştirilmiş olan tasarrufların hepsinin yatırımlara dönüştürülmemiş olması, o ekonomiyi taşıyan kültürde, bugünkü refahı geleceğe taşımayı amaçlayan zaman dilimleri arasıbir toplumsal tercihin sonucudur. Bu tercihi ya, piyasa toplumlarında, çok sayıdaki iktisadi aktör bağımsız kararlarının toplamsallığı içinde yapmış olur, ya da merkezi otoriter bir devletin olduğu toplumlarda iktidardaki kadrolar yapar.

Öte yanda, bir ekonominin tasarrufları yatırımların içine çekme, emme (absorbtion) kapasitesinin sınırlı olması da, gerçekleştirilen tasarrufların bir kısmının geleceğe taşınması sonucunu doğurabilir. Bir satın alma gücünün belirli bir üretim kapasitesi biçiminde sabit sermaye stokuna dönüştürülmesi, bir projenin üretilmesi, teknolojisinin geliştirilmesi ya da transfer edilmesi, uygulanması, işin gerektirdiği insan kadrolarının yetiştirilmesi ihtiyacını doğurur. Bunlar zaman alıcıdır ve ciddi işlem maliyetlerine yol açar. Öyle ki, mesela bir fabrikanın fatura maliyetleri içinde görünmeyen işlem maliyetleri, fatura bedelinden daha fazla tutabilir.

Tablo 2: 2003 yılında dünyada sermaye ihraç ve ithal eden başlıca ülkeler
Sermaye ihraç eden ülkeler Sermaye ithal eden ülkeler
Ülke Dünya toplamındaki payı % Ülke Dünya toplamındaki payı %
Japonya              20,8 ABD           74,2
Almanya                 9,8 Avustralya              3,5
Rusya                         6,2 İspanya              3,0
İsviçre                 6,2 Birleşik Krallık              2,3
Norveç                 4,6 İtalya              2,1
Tayvan                 4,2 Meksika              1,9
Hong Kong                 3,8 Yunanistan              1,5
Fransa                 3,7 Ötekiler           11,5
Singapur                 3,7    
Suudi Arabistan                 3,6    
Çin                 3,3    
Hollanda                 3,3    
Kanada                 2,3    
Ötekiler              25,2    
Kaynak: IMF, Global Financial Stability Report, April 2004, s. 163.

Rusya, Norveç, Suudi Arabistan gibi petrolden büyük gelir elde etmekte olan ülkeler, hem zaman dilimleri arası transfer ihtiyaçları, hem de “absorbtion” kısıtı yüzünden yıllardan beri cari hesap fazlası vermektedir. Dünya ticaretindeki payını kısa süre içinde altı kat arttıran Çin de, Japonya ve Almanya’nın da içinde bulunduğu önemli cari hesap fazlası veren ülkelerin arasına katılmıştır (bakınız Tablo 2).

12.                                          ABD’nin bugün sergilediği küresel gücü, bugün yarattığı kaynaklarla değil, gelecekteki refahını ipotek ederek, “el kesesinden” finanse etmekte olması dünyanın geleceği açısından çok önemlidir

Peki, bir toplumda, gelecekte üretilecek satın alma gücü ile geri ödenmek üzere bugün dışarıdaki dünyadan borç alınarak, bugün üretilen satın alma gücünden fazlası niye bugün harcanmak istenir? Niye, gelecekteki refah bugüne taşınmak istenir?

Açıktır ki bu da, toplumsal tercihleri, bir toplumun bu günkü imkânları, ihtiyaçları ve ihtirasları ile gelecekteki imkânları, ihtiyaçları, ihtirasları hakkındaki beklentileri arasındaki ilişkileri gündeme getirir. Toplumlar, kültürler, ulusal siyasi sistemler, gerçekten de parlak iktisadi gelecek vaat ettikleri için, korkmadan yıllar boyunca cari hesap açığı verip gelecekteki satın alma gücünü şimdiki zamana taşıyor olabilir. Ama toplumların gerçekçi olmayan yanlış hesaplarla, sonunda iflas veya hacir altına alınma süreçlerine yol açacak savurganlık ve hesapsızlık içinde borçlanıyor olmaları ihtimali de vardır. Tarih, sayı saymasını bilmeyen, hayalci siyasi kadroların yönettiği devlet sistemlerinin, ülke içinde ve dışında girişilen maceraları el kesesinden finanse etmek için, ulusal ekonomilerinin üst üste yıllarca borçlanmasına yol açtıkları örneklerle doludur.

1980’den beri dünyada en büyük dış cari hesap açığını veren ülke ABD’dir (bakınız Tablo 1 ve Tablo 2). ABD açığının ABD Gayri Safi Yurtiçi Hasılası’na (GSYH) oranı, 1990’larda % 1 ila 1.5 arasında seyrettikten sonra, 2000’de % 4, 2003’te ise % 5’e çıkmıştır. 2003’te ABD’nin verdiği cari açık 542 milyar dolardır. ABD açığı geçen yıl bütün dünyada verilen cari hesap fazlalarının toplamının % 74’ünü emmiştir.

ABD’nin dünya cari hesap fazlalarının çok büyük bir bölümünü kullanmakta olması durumu, sadece iktisadi değil siyasi sonuçlar ve açılımlar açısından da önemlidir. Bir toplum, bir devlet, bir ulus (?) olarak Amerika Birleşik Devletleri gerçekliğinin, aynı anda hem iktisadi gücünü, hem de iktisadi zaafını sergileyen çarpıcı bir durumdur bu. ABD’nin, tarihi olarak düşük faiz hadlerinde bile, bu kadar büyük ölçekte (başta dolar olmak üzere) finansal varlık satarak bu kadar çok borçlanabilmesi, dünyanın geri kalan kısmında bulunan ve ellerindeki satın alma gücünü geleceğe taşımak için finansal varlık arayan iktisadi aktörlerin, Amerika’nın geleceğine dünyanın geri kalan kısmının geleceğinden daha çok güvendiğini göstermesi anlamında, Amerika’nın gücünü sergilemektedir. Öte yanda, ABD’nin bugün siyaset sahnesinde oynadığı küresel rolü, bugün yarattığı kaynaklarla değil, gelecekte yaratacağı kaynaklarla, yani bir anlamda gelecekteki refahını ipotek ederek oynamakta olduğunu göstermesi açısından da, ABD gücünün sınırlarını, kısıtlarını işaret etmektedir.

13.        Finansal piyasalar, bu piyasalardaki baş döndürücü küreselleşmeye rağmen, aynı zamanda dünyadaki iktisadi bütünleşmenin kırılgan fay hattını oluşturmaktadır

Para, döviz, mevduat, hisse senedi ve benzeri finansal varlıklar kendiliğinden insan refahına katkıda bulunmaz. İnsanlar finansal varlık yiyip içemez, tüketemezler. Finansal varlıklar sadece ve sadece insanların tüketebilecekleri mal ve hizmetleri satın alma gücünü taşıdığı için değerlidir. Kendisi insan ihtiyaçlarının karşılanmasında doğrudan işe yaramayan ama doğrudan işe yarayan başka varlıkları satın alma gücünü taşımakta özellikle işe yarayan varlıklara çok eskiden beri ihtiyaç duyulmuş ve insanlar binlerce yıl önce ‘para’yı ve daha sonra öteki finansal varlıkları yaratmışlardır.

Bir ekonomide, o ekonomideki iktisadi aktörlerin sahiplendikleri toplam değer, cari üretim dönemi (mesela bir yıl) içinde yeniden ürettikleri mal ve hizmetler akımının değeri (satın alma gücü) ile önceki dönemlerdeki üretim sayesinde biriktirilmiş olan gerçek servet stokunun ve finansal servet stokunun toplamsal değeridir. Kültürler karmaşıklaştıkça ve uygarlık ilerledikçe, i) gerçek varlıklardan oluşan servet stoku cari üretimin değerine göre büyümüş ve ii) finansal varlıklardan oluşan servet stokunun değerinin hem cari üretimin hem de gerçek servet stokunun değerine oranı artmıştır. Kapitalistleşme, sadece sınıflar arası bölüşümle ilgili bir süreç değildir. Aynı zamanda, kapitalistleşen kültürün, giderek, cari üretimin nispi olarak daha büyük bir gerçek servet ve daha da büyük bir finansal servet stoku üstünde yapılır hale geldiği bir kültüre dönüşmesidir.

Aşağıdaki tablo 3’te gösterildiği gibi, 2002 yılının sonunda, dünyadaki finansal varlıklar stokunun toplam değerinin 150 trilyon USD’yi bulduğu, bunun da o yılki 32 trilyon USD’lik dünya GSMH’nın 4.7 katı olduğu hesaplanmıştır. Avrupa Birliği’nde finansal varlıklar stokunun değeri GSMH’nın değerinin 6.1 katı, ABD’de 5.1 katı, Japonya’da 6.1 katı, ama gelişmekte olan ülkeler toplamında 2.8 katıdır. Bu tarihte, gelişmekte olan ülkeler toplamının dünya hasılasındaki payı % 23, ama dünya finansal varlıklar toplamındaki payı sadece % 10’dur.

İktisadi gelişme, finansal varlıklar sapmalı bir süreçtir. Bu sürecin, ortalama insan ömrünün yetmiş, hatta seksen yılın üstüne çıkması, kişi başına sağlık ve eğitim harcamalarının nispi olarak çok önemli hale gelmesi gibi beşeri, kültürel gelişmelerle ilişkili olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Bunun içindir ki, anti-kapitalist “nefret”in, özellikle “finans kapital” nefretinin akılcı ve serinkanlı olmayan demagojik sloganlarının etkili olduğu ortamlar, içinde yaşadığımız dünyayı, bizi bu dünyaya getiren ve geleceğe götürmekte olan süreçleri “görme”mizi engellemektedir. Bu sloganları aşıp, finansal varlıkların ve bu nedenle finansal piyasaların ve gene bu nedenle finansal kuruluşların, yaşadığımız modernitenin, bu modernitenin geri kalan eksenlerinden ayrıştırılamaz unsurları olduğu “idrak” edilmelidir. Tarih, geriye doğru sökülemez ve hoşumuza gitse de gitmese de yaşanmış tarih böyle bir gelişme patikası izlemiştir.

Tablo 3: Finansal Varlıkların (bonolar+hisse senetleri+banka varlıkları)        toplam değeri ve GSYİH’nın değeri, trilyon USD, 2002
  Finansal varlıkların değeri GSYİH’nın degeri Finansal varlıkların değerinin GSYH’nın değerine oranı, %
Dünya          150,4         32,2            468
AB            52,8           8,7            611
ABD            53,2         10,7            509
Japonya            24,4           4,0            612
Gelişmekte olan ekonomiler            14,9           7,3            282
IMF, Global Financial Stability Report, September 2003, s.141.

Sınırları aşan finansal varlık hareketleri, ticaret kadar olmasa da, para kadar eskidir. Bu hareketlerin en büyük kahramanları da, hükümdarlar, devletler olmuştur. Heredot’un Tarihler’i, Pers Helen savaşları sırasında, askeri güç oluşturmak, düşmanı kandırmak ya da içinden çökertmek için hükümdarların yaptığı sınır-aşan finansal varlık (para) aktarmalarının örnekleriyle doludur.[17] Kanuni Sultan Süleyman’ın, İspanya’dan kovulan ama Avrupa’da dönemin en büyük finans ağlarından birini oluşturan Yahudi Nasi ailesini, ailenin önderi Yusuf Nasi’ye Naksos adasının dukalığını vererek Osmanlı İmparatorluğu’na davet etmesi, tarihimizdeki, yabancı finans sermayesi ve kuruluşlarının ülke içine çekilmesine yönelik teşvik politikalarının çarpıcı ve hayli erken bir örneğidir.[18] Daha yakın tarihlere gelindiğinde, Napolyon savaşlarından Birinci Dünya Savaşı’na kadarki dönemde, bütün dünyada uluslararası finansal varlık ticareti hızla artmış, birçok ülke, bu arada Osmanlı İmparatorluğu da aralarında olmak üzere ekonomik gelişmede geri kalmış ülke, Avrupa’daki önemli finans piyasalarında tahvil, bono ve benzeri finansal varlık satmağa başlamıştır.

Sınır-aşan finansal varlık alış verişinin tarihi bir hayli eski olsa da, dünyadaki finans piyasalarını birbirine bağlayarak giderek bütünleştiren finansal küreselleşme süreci yenidir. Birinci ivmelenme dönemi Napolyon Savaşları sonrasından Birinci Dünya Savaşına kadardır. İkinci ivmelenme dönemi ise 1950, özellikle 1974 sonrasıdır. Kurumsal değişmeler arasında, elektronik, bilgisayar, uydu, iletişim ve ulaşım teknolojilerinde İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hızlanan devrimler bunda önemli rol oynamıştır.

Dünyadaki finansal varlık piyasalarının birbiri ile bağlanması ve giderek bütünleşmesi anlamındaki finansal küreselleşmenin en önemli göstergelerinden biri, dünyadaki toplam döviz alış verişlerinin hacminde meydana gelen artıştır.

İnsanlar, hükümetler başta olmak üzere kuruluşlar, içinde oldukları kendi ekonomilerinin parasını verip bir başka ekonominin parasını niye satın alırlar? Birinci döviz ihtiyacı, ancak döviz ödenerek satın alınabilecek mal ya da hizmete yönelik talepten kaynaklanır. Ki, ticaret bağlantılı döviz işlemleri yakın dönemlere kadar toplam döviz işlemlerinin büyük bir kısmını oluşturmuştur. İkinci olarak, insanlar ya da kuruluşlar “yabancı” olarak çalıştıkları bir ekonomide o ekonominin parası ile elde ettikleri faktör gelirlerini yurttaşı oldukları kendi ekonomilerine aktarmak için döviz talep ederler. Bilindiği gibi bu ilk iki ihtiyaçtan kaynaklanan döviz işlemleri, ödemeler dengesi hesap sisteminin cari hesap bölgesinde izlenir. Üçüncü olarak, insanlar, kuruluşlar, bir başka ekonomide o ekonominin parası ile satın alınabilecek gerçek varlık, mesela bina, araç, arazi almak için döviz talep ederler. Dördüncü olarak, iktisadi aktörler, dövizin kendisini ve dövizle ifade edilmiş finansal varlıkları, finansal varlık olarak satın almak için yabancı para talep ederler. Son iki ihtiyaçtan kaynaklanan döviz işlemleri, ödemeler dengesi hesaplarının sermaye hesabı bölgesinde izlenilir.

Eskiden dövize yönelik talep çok büyük ölçüde ticaret bir ölçüde de faktör geliri aktarımları ile sınırlı iken, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra doğrudan yatırımlardan, 1974 sonrasında ise, finansal varlıklara yönelik talepten türeyen döviz işlemleri hızla büyümüş, toplam döviz işlemlerinin çok büyük bir bölümünü oluşturur hale gelmiştir. Aşağıdaki Tablo 4, 1977-2004 arasında dünyadaki toplam ortalama günlük döviz işlemleri cirosunda meydana gelen baş döndürücü büyümeyi göstermektedir.

Tablo 4: Dünyadaki toplam günlük döviz işlemleri cirosu, Nisan ayı ortalamaları, milyar USD
  Cari kurlara göre Nisan 2004 kurlarına göre
1977             18  
1980             82  
1983             119  
1986             270  
1989             590 650
1992             820 840
1995             1190 1120
1998             1450 1590
2001             1200 1380
2004             1880 1880
Kaynak: Bank of International Settlements (March 2002), Foreign exchange and derivatives market activity in 2001, Triennial Central Bank Survey; (September 2004) Triennial Central Bank Survey of Foreign Exchange and Derivatives Market Activity in April 2004.

Dünyadaki günlük toplam döviz işlemleri cirosu (daily FX turnover), 1977’de 18 milyar USD’den 1998’de 1450 milyar USD’ye çıkmıştır. Artış, tam seksen bir kattır. 1990’lı yılların sonundaki Uzak Asya ve Rusya finansal krizleri ve 2001 Eylül’ündeki vahim olaydan sonra işlem hacmi 1210 milyara gerilemiştir. Ne var ki, dünya finans piyasalarındaki bütünleşme süreci, belirsizlikler taşıyan bir gelecek beklentisinin olumsuz etkilerine rağmen sürdüğü için, bu rakamın 2004’te 1880 milyara çıkacağı tahmin edilmektedir.[19]

Finansal küreselleşme ekseni, küreselleşme sürecinin ‘Aşil topuğu’dur. Bütün süreci geriletebilecek temel kırılganlık ekseni finansal piyasalardan geçmektedir. Bunun niye böyle olduğunu görebilmek için finansal varlıkların bazı özelliklerine dikkat etmek yararlı olur.

14.                              Küreselleşme, finansal küreselleşme ve uluslararası para sisteminin çökmesi riski

Bir varlığın finansal varlık olarak değerli olabilmesi için yerine getirilmesi gereken başlıca koşul, sahip olduğu satın alma gücünü zaman ekseninde taşıyabilmesidir. Yani, “değer”ini yitirmemesidir.

Bütün finansal varlıkların alacaklı ve borçlu tarafları vardır. Bir finansal varlığın satın alma gücünün azalması alacaklıya zarar verirken, borçluyu kazandırır. Mesela enflasyon, bir devlet sisteminin parasını taşıyanların elindeki para ve enflasyon haddi kadar faiz getirisi getiremeyen mevduatların değerini düşürüp elinde finansal varlık olarak bu parayı ve mevduatları tutanları zarara uğratırken, bu parayı taşıyanlara borçlu olan devlet sistemine ve net borçları bu para birimi ile ifade edilmiş borçlu iktisadi aktörlere kazanç sağlar.

Alacaklıların çıkarı alacaklarının ifade edildiği finansal varlığın (dolayısıyla alacaklarının) satın alma gücünün azalmamasını, borçluların çıkarı borçlarının ifade edildiği varlığın (dolayısıyla borçlarının) satın alma gücünün azalmasını gerektirir. Bu çıkar çatışmasını bir uzlaşma zeminine çeken dinamik ise, borçluların borç alabilme ihtiyaçlarının ve alacaklıların da borç verebilecekleri az riskli mahreç bulabilme ihtiyaçlarının devam etmesinin yol açtığı ortak çıkarla ilişkilidir. Bu ortak çıkar, alacak ve borç uçları olan finansal varlıkların satın alma güçlerinin korunmasını sağlayacak bir iktisadi kararlılık ortamını gerektirir.

Alanın da verenin de kısa süreli Ponzi Game[20] benzeri oyunlarla karşı tarafı “kazıklama” peşinde olduğu ortamlarda yapılan finansal alış verişler bu kararlılığı bozar.

Mesela, Türkiye’de bugün de olduğu gibi yıllardan beri ödenemez yüksek reel faizlerle borçlanan bir devlet ile, bu kadar normal dışı yüksek reel faizlerin ancak kumar masasından erken kalkma refleksi ile kazanılabileceğini, oyundan erken kaçamayanın canının yanacağını bilerek borç verenler arasındaki finansal alış verişlere bakalım. Bu alış verişlerin hepsi, mesela Türkiye örneğinde söz konusu olan TL’nin ve TL ile ifade edilmiş varlıkların satın alma gücünde ani ya da hızlı kayıplar olacağının aslında bilindiği kararsız piyasalardayapılır.

“Kumarhane benzeri” Ponzi Oyun piyasaları sonunda mutlaka çöker. Borcun ifade edildiği varlığın satın alma gücünün düşmesi sayesinde borcunun yükünden kurtulmak peşinde olan borçlu, normal fiyatlarla finansal varlık satın alabilmekte tıkanır. Satın alma gücünü normal üstü getiri hadleri vadeden varlıklarda tutmaya yönelen bir alacaklı da, çok ciddi sermaye kayıplarını göze almak zorundadır. Ki, borç vermek ihtiyacı duyanların hepsi, yüksek riskler ve yüksek getiriler peşinde koşan “kumarbaz”lar değildir. Finansal piyasaların toplam işlem hacminin önemli bir bölümünde, finansal alış verişin borç verenler ucunda, düşük riskle makul getiri elde etmeye yönelmiş olan aktörler vardır.

  1.           Ulusal finansal piyasalar ile küresel finansal piyasalar arasındaki kurum ve kuruluş yapıları asimetrisi

İnsanlar finansal varlık yemez, içmezler. Asıl olan reel varlıklar ve reel piyasalardır. Finansal piyasalar reel piyasaların ödeme sistemlerini oluşturur. Sunun içindir ki olmasa da olabilecek piyasalar değildir. Temel piyasalardır. Finansal piyasaları aksayan ekonomilerde reel piyasalar daha do çok aksar. Finansal piyasadaki nezle, reel piyasada zatürreeye yol açar. Finansal piyasa aksamaları azaltılmamış olan, sağlam finansal piyasa kurum ve kuruluşları gelişmemiş olan ekonomilerde dinamik etkili kaynak tahsis süreçleri işlemez, işleyemez. Bu ekonomiler ciddi krizlerle büyük refah kayıplarına uğrar. 1929 Krizini yaratan ABD ekonomisi, 1970’lerden bu yana Türkiye ekonomisi gibi.

Reel sektördeki firmaların “tedbirli tacir” terbiyesi ile hareket etme alışkanlığı kazanmaları, bu alışkanlık içinde kalmaya şartlanmaları, varlık hakları, rekabet hukuku gibi kurumları ve bu kurumları ayakta tutan ve geliştiren kuruluşları gerektirir. Özellikle, kendi özel kurumları ve kuruluşları gelişmiş bir “finans piyasası”na ihtiyaç vardır. Çünkü finansal varlık alış verişi yapan ya da bunlara aracılık eden finansal kuruluşlar, sadece finans sektörü değil ekonominin geneli için basiretlilik ve tedbirlilik denetimi yapan bir süzgeç ağı oluşturur. Oluşturmaları gerekir. Finansal firmalar, mesela Bankalar, hane halkları, devlet ve finans dışı iş alemindeki iktisadi aktörlerin birbirleriyle yaptıkları borç alma verme işlemlerinin arkasında yatan hesapları denetlemek ve son kertedeki akıl ve basireti üretmekle yükümlüdürler. Yükümlü olmaları gerekir.

Bu nedenledir ki, finansal piyasalardaki aktörlerin davranışlarını düzenleyecek kurumlar ve bunları uygulayacak ve geliştirecek kuruluşların varlığı ya da yokluğu, dinamik etkililiği sağlayan bir piyasa ekonomisinin varlığı yada yokluğu anlamına gelir. “Kendim için bir şey istiyorsam namerdim” dedikten hemen sonra “verdimse verdim, ne olmuş?” diye meydan okumanın kurumsallaştığı kültürlerde, finansal piyasalar son kertede iktisadi aktörlerin akıllılık, basiretlilik, tedbirlilik alışkanlıkları içinde kalmalarını sağlayamaz. Son kertedeki talanı, hortumlamayı, akılsızlığı, basiretsizliği, tedbirsizliği, liyakatsizliği sağlar. Çok uzun bir süredir Türkiye’de olduğu gibi.

Nispi olarak etkili piyasa ekonomilerinin, mesela Norveç, Almanya, Danimarka ve İngiltere gibi ulusal ekonomilerin, ya da Avrupa Birliği gibi ulusallığı aşan ölçeklerin finans piyasalari, ‘kumar’ (Ponzi Oyun) ve ‘ahlaksızlık’ (moral hazard) ihtimalini azaltmak için, ilgili kurum ve kuruluşlarla ciddi bir şekilde düzenlemektedir. Bu kurumlar ve kuruluşlar bu piyasalarda kamu hukukunun ve kamu düzeninin asli parçasıdır.

16.        En tehlikeli “Ponzi Oyun”lar sınır aşan finansal kaynak hareketlerinde oynanmaktadır

Ulusal ekonomilerde ya da AB, NAFTA gibi ulusallığı-aşan bölgesel bütünleşme alanlarında, iktisadi aktörlerin, özellikle finansal piyasalardaki aktörlerin, basiretli, tedbirli tacir gibi davranmayıp “Ponzi Oyun” oynamaya yönelmelerinin, formel hukuk kuralları başta olmak üzere yeterli kurumlar ve uygulayıcı kuruluşlar ile engellenmesi ve yaptırıma bağlanmasının, kaynak tahsisi süreçlerinin etkililiğinin sağlanması için en önemli koşul olduğunu yukarda vurguladık. Bu görevi üstlenmiş olan kuruluşların başında, ulusal devletlerinin yada AB gibi bölgesel bütünleşme alanlarında, ulusal devletler temelinde gelişmiş olan, ama ulusal devletleri-aşan formel siyasi örgütlenmelerin geldiğini teyit ettik.

Ne var ki, Türkiye, Rusya, Arjantin, Brezilya gibi ülkelerde, ulus devletlerin kendisi, öteki ayağında uluslararası finansal kaynak hareketlerini yönlendiren yabancı bankalar, finansal şirketlerin olduğu “Ponzi Oyun”ların kumarbazları andıran kötü kahramanları olabilmiştir. Uluslar ve ulusallığı-aşan bölgeler arasında meydana gelmekte olan kaynak hareketlerinin dünyadaki toplam işlem hacmi içindeki payının artmakta olduğu ve önemli seviyelere geldiği günümüz dünyasında, ulus devletler ve ulusallığı aşan alanlar arasındaki bu kaynak akışlarında, sahtecilikten başlayıp tedbirsizliğe varan “Ponzi Oyun” oynanması nasıl caydırılacak, nasıl engellenecektir? Yani sınır aşan kaynak hareketlerinin kurumsal matrisi, hangi kuruluşlar aracılığıyla oluşturulacak ve nasıl uygulanacaktır? Piyasa ekonomilerinde kaynak tahsis süreçlerinin etkililiğini sağlamakta kritik bir sorumluluk taşıyan ulusal hükümetlerin, finansal küreselleşmenin sağladığı imkânları tedbirsizce, basiretsizce, akılsızca kötüye kullanmasının nasıl caydırılacağı, engelleneceği, yaptırıma bağlanacağı meselesi dünya gündeminde önemli bir yere sahiptir.

Son yirmi yıl içinde, Türkiye, Arjantin, Brezilya, Rusya, Kore, Malezya gibi bazı ekonomilerde yaşanılan “finansal” ve “reel” krizler, sınır aşan kaynak hareketlerinde oynanmış olan “Ponzi Oyun”larla ilişkilidir. Bu “Ponzi Oyun”ların oyuncularının bir kısmı, başta bu ülkelerin hükümetleri olmak üzere, krizlerin yaşandığı ülkelerdeki iktisadi aktörlerdir. Bir kısmı da bu kriz ekonomilerine dışardan akan kaynakların geldiği öteki ülkelerdeki, bankalar ve büyük finansal kuruluşlar başta olmak üzere iktisadi aktörlerdir. İşte bu noktada dikkatle altının çizilmesi gereken husus şudur. Kurumsal temelleri sağlam gelişmiş bir piyasa ekonomisinde, mesela bankacılık sistemlerini denetleme kuruluşları gibi, “Ponzi Oyun”ları yakalama, engelleme, cezalandırma ile özellikle görevli kuruluşlar var olsa ve görevlerini yapsalardı oynanması engellenmiş olabilecek olan bu “oyun”ların, sınır aşan “transaction” eksenleri üstünde kolaylıkla ve sıklıkla oynanabilmiş olmasıdır.

Sınır aşan “transaction” eksenleri üstündeki kaynak hareketlerinin sınırların içinde kalan ulusal ya da bölgesel piyasa kurum ve kuruluşları ile denetlenmesi yetersiz kalmaktadır. Bu yetersizlik meselesi, ulusal hükümetlerin “Ponzi Oyun” oyuncusu olabilecekleri meselesinden mantıken ve olgusal olarak bağımsızdır. Sınır aşan işlemlerin taraflarını oluşturan iktisadi aktörlerin sınır aşan bu “transaction”larda, sahtecilikten tedbirsizliğe varan tavır ve davranışlardan caydırılmaları, kurumsal normlara aykırı girişimlerin yakalanması, engellenmesi ve cezalandırılması, bir bütün olarak küresel ekonomi ölçeğinde ortala çıkmış ve doldurulması gereken bir kurumsal boşluğu olarak önümüzde durmaktadır.

Acaba IMF, sınır aşan finansal “transaction”lar alanında, sahtecilikten tedbirsizliğe varan yanlışları engelleme işlevini yerine getirmeye yönelik bir küresel kuruluş gibi görülebilir mi?

Bu soruya kategorik olarak evet demek zordur. IMF, uluslararası ödemeler sisteminin sürdürülmesini, ulusal para sisteminde döviz kurundan kaynaklanan geçici sıkıntı yaşamakta olan ülke hükümetlerine yapılacak yardımlarla kolaylaştırmaya yönelik bir işlevle yola çıkmıştı. 1950’ler, 1960’lar, hatta 1970’lerde ulusal ekonomilerde yaşanılan döviz kuru sorunları, çok büyük ölçüde, ödemeler dengesinin cari hesap kalemleriyle, ki büyük ölçüde dış ticaretle ilişkili idi. Bu dönemlerde de, döviz ve para piyasaları sıkıntıları, söz konusu olan ülkelerde hükümetlerin iktisat politikalarında düzeltmeler yapılmasını gündeme getiriyordu. Ama sınır aşan finansal hareketlerle oynanan “Ponzi Oyun”ların oynanabileceği bir finansal bütünleşme ortamı o dönemlerde söz konusu değildi.

IMF, 1980’li, 1990’lı, 2000’li yıllarda, mesela Türkiye, Kore, Arjantin, Brezilya’da yaşanılan ve sınır aşan finansal kaynak hareketleri ile büyük ölçüde ilişkili “kriz”lere, krizden çıkmak isteyen ulusal hükümetlerin daveti üzerine, kriz başladıktan sonra müdahil oldu. Müdahil olduktan sonra da, Türkiye’de olduğu gibi, bu ekonomilerin mesela bankacılık sistemlerinin “hortumlama kurumu”(!)na yönelik olmaktan çıkartılmasını talep ederek, adeta, uluslararası finans hareketlerinde “Ponzi Oyun” oynanmasını caydırıcı, engelleyici bir rol oynamağa başladı. Ama IMF’in, krizlerin oluşmasına yol açan “Ponzi Oyun”ların oynanmasını kriz olmasını önleyecek bir şekilde caydıran, engelleyen bir konumu ve işlevi yoktu. Hala da yoktur. IMF, başta ulusal hükümetler olmak üzere iktisadi aktörlerin uluslararası finans piyasalarında “Ponzi Oyun” oynamaya yönelmelerini önceden caydıracak, yöneldiklerinde yakalayacak, engelleyecek ve cezalandıracak bir küresel kuruluş değildir.

Üstelik IMF, krizlere müdahil olma biçimi, tarzı, şekli, prosedürü ile, devletlerarası siyasi ilişkilerde, ABD federal devletinin bir politika aracı gibi kullanabildiği bir uluslararası kuruluş olma özelliğinden sıyrılamamıştır. Bunun temel nedeni, IMF’nin müdahale için kullandığı fonlarda ve yönetiminde Amerikan federal devletinin sağladığı fonların ağırlığıdır.

Ayrıca IMF’i değerlendirirken, önemli bir tarihi tespit gözden kaçırılmamalıdır. ABD federal hükümetinin ağırlığı, IMF’in Amerikan dış politikasının adeta bir aleti gibi kullanılmasına yol açacak kadar büyük olduğu için, 1980’ler ve 1990’lar Türkiye’sinde olduğu gibi, Amerikan hükümetinin desteklediği ulusal hükümetlerin davulla zurnayla “Ponzi Oyun” oynadığı durumlarda, IMF’in bu hükümetlere destek vermesi, bu kuruluşu, zaman zaman, uluslararası tedbirsizlik, basiretsizlik, akılsızlık oyunlarının bir aktörü haline getirmiştir.

17.        Dünyanın başat “taşıt” parasının ait olduğu dünyanın en büyük ekonomisinin hükümeti “Ponzi Oyun” oynarsa ne olur?

Dünya gündeminde var olan kriz ihtimallerinden biri, uluslararası ödemeler sisteminde, Türkiye, Brezilya gibi küçük ekonomilerin mahalli paralarından değil, dünyanın en büyük ekonomisinin dünyanın en önemli küresel parasından, ABD dolarından kaynaklanabilecek bir para krizidir.

ABD doları, Euro, Yen gibi ulusal paraların satın alma gücünde meydana gelebilecek ani çöküşler, hem elinde bir finansal varlık olarak o paranın kendini hem de o para birimi ile ifade edilmiş öteki finansal varlıkları tutanların servetlerini, zaman dilimleri arasında satın alma gücü aktarma hesaplarını, iktisadi hayatlarını alt üst eder. Dünyayı bugüne getirmiş olan uluslararası finansal ve reel bütünleşme süreçleri, uluslararası finansal varlıkların çok büyük bir bölümünün ifade edildiği paralarda, böyle büyük bir çöküntünün olmayacağı varsayımına dayanarak işlemiştir.

Küresel ticaret, yatırım, finansal varlık akımlarının çok büyük bir bölümü, az sayıda birkaç taşıt para (vehicle currency) ile yapılmıştır. Son yıllarda ise ağırlıklı olarak sadece iki taşıt para ile yapılmaktadır. Toplam sınır aşan reel ve finansal alış verişlerin büyük bölümünü taşıyan iki küresel para kalmıştır dünyada: ABD Doları ve Euro. Bunları izleyen Yen, Sterlin ve İsviçre Frangı’nın payları ikisiyle karşılaştırılamayacak kadar küçüktür ve giderek daha da küçülmektedir.

Bu toplam içindeki pay dağılımının bir göstergesi olarak, uluslararası borçlanma tahvil ve senetlerinin 2004 yılının birinci çeyreği sonundaki toplam stok değerini ele alalım. Bu tahvil ve senetlerin ifade edildikleri paralara göre dağılımına bakıldığında (aşağıdaki Tablo 5), 11.4 trilyon USD dolarlık toplamın % 44’ünün Euro, % 41’inin USD, % 7’sinin Sterlin, % 4’ünün Yen ve % 2’sinin İsviçre Frangı ile taşındığı görülür.[21] 2001 ile 2003 arasında, USD ile ifade edilmiş varlıkların payı % 51’den 41’e düşmüş, Euro ile ifade edilmiş varlıkların payı % 32’den 44’e çıkmıştır. Sterlin bu stoktaki payını nispi olarak korurken, Yeni’nin payı, Japonya’nın parasının bir uluslararası taşıyıcı para olma özelliğini kaybedeceğini işaret edercesine, % 16’dan % 4’e gerilemiştir.

Tablo 5: Uluslararası borç senetleri stokunun ve yıl içinde arz edilen net yeni uluslararası senetlerin, taşıyıcı paralara göre yapısı, toplam içinde yüzde paylar
yıllar ABD Doları Euro* Sterlin Pound Japon Yeni
  Stok Yeni Stok Yeni Stok Yeni Stok Yeni
1996 37,9 48,0 28,3 28,2 7,7 6,2 15,8 16,4
2000 49,5 47,6 30,1 46,0 7,7 7,1 7,7 -2,1
2001 50,8 50,8 32,2 39,1 7,1 8,5 5,8 1,0
2002 46,2 43,2 37,5 49,0 7,1 5,2 4,9 -1,7
2003 40,5 32,1 43,5 56,4 7,0 6,2 4,4 0,3
1999 öncesinde, sonra Euro bölgesini oluşturan paraların paylarının toplamı.
Kaynak: IMF, Global Financial Stability Report, September 2004, s. 186.

Dünyadaki taşıyıcı paraların nispi öneminin bir ikinci göstergesi olarak, hisse senetleri piyasalarının kapitalizasyon değerleri alınabilir. Buna baktığımızda, 2003 sonunda 31.2 trilyon USD’lik dünya toplamının % 49’unun ABD’de, % 16’sının Euro bölgesini oluşturan AB ülkelerinde, gene % 16’sının Japonya’da, % 8’inin İngiltere’de olduğu görülür.[22]

İkinci Dünya Savaşı’nın izleyen yıllarda, Dolar Alman Markı, Dolar Yen, Dolar Sterlin gibi belli başlı taşıyıcı paralar arasındaki çapraz kurlarda önemli dalgalanmalar olmuştur. Ama taşıyıcı paralardan hiç biri, Brezilya, Arjantin, Rusya, Türkiye gibi para krizleri yaşanılan ülkelerin paralarında görülen türden ani bir satın alma gücü çöküntüsüne maruz kalmamıştır.

Ne var ki, USD’yi ve Euro’yu, satın alma güçlerinde ani bir kayba karşı koruyan bir “aşkın” nedensellik yoktur. Tanrı Doları ya da Euro’yu özel olarak korumamaktadır. Bu paraların satın alma güçlerini özel olarak desteklememektedir. Bütün paralarda olduğu gibi, belirli koşullarda, belirli gerçek ekonomik veriler ve beklentiler konjonktüründe bu paraların satın alma gücü de ani olarak çökebilir.

Dünya ekonomisindeki hem cari hem de zaman dilimleri arası işlemleri taşıyan iki paradan birinin, ki içinde bulunduğumuz konjonktürde Amerikan Dolarının satın alma gücünde bir düşüş şokunun yaşanması ihtimali, bugün dünya ekonomisini takip etmekte olan kuruluşların, iktisatçıların ve dünya ekonomisinin önemli oyuncusu olan ülkelerin iktisat politikası sorumlularının, konuşmaktan adeta “korktukları” temel bir endişedir.

Hem Dünya Bankası, hem IMF, ABD federal hükümetinin kritik desteği ile ayakta durmakta olan kuruluşlardır. Bu nedenle bu kuruluşların yetkilileri, ABD hükümetinin iktisat politikalarını, mesela Türkiye hükümetinin iktisat politikalarını eleştirdiklerindeki rahatlıkla eleştiremez, değerlendiremezler. Buna rağmen, USD’nin ani bir değer kaybı şokunun, dünya ekonomisi üstünde öngörülmesi ürkütücü muhtemel etkileriyle ilgili endişeler, bu kuruluşların raporlarında, satır aralarında da olsa, ifade edilmeye başlanmıştır. IMF’in Eylül 2004 Dünya Ekonomisine Bakış raporundaki,

                        ABD cari hesap açığı herhangi bir ciddi sıkıntı ile karşılaşılmadan finanse edilmiştir … [ABD ekonomisine] net portföy girişlerinin yarıdan fazlası Asya’dan gelmeye devam etmiştir … Gelecekte ABD’deki parasal gelişmelerin aşikar belirsizliğine rağmen … piyasaların belki de haksız bir şekilde, aşırı bir şekilde fazla rahat olduğu endişeleri ortaya çıkmaktadır … Küresel dengesizlikler, ki özellikle ABD cari hesap açığı … temel bir risk olarak varlığını sürdürmektedir.[23] … Mesele ABD açığının kapanıp kapanmayacağı değildir – ki kapanacaktır – [mesele] bu düzeltici hareketin ne zaman ve nasıl olacağı ve özellikle, ani bir düzeltici döviz kuru hareketi ile ilişkili olup olmayacağıdır.[24]

ifadesi bunun bir örneğidir.

Daha önce de belirttiğim gibi, bir ekonominin dünyanın geri kalan kısmı ile iktisadi ilişkilerinde verdiği cari hesap açığı, içerdeki I>S farkı, yani Toplam Yatırımlarla Toplam Tasarruflar arasındaki açıkla özdeştir. Analizimizi sadeleştirmek için, dış açığın tamamının dünyanın geri kalan kısmından sağlanılan kaynaklarla finanse edildiğini, açığın bu ülkenin uluslararası varlık rezervlerinden finanse edilmediğini varsayalım. Ki bu, dünyanın başat taşıyıcı parasının sahibi olduğu için adeta hiç uluslararası rezerv tutmayan ABD için makul, sorun yaratmayan bir varsayımdır. Bu taktirde bu ekonomide, dış cari hesap açığı finanse edilemeseydi, açık verildiği durumda yapılmış olan toplam harcamaların bir kısmından vazgeçilmek zorunda kalınacakken, bu olmamış ve harcamalar, açık sayesinde gerçekleştiği seviyelerde gerçekleşmiştir dememiz gerekir. Ki bu, eğer cari açık verilmeseydi, yatırım harcamalarının açık verildiği durumdaki düzeyde gerçekleştirilebilmesi için tüketim harcamalarının bir kısmından, ya da, tüketim harcamalarının açık verildiği durumdaki düzeyde yapılabilmesi için, yatırım harcamalarının bir kısmından vazgeçilmesi gerekirdi demek anlamına gelir.

Aşağıdaki Tablo 6’da gösterildiği gibi ABD ekonomisi, adeta kronikleşmiş bir cari hesap açığı verme eğilimi sergilemektedir. Cari açığın GSYİH’ya oranı, Clinton’un ikinci Başkanlık döneminde % 1.6’dan % 4.2’ye ve 2003’te, yani George W. Bush’un birinci başkanlığının üçüncü yılında 4.8’e çıkmıştır. Bu yıl bu oranın % 5.5 olması beklenmektedir. Aynı tablodaki bütçe açığı verileri, ABD’nin ödemeler dengesi cari hesap açığının, giderek, ABD devletinin mali açığı, hükümet harcamalarının vergi gelirlerini giderek artan oranlarda aşmasıyla ilişkili hale geldiğini göstermektedir.[25]

Tablo 6: ABD’de genel hükümet mali açığı ve ödemeler dengesi Cari hesap açığının GSYİH’ya oranı, %
yıl Mali açık/GSYİH Ödemeler Dengesi Cari hesap açığı/GSYİH
1996 – 3,4 – 1,5
1997 – 1,9 – 1,6
1998   0,1 – 2,4
1999   0,6 – 3,2
2000   1,3 – 4,2
2001 – 0,7 – 3,8
2002 – 4,0 – 4,5
2003 – 4,6 – 4,8
2004* – 4,9 – 5,5
* Geçici tahmin. Kaynak, IMF, World Economic Outlook, September 2004, s. 219, 269,

Amerika Federal Devlet sisteminin mali açığı, bir ara kapatılır gibi olmuş, hatta 1998, 1999 ve 2000 yıllarında, Clinton’un ikinci başkanlık döneminde mali denge fazla vermişti. Ancak George W. Bush’un birinci başkanlık döneminde, Amerikan Yeni-Muhafazakârlarının hiç de yenilik sergilemeyen, aksine naif varsayımlara dayanan ideoloji ağırlıklı iktisat politikaları sonucunda, mali açık hızla tırmandı. GSYİH’ye oranı 2003’te % 4.6 çıktı. Ki mali açığın daha da arttığı 2004’de bu oran % 4.9’u bulacak gibi görünmektedir.[26]

Tablo 7:    ABD’de, Tasarrufların, Yatırımların ve Tasarruf açığının GSYİH’ye                    oranı, dönemlerdeki yıllık ortalamalar, %
  Tas. /GSYİH Yat. /GSYİH Tas. Açığı/ GSYİH
1981-84 Reagan 1 16,5 17,7 -1,2
1985-88 Reagan 2 15,4 18,5 -3,1
1989-92 Baba Bush 16,4 17,4 -1,0
1993-96 Clinton 1 17,7 19,2 -1,6
1997-00 Clinton 2 19,3 23,1 -3,7
2001-04* Oğul Bush 15,6 20,6 -4,9
* 2004 verileri geçici tahmindir. Kaynak: United Nations Department of Economic and Social Affairs Statistics Division veri tabanı; IMF, World Economic Outlook, September 2004.

Yukarıdaki Tablo 7’de, 1981-2004 döneminde Amerikan ekonomisinde tasarrufların, yatırımların ve tasarruf açığının gayri safi yurt içi hasılaya oranındaki değişmeler gösterilmiştir. Dışardan sağlanan finansman sayesinde Amerikan ekonomisinde içerde üretilenden fazla kaynağın kullanılması süreci, I>S eşitsizliği ya da tasarruf açığı oranında izlenebilir. Görüldüğü gibi, Amerikalılar, çok uzun bir süreden beri, bugünkü refahlarını gelecekteki refahlarını bugüne taşıyarak sürdürmektedir. Yani bugün, bugünkü imkanlarının ötesinde yaşamakta, tüketmekte ve yatırım yapmaktadırlar.

Amerikan Federal maliye politikasının ve ABD ekonomisindeki toplamsal tasarruf ve yatırımları etkileyen faktörlerin ayrıntılarına bu yazının amaç çerçevesi içinde girmemiz söz konusu değildir. Ama gene de, Amerika’da toplam tasarrufların GSYİH’ya oranının Clinton’un ikinci başkanlık dönemindeki yıllık ortalama % 19.3’ten, George W. Bush’un birinci başkanlık döneminde, % 3.7’lik bir düşüşle % 15.6’ya gerilemesinin, toplam sermaye birikiminin GSYİH’ya oranının da aynı dönemde % 23.1’den %20.6’ya düşmesine rağmen, tasarruf açığı oranının % 4.9’a çıkmış olmasının, hem ABD hem de dünya ekonomisi açısından büyük önem taşıyan gelişmeler olduğunun burada vurgulanmasında yarar vardır.

Amerikan ekonomisindeki mali açık ve tasarruf açığı, Amerikan ekonomisinin sahip olduğu küresel ağırlık yüzünden dünyanın geri kalan kısmını önemli ölçüde etkilemektedir. 2003 yılında ABD mali açığının, bütün dünya gayrı safi tasarruflarının % 6’sına denk düştüğü hesaplanmıştır. ABD’de, daha yüksek hükümet harcamaları Amerikan ithalatının yol açtığı talep aracılığı ile kısa dönem dünya hasılasını arttırıcı etki yapsa da, dünya tasarruflarını kullanmak isteyebilecek potansiyel talipleri “crowding out” etkisi ile sıkıştırmakta, tasarrufların alternatif alanlarda kullanılarak dinamik olarak daha yüksek dünya büyümesine katkıda bulunması şansını olumsuz etkilemektedir.[27]

Amerikan hükümeti, parası dünyanın başat taşıyıcı parası olduğu ve bu paranın değerinde ciddi bir çöküntünün olabileceği ihtimali gelecekteki kurlarla ilgili beklentilere şimdiye kadar yansımadığı için, ekonomi bir yanda tasarruf açığı öte yanda cari hesap açığı verirken, içerde düşük enflasyon ve tarihi olarak düşük faiz oranları[28] ile birlikte büyümeyi de gerçekleştirebilmiştir. Son on iki aylık büyüme % 4.8 gibi yüksek bir hadde olmuştur.[29] Bu oyunun şimdiye kadar sürdürülebilmesinin en önemli nedeni ise, dünyanın geri kalan kısmındaki iktisadi aktörlerin şimdiye kadar, kur riskinden ötürü, ellerinde daha ve daha çok USD rezervi bulundurmaktan çekinmemiş olmalarıdır.

1996-2004 döneminde ABD ekonomisi birikimli olarak 3 trilyon 195 milyar USD cari hesap açığı vermiştir. Bunun 2 trilyon 22 milyar USD’si, son dört yıla yani George W. Bush yönetimi dönemine aittir.[30] Amerikalılar, son yıllarda, dünyanın geri kalan kısmına dolarla ödeme yaparak sadece cari açıklarını finanse etmekle kalmamış[31], aynı zamanda dünyanın geri kalan kısmında doğrudan yatırım yapmış ve finansal varlık satın almışlardır. 2003-2004 yıllarında, dışarıdaki doğrudan yatırımlar ve hisse senedi satın almaları için ABD ekonomisinden dünyanın geri kalan kısmına çıkan sermaye, bu yıllardaki ABD GSYİH’nin % 1.9’una tekabül etmektedir. Bu 1987-88 yıllarındaki % 0.8’lik oranın iki katından fazladır. Amerikalı iktisadi aktörler, dışarıdaki doğrudan yatırımları ve hisse senedi alışlarını da dolarla finanse etmişlerdir. ABD’den dışarıya sermaye hareketleri de, dünyanın geri kalan kısmındaki USD dolar rezervlerindeki büyük artışa katkıda bulunmuştur.

1996-2004 döneminde, dünyadaki uluslararası rezervlerin toplam hacminde ve Japonya, Çin, Tayvan, Rusya gibi, son yıllarda çarpıcı artışların görüldüğü ülkelerin rezervlerindeki değişmeler, Aşağıdaki Tablo 8’de gösterilmiştir.

Tablo 8: Dünyadaki (altın dışındaki) toplam uluslararası rezervler ve seçilmiş bazı ülkelerin (altın dışındaki) uluslararası rezervleri, 1996-2004, milyar USD
  1996 sonu 2000 sonu 2003 sonu 2004 2004/1996 artış katı
Japonya 217 355 663 819 (eyl) 3,8
Çin Hong Kong 107  64 168 108 408 118 463 (may) 119 (ağu) 4.3 1.9
Tayvan  88 107 207 233 (eyl) 2.6
Kore  34  96 155 170 (ağu) 5,0
Hindistan  20  38  99 115 (may) 5,8
Singapur  77  80  96 101 (ağu) 1,3
Malezya  27  30  45  54 (ağu) 2,0
Tayland  38  32  41  44 (ağu) 1,2
Rusya  11  24  73  91 (eyl) 8,2
Türkiye  16  23  34  34 (ağu) 2,1
Bu ülkelerin toplamı 699 1061 1939 2243 3.2
Dünya toplamı  1647 2022 3142     
Kaynak: IMF, International Financial Statistics veri tabanı; çeşitli ülkelerin merkez banklarının veri tabanları.

ABD’de mali açık, tasarruf açığı ve cari hesap açığında önemli artışların yaşandığı son yıllarda, dünya rezervlerinin toplamı 1996 sonunda 1 trilyon 647 milyar dolardan, % 90’lık bir artışla, 2003 yılı sonunda 3 trilyon 142 milyara çıkmıştır. Çin, Japonya, Kore gibi ABD doğrudan yatırımlarına büyük ölçüde ev sahipliği yapan ve ihracatı gene büyük ölçüde ABD piyasasına yönelik ülkeler ile Rusya gibi fosil yakıt ihracatçısı olan ülkelerin rezervlerinde büyük artışlar görülmektedir. 2004 içinde Japonya’nın uluslararası rezervleri 820 milyar doları, Çin’in rezervi, Hong Kong’takiyle birlikte 582 milyar doları açmıştır. 2004 yılında bilinen en son aylık veriler 1996 sonundaki verilerle karşılaştırıldığında, 8.2 katlık artışla, rezervi en çok artan ülkenin Rusya olduğu görülmektedir. Bu dönemde, ithal ikameci ve devletçi sanayileşme modelini terk etmeğe ve küreselleşme sürecine katılmağa başlamış Hindistan’daki rezerv artışı 5.8 kat, Güney Kore’deki 5 kat, Kıta Çin’deki 4.3 kattır.[32]

Aşağıdaki Tablo 9’da sergilendiği gibi, 1999’da bütünleşik bir Avrupa parası olarak sahneye çıkmasından beri Euro’nun payının küçümsenmeyecek bir şekilde artmasına rağmen, USD dünya rezervlerinin hala üçte ikisini oluşturmaktadır.[33] Dolar ve başta Amerikan Hazine bonoları olmak üzere dolarla ifade edilmiş öteki varlıklardan oluşan USD rezervleri, birikimli tasarruf ve cari hesap fazlaları verilerek geleceğe satın alma gücü taşınmak istenilen ekonomilerde bu tasarrufların plase edildiği varlık stokları oluşturmaktadır. Doların satın alma gücü, bu finansal varlık stoğu servetlerinin satın alma gücünün korunabilmesi açısından, dünya finans piyasalarında hayati bir yük ve sorumluluk taşımaktadır. Bunun için doların değeri meselesi dünya para sisteminin çöküp çökmemesi meselesi ile yakından ilgilidir.

Tablo 9: Ulusal paraların dünyadaki toplam resmi uluslararası rezervlerdeki payı, yıl sonları, %
  1999 2000 2001 2002 2003
USD 64,9 66,6 66,9 63,5 63,8
Euro 13,5 16,3 16,7 19,3 19,7
Yen 5,4 6,2 5,5 5,2 4,8
Sterling P. 3,6 3,8 4,0 4,4 4,4
İsviçre F. 0,4 0,5 0,5 0,6 0,4
Kaynak: IMF, Annual Report, September 2004, s. 103.

Bütün dünyada, hem reel, hem de finansal ihtiyaçlarla ilişkili olarak ulusal paralar arasında yapılan alışverişlerin çok büyük çoğunluğunun bir ucundaki para Amerikan dolarıdır. Uluslararası Takas Bankası’nın Nisan ayı günlük ortalamaları olarak yayınlamakta olduğu verilere göre, “izlenen” (reported) döviz alış verişlerinin, alış verişi yapılan iki para eşleşmesine göre dağılımında, toplam işlem hacminin, 2001’de % 91, 2004’de % 89’unda, paralardan biri USD olmuştur.[34]

ABD para ve maliye politikalarının kurumları ve kuruluşları, dünya rezervlerinin en büyük kısmını taşıyan para USD olduğu için, dünya para ve finansal varlık piyasalarının etkililiği açısından fiili bir küresel sorumluluk üstlenmiştir. Amerikan ekonomi yönetimi, küresel finans piyasalarının fiilen adeta para otoritesi, bankacılık denetleme kurumu, hazinesi gibi rol oynayan bir ekonomik sistemi yönetmekte, etkilemektedir.

Uluslararası reel ve finansal ilişkiler sisteminin dayandığı bir başka aksiyom ise, “bütün borçlar ödenir, bütün alacaklar tahsil edilir” aksiyomudur. Bu aksiyoma göre, Amerika’nın da dünyanın geri kalan kısmına borcunu öngörülebilir bir gelecekte geri ödemesi gerekmektedir. Bu aksiyom çökmeyecekse, ki ABD ölçeğinde çökerse küresel ekonomi de çökmüş olur, ABD ekonomisini oluşturan aktörler sisteminin şimdilerde bu güne taşıdığı satın alma gücünün reel karşılığını ilerdeki yıllarda üretmesi ama, tüketmemesi ve yatırım yapmaması, gelecekte üst üste yıllarca tasarruf fazlası ve cari hesap fazlası vererek, bu fazlaları borcunu ödemek için dünyanın geri kalanına transfer etmesi gerekmektedir.

Amerikan hükümetleri bal gibi “Ponzi Oyun” oynamaktadır. Amerikan toplumunun önemli bir kısmı da bu oyuna katılmaktadır. Bunu söylememizi haklı kılan tespit, Amerika’daki aşırı popülist siyaset ortamında, siyasi oyuncuların yukarıdaki paragrafta özetlenen aksiyomun bilincine vakıf olduklarını gösteren işarete neredeyse hiç rastlanılmamasıdır. Eğer “Ponzi Oyun”u mümkün kılan “böyle gelmiş böyle gider” yaklaşımındaki yanılsama ise, son başkanlık seçimlerinin sergilediği tartışmaların muhtevası ve düzeyi, bu yanılsamanın Amerikan siyasi sisteminde etkili hale geldiğini göstermiştir. Amerikan siyasi elitinin, dış politikada olduğu gibi, iktisat politikasında da, “Ponzi Oyun” oynamada bir hayli mesafe kat ettiğini söylemek Amerika karşıtlığı sayılmamalıdır.

Amerikan hükümet sistemi, doların satın alma gücündeki beklentilerde bir çöküşe yol açmadan, bu günkü tasarruf ve cari hesap açıklarını, hem de oransal olarak arttırarak, sürdüremez. Sürdürmeğe kalkarsa ne olur? Çok şey olabilir. Bu arada Amerikan dolarının satın alma gücü tarihinde görülmemiş şekilde düşebilir.

Amerikan dolarının satın alma gücü, kısa bir zaman dilimi içinde tarihinde görülmemiş oranlarda düşerse ne olur?

Amerikan dolarının dünya mal, hizmet ve finansal varlık piyasalarındaki, mesela Euro ya da mesela bir enerji malları sepeti birimi ifadesi ile değeri, Amerikan federal hükümetinin ya da Amerikan Federal Rezerv’inin siyasi, idari kararları ile belirlenmez. Amerikalı olan ve olmayan milyonlarca iktisadi aktörün beklentilerini, hesaplarını yansıtan arz ve talep davranışları ile bu piyasalarda belirlenir. Amerikan devlet sisteminin sorumlularının oynadıkları oyunun sürdürülemeyeceğine dair beklentilerin değişmesi, ani şoklara yol açmasa bile, uluslararası ekonominin kurgusunu, sahnesini değiştirebilecektir.

Doların öteki paraları ve mal ve hizmetleri satın alma gücünde kalıcı düşüşler, gelecekte reel kaynakları satın almak üzere şimdilik dolar ve dolarla ifade edilmiş finansal varlık bulunduran herkesi, Çinliler, Ruslar, Japonlar ve ötekileri ciddi servet kayıplarına uğratır. Bu kayıplardan kaçmak için dolardan kaçmaya yönelmek de doların değerindeki çöküntüyü hızlandırır ve büyütür. Nispi fiyat sisteminde ciddi değişmeler olur. Ticaret dengeleri ve akımları değişir. Dünya fiyat istikrarı bozulur. Üretim yani reel gelir hacmi düşer.

Amerikan dolarının öteki taşıyıcı paraları ve dünyanın geri kalanındaki mal ve hizmetleri satın alma gücünde kısa sürede önemli düşüşler olmasının, iktisadi etkilerini bu yazının amaç kapsamı içinde olmadığı için konuyu burada izleyemeyeceğim. Ama bu etkilerin hem bütün dünyada fiyat kararlılığı ortamında sürdürülebilir büyüme süreçlerini bozacağını hiçbir tereddüt duymadan vurgulamak istiyorum. Hem de böyle bir kararsızlık ve daralma konjonktürünün bütün dünyadaki siyasi sahneyi zedelemesi, uluslararası ilişkiler matrisini değiştirmesi ihtimalinin küçümsenmemesi gereken bir ihtimal olduğunu işaret etmek istiyorum.

  1.           Önümüzdeki yıllarda dünya gündeminin temel meselesi: Amerikan devlet sisteminin fiili küresel sorumluluğu ile fiili olgunluğu arasındaki simetrisizlik

Amerikan devlet sistemi, dünyada bir anlamda “aşırı” diyebileceğimiz bir ağırlık kazanmış bulunmaktadır. Buradaki aşırılığı, bu kadar ağırlığı olmazsa daha iyi olurdu anlamında bir öznel tercih ifadesi olarak kullanmıyorum. Amerikan siyasi kültürünün, daha açık söylemek gerekirse Amerikan toplumu ve kültürünün bugün sergilediği gerçeklik ile bugünkü dünya gerçekliğinde Amerikan siyaseti ve ekonomisinin bir anlamda bu kültürün insanlarının omuzlarına yıkmış olduğu fiili sorumluluk arasındaki ilişkiyi düşündüğümde, Amerikan sisteminin sırtında “fazla” yük var demek için söylüyorum.

Bu yazının son satırlarının sınırları içinde Amerikan federal siyasi sisteminin bir olgunluk eksikliği sıkıntısı içinde olduğu önermemi sadece öne sürmekle yetineceğim. Ama bu önermemin inandırıcı bulunacağından bir hayli emin olduğum için bunu fazla rahatsızlık duymadan yapacağım.

Amerikan federal devlet sistemi, hem küresel siyasi ilişkiler sahnesinde hem küresel iktisadi ilişkiler sahnesinde “Ponzi Oyun”lar oynamaktadır.

Küresel siyaset sahnesindeki Amerikan devlet sisteminin oynadığı en tehlikeli “Ponzi Oyun”, bir tarafta İsrailliler ve İsrail yanlısı Yahudiler ile öte tarafta Filistinliler ve Filistinliler yanlısı Müslümanlar arasındaki küresel ihtilaf karşısında Amerikan siyasetinin oynadığı “Ponzi Oyun”dur. Amerikan dış politikasının dümenini İsrail yanlısı dünya Yahudiliği kontrol ettiği sürece, on beş yirmi milyon Yahudiyi rahatlatmak için bir milyar üç yüz milyon Müslümana parya muamelesi çekme yaklaşımı sürdürülemez. Daha önceki birçok yazımda açıkça ifade ettiğim gibi, bütün insanların kardeşliğine inanan bir Aydınlanmacı liberal olarak Yahudilerle ırkçı, dinci bir sorunumun olması söz konusu değildir. Dünyada Müslümanlıklarını yaşarken, şiddete baş vurmayı dini bir vecibe gibi gören Müslümanların varlığının yol açtığı sorunların da farkındayım. Ama Amerikan dış politikası üstündeki İsrailci Yahudi etkisinin, Amerikan devlet sistemini, bütün dünyayı yaşanmaz hale getirebilecek bir siyasi “Ponzi Oyun”a angaje ettiğini vurgulamak istiyorum.

Amerikan devlet sistemindeki zaafların, Amerikan ekonomisinin küresel ağırlığının sağladığı fırsatların “kötüye kullanıldığı” bir iktisadi “Ponzi Oyun”a yol açtığını, bu “Ponzi Oyun”un sürdürülmeğe çalışılması halinde, bunun dünya ekonomisinin gündemine, daha önce rüyamızda bile görmediğimiz türden sıkıntılar getireceğini de vurgulamak istiyorum.

Bu yazımda bir meseleyi özellikle işaret etmek çalıştım. Amerikan ekonomisinin küresel cüssesi, dünyanın geri kalan kısmı üstünde büyütülmüş etkilere yol açan bir ölçektedir. Amerikan para sistemi, hoşlansak da hoşlanmasak da adeta küresel para sistemi rolü oynamaktadır. Amerika’daki politikacıların, uluslararası para sistemini sarsacak, büyük iktisadi kararsızlıklara yol açabilecek siyasi ve iktisadi politikalardan uzak durmaları gerekmektedir. ABD devlet sisteminin dünya ekonomisinde fiilen üstlendiği yükü ve rolü, basiretli, tedbirli, akıllı tacir gibi taşıması ve oynamasını sağlayacak bir kurumsal çerçeve ise, bugün için Amerika’da da, dünyada da yoktur.

Amerikan siyasetinde bugün gördüğümüz sürdürülemez politikaları sürdürmeyi zorlama eğili karşısında, kaotik olmayan düzeltici tepkiler güç kazanır ve sonunda Amerikan siyasetçilerini de tedbirli tacir gibi davranacakları bir basiret çizgisine çekebilir mi? Bu düzeltici çıkışı en çok Avrupa’dan beklemek anlamı olacak gibi geliyor bana. Avrupa’nın yaşlı diye alay ettiğimiz siyasi kültürü belki de Amerikan siyasi kültürünün yeniden olgunlaşma şansını yakalamasında ferahlatıcı bir katkı sağlayacaktır. Rusya’nın, Çin’in, Japonya’nın, Amerika üstünde düzeltici bir karşı ağırlık koyacak eti ve budu şimdilik yoktur.[35] Ekonomileri nispi olarak küçük ve “parasız”dır. Avrupa’nın ciddi bir üretim ölçeği ve her şeyden öte Euro’su var. Euro, sadece zaman dilimleri arası varlık transferine imkân veren tek öteki küresel para değil. Belki de, Amerika dahil bütün dünyayı geçmişten geleceğe, daha iyi bir kurumsal küresel matrise taşıyabilecek bir Avrupa geleneğinin simgesi. Yunus’un, “hamdım piştim el-hamd ul Lah” dediği gibi, Avrupalılar, yana yana pişmiş bir siyasi uygarlık geleneğinin insanları. Amerikalılar ise hala ham.


[1]            Cohen, E. A. (2004) “History and hyperpower”, Foreign Affairs, July/August 2004, s.52.

[2]            Cohen, E. A. (2004) “History and hyperpower”, Foreign Affairs, July/August 2004, s.49-63.

[3]            Görüşleri bize ters           gelse ve bu nedenle sevmesek de, Amerika’nın en etkili siyaset bilimcilerinden biri olduğunu kabul etmemiz gereken Samuel P. Huntington’un, bir “Amerikan ulusu”diye bir varlığın kalmayabileceği savını irdelediği kitabı için bak. (2004) Who are we: America’s great debate (London: Free Press).

[4]            Kuzey Kore’yi insanlığın kurtuluşunun son ümidi gören fakültemdeki “siyasal”(!) bilimci meslektaşlarımın kulakları çınlasın.  

[5]            Dünyanın kurgusu anlamında belirli bir düzen, nizam-ı alem taşıyan bir çağ dilimi.

[6]            Her sabah farklı bir dünya, farklı bir fiziki, beşeri, toplumsal çevre, farklı bir ‘nomos’a uyanacak olsaydık, ‘öyle bir dünya’da yaşayamazdık. ‘Bir dünya’da yaşayabiliyorsak, bunu mümkün kılan, ‘bu dünya’nın, dünün sabahını yarının sabahına taşıyan asgari bir kararlılığa sahip olmasıdır. En azından biz böyle düşünebildiğimiz, ‘böyle bir dünya’yı var sayabildiğimiz ölçüde ‘bu dünya’da yaşamayı başarabilmekteyiz.

[7]            ‘Çok uzak’lık ufku, on kilometre ötede Akçabat’ta biten Trabzon’da, giden(!) Rumların arkada bıraktığı, elektriği olmayan bir taş binada ilkokula başlayıp doktorasını İngiltere’de bitiren ve şimdi kimya mühendisliği doktoru oğlu Kaliforniya’ya, iktisat doktoru kızı Hollanda’ya yerleşmiş olan ben gibi.

[8]            David Hume’un ‘convention’ dediğinin ve Kant’ın ‘synthetic apriori’lerinin zeminini oluşturan, bunların ilişkili olduğu alışkanlıklarımız.

[9]            North, C. Douglass (1990) Institutions, institutional change and economic performance (political economy of institutions and decisions (Cambridge University Press). Türkçesi için bak. (2002) Kurumlar, kurumsal değişim ve ekonomik performans (İstanbul: Sabancı Üniversitesi yayınları).

[10]         John R. Hicks (1973) A theory of economic history (Oxford University Press).

[11]         Yani ‘liberty’ler, ki pozitif var olma ve eyleme hakları içeriği taşıyan ‘bireysel hak ve hürriyetler’den yana.

[12]         Angus Maddison (2003).

[13]         1980-2002 arasında, Çin’den yapılan ihracatın ABD’nin toplam ithalatı içindeki payı 0.5’ten % 11.1’e, Japonya’nın toplam ithalatı içindeki payı % 3.1’den 18.3’e, AB’nin toplam ithalatı içindeki payı 0.7’den 7.5’e yükseldi.  (IMF, World Economic Outlook, April 2004, s.84). Çin’in bu dönemdeki iktisadi gelişmesinin ve dünya ekonomisi açısından ima ettiği açılımların özet ama yoğun bir anlatımı ve değerlendirmesi için bak, ibid. s. 82-99.

[14]         Ülkelere girmiş olan (inflow) Yabancı Doğrudan Yatırımların yıl sonlarındaki birikimli stok değeri.

[15]         (IMF, Global Financial Stability Report, September 2003, s. 91).

[16]         Türkiye’de 1970’li yıllarda Brezhnev’in Sovyetler Birliği’ni yeterince devrimci bulmadıkları için, Türkiye’nin Mao’nun Çin Halk Cumhuriyetini izlemesini savunmuş, Bülent ve Rahşan Ecevit nezdindeki, akrabalık ilişkilerinin de pekiştirdiği nüfuzları nedeni ile, 1976 CHP programının hazırlanmasını, 1977 seçimlerinde CHP platformunun ve 1978 CHP hükümeti programının belirlenmesini önemli ölçüde etkilemiş olan Marksist arkadaşların kulakları çınlasın. Hayatta en çok merak ettiğim şeylerden biri ve Özal sonrası “liberalleşme” (!) dönemimizde Mesut Yılmaz’ın da Merkez Bankası Hissedarlar kuruluna atayarak ödüllendirdiği bu kişilerin, Allah geçinden versin, ölmeden önce, dünyanın nereye gideceğini göremedik ve hem kendimiz hata yaptık, hem de 1978-1979 CHP hükümeti aracılığıyla Türkiye’ye zaman kaybettirdik, özür dileriz” deyip demeyecekleridir. Türkiye’nin, bunamaya başlayanlarda olduğu gibi, çok eski dönemleri belki çok iyi hatırlayan, ama çok önemli olaylarda bile yakın dönem belleği boş bir garip insanlar ülkesi haline gelmemesi için, yakın tarihimizi bütün ayrıntılarıyla hatırlatmamız kamusal bir görevdir.

[17]         Heredotos, Tarih  (İstanbul: Remzi Kitabevi, 1973, Türkçeye çeviri Ökmen, Müntekim, çeviri editörü Erhat, Azra).                                                                                                       

[18]         Nassi, G. (1991) “Osmanlı sarayında bir Avrupa asilzadesi: Yusuf Nasi, Tarih ve Toplum, Haziran 1991.

[19]                                                                               Eylül itibarı ile 2013 günlük ortalaması 5300 milyar (5.3 trilyon) USD dir. Bak. http://www.economonitor.com/blog/2013/09/bis-daily-fx-turnover-averages-5-3-trillion/

[20]         İtalya’dan ABD’ye göçen Charles Ponzi’nin, 1919 ve 1920 yıllarında, uluslararası posta pulu kuponları ticareti ile başlattığı bir “saadet zinciri” oyunu. Günümüzde “Ponzi Oyunu”, ifadesi, sürdürülmesi imkansız, gerçeklik zemini olmayan, aritmetik mantığı tutmayan, özellikle borç alma verme işlemlerini işaret etmek için kullanılmaktadır.

[21]  IMF, Global Financial Stability Report, September 2004, s. 186.

[22]  Adı geçen eser,  s. 187.

[23]         Raporun kendi vurgusu, YST]

[24]                   IMF, World Economic Outlook, September 2004,  s. 5, 6, 12-13.

[25]       ABD’nin Cari Hesap / GSYİH oran 2009’da – 2.7, 2010’da %  – 3.1,  – 2011’de % 3.1,  2012 de  – 2.8 olmuştur. Bak. http://data.worldbank.org/indicator/BN.CAB.XOKA.GD.ZS . 2013’te – 2.7 olması beklenmektedir. Bak. http://www.un.org/en/development/desa/policy/proj_link/GEO%20June%202013.pdf

[26]  ABD’de Mali Açık’ın GSYİH’ya oranı son yıllardaki büyük iktisadi kriz nedeni ile 2009’da % 10.1 e çıkmıştır. Obama yönetiminin istikrar içinde büyüme politikalarının izlendiği yıllarda, 2011’de % 8.7, 2012’de % 6.9 olmuştur. 2013 hedefi % 4 tür. Bak. http://www.cbo.gov/publication/44172

[27]         IMF, World Economic Outlook, April 2004, s, 66-70.

[28]         Reel faiz hadleri gelişmiş ekonomilerde düşük. 9/11’den sonra tarihi olarak en düşük düzeylerini gördü. ABD’de 10 yıl vadeli enflasyon bağlantılı hazine bonolarının yıllık getiri haddi 2002 başlarında % 3.5’tan, 2003 başlarında % 1.5’e, İngiltere’de, 2002 başlarında % 2.5’ten 2003 başlarında % 1.5’e düştü. IMF, Global Financial Stability Report, September 2003, s.8.

[29]         The Economist, October 23rd, 2004, s. 100.

[30]         IMF, World Economic Outlook, September 2004, s. 236.

[31]         ABD’nin cari acığı cari USD değerleri ile 2009’da  382, 2010’da 450, 2011’de 458 ve 2012’de 440 milyar dolar olmuştur. Bu dört yıllın cari açık toplamı 1.7 trilyon dolardır. Bak. http://data.worldbank.org/indicator/BN.CAB.XOKA.CD

[32]         2012 yılı sonu itibarı ile uluslararası rezerv değerleri, cari milyar dolar olarak şöyledir. Japonya 1268, Çin 3388, Hong Kong 317, Tayvan 418, Kore 328, Hindistan 300, Singapur 266, Malezya 140, Rusya 538, Türkiye 119.  Bu 10 ülkenin reserv toplamı 2004’deki 2.4 trilyon dolardan 7.1 trilyon dolara çıkmıştır. Artış 3.2 kattır. Bak. http://data.worldbank.org/indicator/FI.RES.TOTL.CD

[33]         Bu oran 2012’de değişmemiştir. Bak. http://en.wikipedia.org/wiki/Reserve_currency

[34]         Bank for International Settlements Monetary and Economic Department, Triennial Central Bank survey of foreign exchange and derivatives market activity in April 2004, preliminary global results, September 2004,  s. 12.

[35]         Makaleyi  bugün yazacak olsaydım Çin’i ayrıca ele alır  ve farklı şekilde değerlendirirdim.

Kararsız ve topal bir küresel dönüşüm sürecinde dünya konjonktürü: 2004, ekonomi ve siyaset” için bir yorum

  • 13/03/2020 tarihinde, saat 17:33
    Permalink

    Çok özenle yazılmış bir yazı. Herkesin kaleme alabileceği bir yazı değil. Çok detaylı ve derin bilgi içeriyor. Size çalışmalarınızda başarılar dilerim. Sebahattin Karakoç’a selamlar…

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

shares