‘Felsefe’sizliğin sefaleti

Bu yazıyı paylaşabilirsiniz

Yayınlandığı dergi: Yeni Türkiye, Ocak-Şubat 1997, Yıl 3 Sayı 13, s. 681-91.

Susurluk “mucizesi”nden sonra, Türkiye’ye daha umitle bakmak için daha fazla nedene sahibiz gibi görünüyor. Kendimizi düşünmek ve konuşmakla ilgili korkularımız galiba azalmağa başladı. Siyasî kültürümüzde, daha doğrusu kültürümüzün tamamında altta yatan yanlışları bilinçlendirmeğe, gözden geçirmeğe ve tartışmaya kalkışırsak kıyametin kopmayacağını anlıyor gibiyiz. On sene önce konuşulması, konuşanın başına fiilî ve/veya hukukî belalar getirebilecek, en azından içinde yaşadığı çevrenin afarozuna yol açabilecek şeyleri ‘açık açık’ konuşuyoruz ve ‘bir şey’ olmuyor.

Niye “susurluk” adeta bir “mucize” gibi oldu. Çünkü, bir kaza, varlığından emin gibi olduğumuz ama hiçbir zaman emin olamayacağımız, “var” dediğimizde “aman canım olur mu, öyle şey, uydurma bunlar” dedirttiren bir “şey”in var olduğunu, tevil götürmeyecek bir çıplaklıkla görünür hale getirdi. Gördük ki “kral çıplak”. “Çırıl çıplak”. Bir tevili imkânsızlaştırmak için daha uzun bir süre her sabah “çırıl çıplak haliyle kral”ı görüntülediğimiz fotoğrafa bakarak uyanacağız.

Neyi gördük? Çıplak olan neydi?

Gördük ki, başkaları tarafından da uygar bulunan bir hukuka sahip olmak, bir hukuk devleti kurmak için neredeyse iki yüz yıl boyunca “az gittik uz gittik dere tepe düz gittik” demiş olmamıza rağmen, “gide gide sadece bir arpa boyu yol gitmişiz”.

Susurluk “mucizesi”nden sonra, ülkenin ‘alî çıkarları’nın ne olduğunu bilme ve gereğini yapabilme açısından başkalarında olmayan özel bir ehliyeti kendinde gören bazı kamu görevlilerinin, bir hayli geriye giden bir zaman aralığı boyunca, yasaların vermediği yetkilerle donatılmışlar gibi davrandıkları, bunun kurumsallaştığı, ‘siyasî’ gerekçelerle yapılan yasa dışı işlerin giderek uyuşturucu ve kumarhane rantlarını paylaşmak için adam öldürtmeye, adam kaçırmaya, fidye istemeye dönüştüğü konusunda tereddütü olan çok az insan kaldı Türkiye’de.

Devletin yasal platformlarındaki iç ve dış güvenlik politikaları ve uygulamaları ile, arka planda görünmeyen ama var olduğu artık bilinen ‘yasal olmayan’ platformlarda dönen dolapların arasındaki sınırların bir hayli bulanıklaştığına dair kamu vicdanını rahatsız eden endişe artık bir vehim olmaktan çıktı. Bu endişe, doktorun klinik bulgularla teyid edip önümüze koyduğu kötü bir hastalık gibi hayatımızın acı gerçeğine dönüştü. Hem içerden hem de dışardan bakıldığında görülen bu “Türkiye gerçekliği” tablosu, yolumuzu tıkayan ‘taşlaşmış pislik’ gibi duruyor önümüzde. Bu “taşlaşmış pislik” ortadan kaldırılmadıkça yolumuza devam edemeyeceğimizi çoğumuz biliyoruz. Bu tespit, Türk siyasetinin “Susurluk’tan sonraki” dönemini mutlaka etkileyecek. Yaşadığımız bu ‘gestalt’ değişikliğinin siyasî sonuçlarını önlemeye, “kim ne derse desin” kimsenin gücü yetmiyecek gibi geliyor bana. Uygar dünyanın onurlu bir uyesi olan bir Türkiye, üretilmesine katıldığı uygarlığı yaşayan bir Türkiye projesinin sürdürülebilmesi için temiz siyasetten başka seçeneğimiz yok.

Önümüzü nasıl açacağız?

Bazılarımızı niçin böyle bir ortamda yaşamaya mahkumum diye isyan ettittiren bu tespitler bizi hemen, kendimize ve birbirimize sorduğumuz ama anlamlı cevap bulmakta bir hayli zorlandığımız bir temel soruya götürüyor. Bu işin içinden nasıl çıkacağız? Doğru cevabı bulmamız zor. Önümüzü temizlememiz akıl, cesaret, serinkanlılık, dayanıklılık ve sabır gerektirecek. Ama işin içinden nasıl çıkamayacağımızın cevabı çok daha kolay, çok daha açık.

Susurluk “mucizesi”nin bize gösterdiği acı “Türkiye gerçekliği”ni değiştirmemiz, öyle beş, on, yirmi, kırk, yüz suçlunun bulunup cezalandırılmasıyla başlayıp bitecek bir iş değil. Elbette ki bu “taşlaşmış pisliğin” görünenen sorumlularının birer birer yakalanmaları, yargılanmaları ve suçlu bulunurlarsa cezalandırılmaları gerekiyor. Ama bu mesele bir “iyi padişahlar kötü padişahlar” meselesi değildir. “Osmanlı”yı “anakronizm batağı”nda çırpındıran sıkıntıların sebepleri aranırken “iyi padişah kötü padişah” analizi sıkıntıların çözümünde doğru ipuçları vermediyse, Türkiye’nin bugün çağını yakalamakta çektiği güçlüklerin sebep sonuç ilişkileri söz konusu olduğunda da, yanlış insanların kamu yetkisi kullanma noktalarına gelmiş olması bunların kişisel yanlışlarının ölçeğinin dışında bize önemli ipuçlarını vermiyor. Sorulması gereken temel soru şu: adeta kurumsallaşmış süreçlerle neredeyse hep yanlış insanları kamu yetkisi kullanma noktasına getirmemize yol açan yanlışlarımız nereden kaynaklanıyor?

Sıkıntısını çektiğimiz durumlar, olgular, yanlışlar, hırsızlıklar, kiralık katillerce işlenilen cinayetler, kamusal alanı boğan yalan yumakları, “yalaklık ve salaklıklar”, bir doğal afet gibi ‘başımıza gelen şey”ler değil. Bizlerin, Ayşe, Ahmet, Mehmet, Zeynep olarak teker teker yeniden ürettiğimiz, gerçekleştirdiğimiz, sorumluluğunu taşıdığımız kültürümüzde bazı şeylerin yanlış olmasının sonuçları. Ürünleri. Bizim yaptığımız şeyler. Kültürümüzün bütün olumlulukları gibi bütün olumsuzlukları da bizim eserimiz. Sorumlusu biziz.

Bir tarafta, beşikten mezara kendi ömrünü kendi bedeninde yaşayan tekil kişi olarak kendi varlığımız ile, öte tarafta, içinde yaşadığımız ve bizden önce de var olan ve bizden sonra da var olacak olan dünyanın ve bunun bir parçası olan kültürümüzün, toplumumuzun varlığı arasındaki ilişki, ilk bakışta sanılabileceği kadar yalın, sorunsuz, kolay anlaşılabilir bir ilişki değildir. “Kişi kültürünün, toplumunun ürünüdür” önermesi ile “kültür onu taşıyan bireylerin ürünüdür” önermesinin insana önce çelişkili gibi gelmesinin nedeni, tekil insan ile kültürünün varlık statüleri arasındaki ilişkinin karmaşık bir ilişki olması, ancak analitik olarak düşünülürse anlaşılabilecek bir çetrefilliği yansıtmasıdır.

Yukardaki çelişkili gibi görünen iki önerme, ancak ikisini de birbiriyle tutarlı, karmaşık bir gerçekliği birlikte doğru olarak aktaran önermeler gibi kavrayabildiğimiz taktirde, tek tek bize anlamlı şeyler ifade edebilir.

‹çine doğduğumuzda bizden önce var olan ve öldüğümüzde bizden sonra devam edecek olan kültür ve toplum, her birimiz için, bizim dışımızda var olan bir nesnel gerçeklik alanıdır. Adeta tıpkı fizikî evren gibi, toplum ve kültür, “işte orada var” diye gösterebileceğimiz bir şey gibi durur karşımızda. Ama bu fizikî evreninkine benzer bir nesnelliğe sahipmiş gibi görünen kültür ve toplum, sadece ve sadece onu yeniden üreterek taşıyan somut tekil insanlar, bireyler var olduğu için vardır. Bu noktada varlık statüleri fizikî evreninkinden aslî olarak farklılaşır. Diyelim ki bir nükleer felâket sonucunda bütün insanlar aynı anda yok olsa, fizikî evrenin varlığının bundan hiç etkilenmeden süreceğini düşünürken hiçbir güçlükle karşılaşmayız. Ama bir an için, içinde hiç “insan”ın kalmadığı bir evren düşünelim? Böyle bir evrende dil, hukuk, sanat, bilim, din gibi insan kültürünün öğelerinin var olmağa devam edeceğini söylememiz bütünüyle anlamsızlaşır. [1]

‹nançları, dünya görüşleri ne olursa olsun, kültürleri insanların ürünüdür. Farkında olsalar da olmasalar da. Ama insanların, kültürlerini, kendi eylem ve tercihlerinden etkilenmeyen ve bu nedenle de sorumluluklarını gündeme getirmeyen bir şekilde, dışlarındaki bir varlık alanı sanmaları ve bu sanının dünya görüşlerinin temel bir özelliği olması önemlidir. Bunun böyle olduğu bir kültürün imkân aralıklarını sınırlar. Bunun önemli siyasî sonuçları vardır. Kamusal alan da insanların ürünüdür. Ama kültürün, kültürü insanların ürünü olarak gösteren bir ‘dünya tasarımı’nı yansıtması ya da yansıtmaması, ortaya çıkan kamusal alanın özelliklerini, tekil insanların kendileriyle kamusal alanda olan bitenler arasındaki ilişkiyi kurgulayabilmelerini etkiler.

Homo sapiens sapiensler, yaklaşık elli bin yıldan beri, ‘dil’ kullanarak ve adeta biyolojik bir zorunlulukla, içinde var oldukları ‘dünya’yı dille ifade edilmiş bir ‘tasarım’ biçiminde yeniden inşa ederek, yani kültür haline getirerek yaşamaya başlamışlardır. İnsan ırkının evriminin bu aşamasından itibaren insanlar bir kültür üreterek yaşamaya mahkum hale gelmişlerdir. Öyle ki insan, dille ifade edilmiş bir dünya tasarımının sağladığı zihinsel dünya yorumu, haritası, bu dünya içinde insan olarak yaşamanın algoritmaları olmadan artık yaşayamayacak, biyolojik varlığını sürdüremeyecek bir türe dönüşmüştür.

Her kültür dille örülmüş bir ‘dünya tasarımı’, bir ‘yapı’dır. Bunun içindir ki, yaşanmış binlerce kültürün her biri aynı fizikî dünya üstünde gerçekleşmiş insan tecrübeleri kümesi olsa da, her bir kültür ‘ayrı bir dünya’da yaşanmıştır diye düşünmemiz gerekir. Her kültür ayrı bir dünya resmeder, ayrı bir dünya yansıtır ve ayrı bir ‘insan’ın tecrübesidir. Bu dünya tasarımları arasındaki farklar, işte bunun içindir ki, belirli bir kültürde o kültürün tipik insanına, ‘beşikten mezara bir insan ömrünü doğru yaşamak’ meselesinin bir başka kültürün dünyasında yaşamakta olan birine gore çok farklı görünmesine yol açar.

Bu kültürlerden herbiri, bir başkasındaki insanın bakış noktasından çok farklı görünse de bu öteki insanın bakış açısına göre ‘anlaşılmaz’ bir varlık alanı oluşturmaz. İnsan kültürlerinde öteki kültürlerle yeterli ölçüde çakışan, çakışmasa bile aslî benzerlikler gösteren bölgelerin varlığı, benzerliklerden giderek farkların anlamlandırılmasını mümkün kıldığı için, kültürlerden herbirinin anlam dünyasının, dışındakilerce de çözülmesi ve yeniden inşaası mümkündür. Antropolojiyi, sosyolojiyi, bütün beşeri ve toplumsal bilim disiplinlerini mümkün kılan budur.

Ama bir kültürün öteki kültürün insanlarınca anlaşılabilir hale gelmesi, basit bir tercüme meselesi, bir “kelimeler” arasındaki tekabüliyeti belirleme işi değildir. Tekabüliyet sergiler gibi görünen “kelimeler”in anlam içerikleri arasında, insanların “beşikten mezara bir ömrü doğru yaşamak” meselelerinin bütünlüğü içinde ne ifade ettikleri arasında büyük farklar olabilir. Bunun içindir ki, bugün bir İsveçli’nin “hukuk devleti”, “insan hakları”, “insan”, “adalet” … kelimeleri ile kastettikleri ile bir Taylandlı’nın aynı kelimeleri kullanırken kastettikleri arasında çok büyük farklar olabilir. Vardır da.

Homo sapiens’lerin kültür tarihlerinin yaklaşık 50,000 yılı bulmaktadır. Ama insanların ‘varlık’ içinde kendi konumlarının gündeme getirdiği temel sınırlar, kısıtlar, sıkıntılar, açmazlar ve kişinin ‘beşikten mezara kadarki yaşama tecrübesi’ni değerli ve anlamlı kılma, bu dünyada daha iyi bir ‘dünya’yı oluşturmasının mümkün olup olmadığı gibi meseleler üstünde analitik düşünce üretmesi, bu tür düşüncelere kritik olarak dayalı kültürleri üretmesi çok daha yenidir. İnsanların bu anlamda ‘akıl çağı’na geçmeye başlamalarının tarihi olsa olsa üç bin yılı ancak aşar. Kaldı ki bu ‘akıl çağı’na geçiş arayışları, bütün kültürlerde eş zamanlı başlamamış, başladığı uygarlık geleneklerinde de inişli çıkışlı olmuştur. Kaldı ki bugün bile yaşayan bütün kültürlerin, içinde insan hayatının ‘değerli’ ve ‘anlamlı’ kılınması için insan tecrübesi üstünde düşünülen kültürler olduğunun söylenilmesi de bir hayli zordur.

Türkiye’deki kültür ya da kültürler de arasında olmak üzere bugün yaşayan bütün kültürlerde insanlar, toplumsal hayatlarının gündemindeki meselelerle ‘mühendislik’ anlamında uğraşmaktadırlar. Ama içinde insanların gündemlerindeki meselelerle uğraşırken, kendi kültürlerine, yani kendi değerlerine, tercihlerine, ‘beşikten mezara bir insan ömrünü doğru yaşama’ meselesini doğru ele alıp almadıklarına, serinkanlılık ve cesaret gerektiren bir şekilde analitik bir iç görüyle bakabildikleri kültürler sayılıdır. Bazı kültürlerde insanlar, kanlı iç savaşlardan, din savaşlarından, etnik katliamlardan, diktatörlüklerden geçtikten sonra bile, çektikleri bu acılardan bir ‘katarsis’ çıkartamamaktadırlar. Yani yaşanılan felaketler, fırtınalar sayesinde, daha önce olgunlaşmalarını, akıl ve vicdan çağına geçmelerini engelleyen, bastırılmış iç çelişkiler, tutarsızlıklar, tıkanıklıklardan arınmayı başaramamaktadırlar.

Çünkü insanlar, kültürlerinin gündemlerindeki sıkıntıları çözmelerini, aşmalarını, rahatlamalarını, olgunlaşmalarını otomatiğe bağlayan mekanizmalarla donatılmamıştır. Sıkıntıları çözebilen, aşabilen bir kültürü, kendisiyle hesaplaşmaya, yanlışların görülebilmesine ve değiştirilmesine açık bir kültürü üretmeleri gerekir. Ne var ki insanladın ürettikleri kültürün bu özelliklere sahip bir kültür olsanını sağlayan mekanizmalar bütün kültürlerde doğal olarak bulunmaz. Bazı kültürler bu tür mekanizmaların ortaya çıkmasını engellemekte çok başarılı olabilirler.

İçinde insanlarının sıkıntıları çözebildikleri kültürler, kültürün temel aksiyomlarının, değerlerinin sorgulanabildiği kültürlerdir. Sorgulama, bir kültürü yeniden üreterek ve yeniden üretirken değiştirerek kuşaktan kuşağa taşıyan insanların, bu yeniden üretim işi sırasında arada bir geri dönüp ürettiklerine bakmaları, bunların değerini yeniden gözden geçirmeleri, bunlara yeniden değer biçmeleri demektir. Akıl ve vicdanını kullanarak kişinin ‘kendini, doğruları ve yanlışları ile birlikte kendini tanıması’nda olduğu gibi, kültürlerin de onu yeniden üreten insanları aracılığıyla ‘doğruları ve yanlışları ile birlikte kendini tanıması’, o kültürün olgunlaşması, insan aklı ve vicdanıyla oluşturulabilecek daha iyi bir ‘dünya’ya uzanmasının olmazsa olmaz koşuludur.

Mevlevilik gibi entellektüel boyutu güçlü tasavvuf geleneklerimiz dışında, bizim kültürümüzün, insanlarının ‘hayatı ele alışları’nı, ‘beşikten mezara bir insan ömrünü doğru yaşama meselesi’ni doğru ele alıp almadıklarını sorgulamalarını teşvik eden bir kültür olduğunu söylememiz bir haylî zordur. Sünni İslam geleneği, Gazalînin ‘felsefî tefekkür bizi dinden çıkartır’ korkusunu kurumsallaştırmasından sonra ‘felsefesiz’ yani ‘nedir?’i, ‘ne niye nedir’i’ düşünemeyen, kuru bir şer’î hukukun gideren artan bir anakronizm batağı içinde ‘ilahî’ olanın şekil şartlarıyla uğraşmaya indirgendiği bir sığlığa takılmıştır. Lâle Devri’den beri iki yüz elli yılı aşan bir ‘çağdaşlaşmacı’ arayışın sonunda, bugün, ‘uygarlık’, ‘adalet’, ‘insan hakları’ gibi Cumhuriyet projesinin ana aksındaki meselelerin tefekkür yükünü taşıyabilen laik bir kültürün oluşturulmuş olduğunu söylememiz de bir haylî zordur.

Her ne pahasına olursa olsun bir makama gelmeye ve o makamda kalmaya programlanmış profesyonel ‘laisizm’ bezirganları ortada bol miktarda varsa da, bunların söylem ve eylemleri, kendini sorgulayarak yeniden üretebilen bir kültürün varlığı meselesiyle bütünüyle ilgisizdir.

Türkiye’yi bugün tıkamış olan sıkıntıların ‘makro çözüm’leri yoktur. Bu sıkıntılar Cumhurbaşkanlığı, Hükümet, Parlemento, anayasa kurumları ve kadroları ölçeğinde yapılabilecek değişikliklerle çözülemez. Sıkıntıları aşmamızı sağlayacak çözüm ‘mikro ölçek’lidir. Sıkıntıları çözecek olan, beşikten mezara bir ömrü yaşamanın mesuliyetini taşıyan’ bireylerdir. Ancak kendi ‘hayatını daha doğru’ ele alırken Türkiye’nin de meselelerini çözmeğe uzanabilecek birey yurttaşların sayısı kritik bir sayıya ulaşmadıkça, bu insanlar her an ‘beşikten mezara bir ömrü yaşamalarını’ Türkiye’yi bu anlamsız sürüklenişten çıkartabilecek temel ontolojik güç gibi kullanmadıkça, bir ucunda ‘tefekkürsüz profesyonel laiklerin diktası’, öteki ucunda ‘popülist demagojik demokrasi ile içine düşülmüş barbarlık’ tehdidi olan bir sopa önünde donakalmış insanlar gibi hayatımızı tüketmemiz kaçınılmaz gibi görünmektedir.

Kişinin ırkı, cinsiyeti, etnik kökeni, dinî inancı ya da inançsızlığandan bağımsız olarak sahip olduğu ve devlete ve ırkî, etnik, siyasî, dinî topluluklara karşı korunan temel insan hakları, hukuk devleti ve demokrasinin birlikteliği, yanî cumhuriyet, kültürün insanların ürünü olduğunu bilinçlendirmiş, kendini kamusal alanın ortak üreticilerinden ve bu nedenle sorumlularından biri olarak gören tekil insanları, yurttaşları gerektirir.

Susurluk ‘mucizesi’, bozuk bir Türkiye tablosu veren yanlışların sadece devletin siyaset, idareyle ilgili kurumlarında olduğu sanısına yol açmamalı. Aşağı yukarı kamusal alanın bütün bölgelerinde çok daha mikro ölçeklere yayılmış, sinmiş benzer olumsuzluklar var. Yanlış olan sadece çalmak ve adam öldürmek değil. Yalana dayanan ve ahlakî ve hukukî savunması yapılamayacak bütün kurumsallaşmış yanlışlar en az Susurluk’un ortaya çıkardıkları kadar tehlikelidir. Önümüzü asıl tıkayan, kamusal hayatımızın tamamına sinmiş olan, mikro ölçekli kurumsallaşmış yanlışlardır. Üniversitelerimiz gırtlağına kadar ahlakên ve hukuken savunulamayacak kurumsallaşmış bozukluklara batmıştır. Aşağı yukarı bütün bürokraside, çalışma hayatını düzenleyen kurallar ve yasalar sadece kağıt üstünde var olan ama gerçek hayatla ilgisi olmadığını herkesin zaten bildiği vitrin süsleri haline dönüşmüştür. Burnundan kıl aldırtmayan anlı şanlı ‘teftiş kurulları’, hiçbir şeyi teftiş edemiyor. Başta kendileri kural ve yasalardan muafmış gibi zaman içinde akıp giden bir gelenek içinde ne işe yaradıkları belirsiz hale gelmiştir.

Temel sıkıntımız kendi koyduğumuz kurallara uyma terbiyesini kültürümüz içinde üretemeyişimizdir. Çok uzun bir süreden beri de vitrinimizi bir ‘hukuk devleti’ görüntüsü ile süslemeye kültürel olarak alıştığımız için, kuralsız, yasasız, anayasasız yapamıyoruz. Ama neredeyse herkes, hayatla ilişkisini, kuralları, yasaları, anayasaları ‘bir sefer’, daha doğrusu ‘bu sefer de çiğnesek bir şey olmaz’ aksiyomuna dayanan bir dünya görüşü içinde hayatını sürdürüyor. Aşağı yukarı herkes, kuralların başkalarını bağladığını ama kendisinin ve yakınlarının kurallardan muaf olduğunu sanan bir ontolojik tutarsazlık içinde ‘beşikten mezara bir insan ömrü serüvenini’ sürdürmeğe çalışıyor. Türkiye, dağılmaya başlamış çürük kumaşın dikiş tutmaması gibi ‘kural tutmuyor’.

Bu ‘kural tanımazlık’ kültürünü idame ettiren kültürel özelliklerden biri, kamusal hayatımızın bütün bölgelerini örten suskunluk fesatları, tabular, konuşmama üstünde kültürel olarak sağlanmış yaygın uzlaşmalardır. Daha düne kadar, yel değirmenlerine saldıran Don Kişot konumuna düşmeyi göze almadıkça, kişi, kamusal alanların kendini ilgilendiren bölgelerinde karşılaştığı, can açısı yaşayarak tanık olduğu, varlığından emin olduğu yanlışları teşhir etme cesareti bulamıyordu.

Kültürümüze yanlışları ayıklayabilen bir kültürün özelliklerini kazandırabilmek için adeta ruhumuza sinmiş bu ‘suskunluk fesatı’nın baskısını kırmamız gerekiyor. Bunun için de önce ‘glasnost’. Önce açıklık! Önce söz! Önce kelâm! Önce konuşma!

Büyüklere ve küçüklere anlattığımız yalan masalları ile artık daha fazla durumumuzu idare edemeyeceğiz. Bunu bilinçlendirebildiğimiz ölçüde elbirliğiyle ayakta tuttuğumuz ‘suskunluk fesatı’ndan vaz geçmemiz mümkün hale gelecektir. Küçük harflerle, trajikleştirmeden, mütevazi mütevazi, ama kararlılıkla, ölünceye kadar yanlış gördüklerimizi açık açık günlük hayat içinde dile getirmeyi öğrenmemiz lâzım. Çocuklarımıza önce bize yanlışlarımızı göstererek itiraz etmeyi öğretmeliyiz ki, kamusal alandaki kültürümüz bir ‘yalaklık ve salak’lık kültürü olmaktan çıksın.

Şu anda Türkiye’de açık sözlülükle gerçekliğimizin sorgulanması önünde iki temel engel var. Biri, devletimizin dağılması, ülkemizin parçalanması korkumuzun beslediği bir siyasal ‘tabu’nun ortaya koyduğu engel. Diğeri, bazı insanlarımızın dinî inançlarını dini, toplumsal hayatımızın tamamında neyin konuşulmasının uygun neyin konuşulmasının uygunsuz olduğunu belirleyecek tabu olarak görmeleri.

Atatürk’ün ölümünden sonra, cumhuriyeti yerleştirme ve geliştirmenin fikrî, felsefî, ahlakî mesuliyetini taşımaktan açız kalmış ama kendilerini Atatürk’ün mirasının bekçileri gibi görmüş kadroların sürdürdüğü otoriter bir devlet anlayışının oluşturduğu tabu bugün biraz çözülmeğe başlamış gibi görünüyor. Dinî tabu ise, akılla ve vicdanla kendimizi, durumumuzu, dünyamızı düşünmek, anlamak, ‘beşikten mezara bir insan ömrünü doğru yaşamaya çalışmak’ meselesini doğru ele almak açısından çözümü çok daha zor sıkıntılara yol açacakmış gibi duruyor.

Hiç kimse başka insanların inanma ve ibadet haklarının sınırlanması talebinde bulunma hakkına sahip değildir. Ama inanma ve ibadet etme hakkının kişiye, inançlarının, dinî tabular halinde kültürün tamamını denetleyecek bir uygunluk cenderesi gibi kullanılmasını talep etme hakkı vermediğini de açık açık konuşmamız lâzım. Dinî tabuların kültürün tamamını sansür ettiği toplumlarda, sanat, bilim, adalet üretmeyi imkânsız kıldığını tarihe bakarak görmüş olmamız gerekmiyor mu? Varlığa, ‘âlemlerin Rab’bının’ büyük eseri olan kâinata, hayata, insana bakamayan, baktığında göremeyen, varoluşlarının kendilerine verdiği en büyük imkânlar olan akıl ve vicdanlarını kullanamayan insanların aczi içinde çırpınmak herhalde ‘alemlerin Rab’bı’na yönelmenin doğru yolu olmasa gerektir. Başkalarıyla paylaştıkları dünyanın, bilim, teknoloji, sanat, siyaset, ekonomi dengelerinde hep kaybeden, başarısız, bağımlı taraf olarak kalan, başka perspektiflerden bakıldığında kendilerini bir ‘bağnazlık ve cehalet gettosuna’ hapsetmiş gibi görünen insanların kendî dinî geleneklerini başkalarının da var olduğu bir dünya içinde nasıl olup da yüceltmiş sayılacaklarının sorğulanması gerekmiyor mu? “Alemlerin Rab’bına” ulaşmağa çalışmanın yolu tek olmadığı için, arayışlar arasında istesek de istemesek de bir rekabet var. Kendi yolumuzun daha doğru olduğunu iddia etmemiz, başkalarının da imrendiği bilimi, sanatı, adaleti üreten, içinde insanların varlıklarının en büyük nimeti olan akıl ve vicdanlarını hürriyet içinde kullanabildikleri bir kültürü üretmeğe yönelik olmamızı gerektirmiyor mu?

Kutsal bir kitabın ilk cümlesindeki gibi “önce kelâm vardı”. Gene “kelâm var. Birbirimize hakaret etmeden ama sahte bir ‘nezaket’ anlayışını da suskunluk fesatının temel aleti gibi kullanmağa kalkışmadan konuşmamız lâzım. Bu işin içinden nasıl çıkacağız? Doğru cevapları bulabilmemiz, tabusuz bir tefekkür kültürünü üretmemize bağlı? Bir köylü kültürünün tefekkürü gereksiz gören pragmatizmi ile buraya kadar gelebildik. Şimdi yolumuz tıkandı. Açmamız gerekiyor.


[1] Peter L. Berger (1967) The sacred canopy (Garden City, NY: Doubleday & Co. Inc., 1967). İlk bölümün Türkçesi bak. çev. Tezel, Y. S. (1992) (Ankara).

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

shares