Bir liberalin ontolojisi ve epistemolojisiyle ilgili bazı notlar

Bu yazıyı paylaşabilirsiniz

Yeni Türkiye dergisi, Ocak-Şubat 1999, Yıl 5, Sayı 25 de yayınlanan yazı.

Liberalizm, öteki bütün geniş kapsamlı dünya görüşleri, siyaset gelenekleri, etik tercih kümeleri gibi, hangi niyetle yenirse o tadı veren bir meyvedir. Birbiriyle ilişkisi olan ya da olmayan farklı konumlardaki insanlar kendilerine liberal diyebiliyor, ya da insanlara liberal denebiliyor. Buna rağmen, tek bir odakta toplanmamış, aksine geniş bir tecrübeler ve tercihler alanına yayılmış olsa da, bir “liberal gelenek”, bir “liberal bakış açısı”, bir “liberal değerler kümesi”, bir “liberal duruş”, bir “liberal yaşama tarzı”ndan söz edilebilir. Beşikten mezara bir insan ömrünü belirli bir şekilde taşıma gayreti olarak bir liberal insan olma tarzı işaret edilebilir. Bu gayret birbirinden farklı çağlar ve birbirinden farklı kültürlerde sarf edilmiş olsa da.

“Liberalizm” terimi etrafında konuşurken dikkat edilmesi gereken bazı kaygan zeminler vardır. Bir kere, liberal gelenekler, değerler ve tecrübelerin kök salmadığı bazı kültür tarihlerinde, ya da tarihi kültürlerde, “liberal” ifadesi, yaygın bir şekilde aşağılama, küçükseme ya da yargılama amacıyla kullanılabilmiştir. On yıllar boyunca, liberalizm, insanların, her hangi bir adalet ve hakkaniyet kaygusu olmaksızın, güçlerinin yettiği ötekileri her türlü yalan ve aldatmacayla kullanarak zenginleşmesini öğütleyen bir öğreti gibi gösterilmiştir. Bugün bizim, “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinleri” önermesini, “engellemeyelim insanları yapmak istediklerini yapsınlar, gitmek istedikleri yere gitsinler” anlamında değil de, herkes önüne geleni soysun gibi algılamamız, bunun sonucudur. Öte yanda Amerika Birleşik Devletleri örneğinde ise, liberal terimi, bu kategorinin dünyanının geri kalan kısmında ad olarak verildiği tecrübe ve duruşlardan çok farklı bir şekilde, üç aşağı beş yukarı, “sosyalist” bir dünya görüşü, siyasi ve iktisadi kültür için kullanılmıştır.

Ben bu yazıda, liberalizmin bir tarihi tecrübeler kümesi, ya da bir düşünce gelenekleri kümesi, etik ve estetik tercihler kümesi olarak kapsamını taramak, bu kapsamın bir haritasını çıkarmak girişimi içinde olmayacağım. Hem bu girişimin bir dergi yazısı içinde sonuçlandırılamayacağını bildiğim, hem de bunun Türkiye’de içinde bulunduğumuz konjonktürde fazla anlamlı olmayacağını düşündüğüm için. Aksine, çok şahsi bir şey yapacağım. Bana, liberal gelenek gibi görünen, yirminci yüzyılın ateşten çember sınamalarından yanmadan çıkmış, önümüzde dipdiri durduğunu algıladığım bir resmin bende uyandırdığı bazı ontolojik ve epistemolojik çağrışımları aktarmaya çalışacağım.

Bir liberalin ontolojisi pozitivist, ampirist bir ontoloji olamaz gibi geliyor bana. Neler vardır sorusuna bir liberal, sadece ve sadece deneyimlenebilenler ve deneyimlenebilenlerle ilişkili analitik kategoriler vardır diye cevap vermez. İnsanın kendi bedeni de içinde olmak üzere fiziki varlık alanı ve bu fiziki varlık alanı ile ilişkili olarak geliştirdiğimiz teorik yapılar ve kategoriler elbette ki bir insanın bakışı açısından önemli, belki de en önemli varlık alanınıdır. Ama, mesela, “hiç bir şey olmayabilirdi, niye her hangi bir şey var?” türünden ve fiziki varlık alanını ardına geçen aşkın sorular da, fiziki varlık alanı ile ilişkili sorular kadar anlamlı olduğu için, bir liberal, metafizik bir alanı insanın ilgileneceği varlık alanları arasında görür. Metafizik ad koymalar ve anlamlandırmalar olan dinleri, sadece bir veri kültürel varlık alanı olarak değil, bir bilgisel varlık alanı olarak da ciddiye alır. Bu dinlerden herhangi birinin ya da hepsinin, deneyimlenebilirlik anlamında bir bilimsel bilgisel irdelemeye tabi tutulamayacak olan tekil metafizik önermelerini, bir liberal, kendi bireysel tecrübesi içinde kendi inanç sistemi olarak kabul etmese de, bu dini önerme yapılarını bir varlık alanı olarak fark eder. Nezaket anlamında saygı göstermenin ötesinde, ontolojik bir sorunsal alanı olarak anlamlı bulur. Ampirist positivist olmamasının bir açılımı budur.

Pozitivist amprist olmamasının ikinci bir açılımı, bir liberalin, ahlaki ve estetik değerlerin oluşturduğu bir varlık alanının, insanın önündeki, ve sadece ve sadece insanın önündeki önemli varlık alanı olduğunu fark etmesidir. Bu varlık alanı, insan tecrübesinin, fizikalistik varlık alanına ve onun bilimsel teori ve kategori terimlerine indirgenemeyecek asli bir boyutudur. İnsana özgüdür. İnsanın önündeki varlığı bilmek sorununu, sadece “bilmek” olmaktan çıkarır, “anlamaya” dönüştürür. Bir adaletsizliğe uğramış infial içindeki bir arkadaşımıza, “seni biliyorum” demeyip, “seni anlıyorum” dememizin anlaşılabilir kıldığı gibi, ahlaki ve estetik değerler, değer ad koymaları ve anlamlandırmaları, insana özgüdür ve bilmeyi aşar. Kendi bireysel tecrübemizi öteki insanların tecrübesini paylaşarak yaşamamızdan kaynaklanır. “Anlama”, insanın sahip olduğu kendini ve başkalarını “içinden bilme” imtiyazının mümkün kıldığı bir şeydir. Bu değerlerin oluşturduğu varlık alanı, fizyoloji temeli olan insan bireylerinin içinde gerçekleştiği, bu fizyoloji temelli bireylerce üretildiği, fiziki bir zemin üstünde durduğu, insansız bir evrende düşünülemez olduğu halde, bu fiziki zeminin terimlerine dönüştürülemez.  Ahlaki ve estetik değerler, insan kültürleri içinde yeniden üretilirlerken bu kültürlerin temel yapı taşlarını oluşturur.

Ne var ki, ahlaki ve estetik değerlerin oluşturduğu bu özel varlık alanına sahip olsa da, bir liberalin ontolojisi, insan fetişizmine dayanmaz. İnsan, mekansal ve zamansal vüsatını, kendi ürettiği bilim sayesinde, milyarlarca ışık yıllık ölçekler içinde yeni yeni kavramaya başladığı, milyarlarca galaksilik bir alemler aleminde, önemsiz bir yerde, önemsiz bir konumdadır. Kozmos, insanın oynadığı oyunun, insanın serüveninin dekoru değildir. İnsanın serüveninin içinde konumlandığı bu alemler alemi, ontolojik statüsünü insana borçlu değildir. İnsan bu kozmos içindedir ve önemliliği, olsa olsa, önemsizliğinin önemidir.

Bu önemsizliğin kavranmasının getireceği tevazu, bir liberalin hoş görü ve evrensel kardeşlik, eşitlik ve barış önermeleri için gereklidir. Evrensel kardeşliği, eşitliği ve barışı engelleyen en tehlikeli tuzak, varlığın, bilgisel rüştüne ermemiş kültürlerin mitoslarının, “köy”, “aşiret”, “kabile”, “millet”, “ırk”, “cinsiyet” ölçekleri içine hapsedilmesidir. Bir liberali, “tanrı”sı ya da “davası” uğruna cinayet işlemekten alıkoyan, bilimsel ve felsefi aydınlanma geleneğinin verdiği bu tevazudur. Haddini bilmedir.

Liberalin inandığı bir tanrısı olabilir. Ontolojisi bir “tanrı”nın varlığı ile büyük bir rahatlıkla uzlaşabilir. Ama bir “liberalin” tanrısı, tuttuğu ve kendini tutan bir “köy”, “şehir”, “kavim”, “ırk”, “cinsiyet”in ölçeği içinden görülen, kendini tutmayan öteki “köyleri”, “şehirleri”, kavimleri”, “milletleri” cezalandıran bir tanrı olamaz. Vüsati milyarlarca ışık yıllık mekan ve zaman içinde tasarlanan bir alemler aleminin yaratıcısı olabilir bir liberalin tanrısı. “Rab ül alemin” olabilir. Bir “kabile” tanrısı değil. Bunun bir önemli sonucu, bir liberal açısından bakıldığında, “bütün dinlerin”, “bütün kavimlerin” tanrılarının sahip olduğu ontolojik eşitliktir.

İnsanın, Samanyolu adını verdiğimiz bir galakside Güneş adını verdiğimiz bir yıldızın Dünya adını verdiğimiz bir uydusundaki varlığı, bu uydudaki milyarlarca yıllık “hayat” serüvenin bir parçasıdır. Ontolojik satüsü budur. Dört beş milyar yıl önce, karmaşık nükleik asidlerin makro moleküllere ve sonra hayata dönüşmesiyle başlayan, bitkiler ve hayvanlar zinciri üstünde günümüze gelen başkalaşmalar zincirinin üstündedir “Homo sapiens sapiens”ler. Bir canlı türü olarak varlığımızın “mucizeliği”, uçsuz bucaksız bir kozmosun bir galaksisisinin bir yıldızının bir uydusundaki bu “hayat” mucizesinin bir parçası olmasında yatar.

Ne var ki, bir dil kullanmağa başlamalarıyla birlikte Homo Sapiens Sapiens’lerin varlıkları, “hayat”ın sıradan bir parçaşı olmayı aşmıştır. Bütün insanlar olmasa da bazı insanlar, “hiç bir şey olmayabilirdi, niye her hangi bir şey var” türünden fizik ötesi temel soruları sorarak, kimi mutasavvıflara “en el hak” dedirten bir “reşitlik” ortaya koymuşlardır. Bu rüşt, insanların tecrübelerinin oluşturduğu birikimli mirası, “var olanlar”ın edilgen bir gözlemcisinin mirası olmayı geride bırakmış, varlığın soruşturmacısı, yorumcusu haline gelmiş bir “varlık türü”nün ürettiği kültür mirası haline dönüştürmüştür.

İnsanın bir kültür yaratarak yaşaması, biyolojik varlığının fiziki temellere oturan bir koşutudur. Yeniden üretilmesine katılarak içinde yaşayan insanların ürünü olan, sadece ve saede bu insanların ürünü olan bir kültür ortamının varlığı, tekil insan bireyleri için su kadar, hava kadar gereklidir. Tekil insan bireylerinin her birinden önce de var olan ve sonra da var olacak olan, ama sadece ve sadece tekil insan bireylerinin toplamsallığı ürettiği için var olan kültür, insanın, kendi bedeni ve gayri maddi varlığı da içinde olmak üzere var olanları yorumlaması, yeniden inşa etmesidir. Kültür, insanların, onlar olsa da olmasa da var olmaya devam edecek olan “gerçeklik”i “yeniden inşa” etmelerinin ürünüdür. “Üretilmiş” bir gerçekliktir. 

İnsanın üretme, olmayanı var etme kapasitesi varlık statüsünün temel bir özelliğidir. İnsan, bütün insanlar olmasa da bazı insanların yapabilmesi anlamında, kendi maddi ve gayrimaddi varlığı da içinde olmak üzere “var olanlar”a dışından bakabilir, sorgulayabilir, yorumlayabilir, etik ve estetik değerleri ve bilgisel buluşları üretebilir. Mutasavvufa “en el hak” detirten iç görülerden biri, insanların, etik ve estetik değerleri ve bilgisel buluşları yoktan var edebilme güçleri olsa gerektir. Dede Efendi’nin Saba Ayini, Renoir’ın Gelincik Toplayan Kız tablosu, Einstein’ın Genel Görelilik kuramı, yaratıcıların yarattığı ürünlerdir.

Ne var ki bir liberalin bilgisi, “Konjonktürler ve Reddiyeler”deki anlamıyla Poppergildir, ve Hayekgildir. Dışındaki gerçekliği, hiç bir zaman o gerçekliği, kendi zihninin içine bakar gibi içinden bakıp bilemez. Kantın bulmak için yola çıktığı ama insana kapalı olduğunu fark ettiği “kendisi için şey”in bilgisi insan erişiminin dışındadır. Varlığı kendine “göründüğü” kadarıyla bilmeğe çalışabilir. Ve “bildikçe”, bilinecek varlığın sınırları genişlediği, derinliği arttığı, boyutları çoğaldığı için, bir önceki “görüntü” önünde ise sahip olduğu bu görüntünün bilgisinin yeterliliği değişir. Bu anlamda “orada duragan bir şekilde var olan” bir kozmos olmadığı için, bunun kesin, pekin bilgisi, bilme faaliyetinin sonuna geldiğimizi söyleyebileceğimiz bir “bilgi” hiç bir zaman olamaz. Bilinecek alan ona yaklaştıkça elimizden kayar, farklılaşır. Bilmek sonsuz bir sorgulama etkinliğidir. Bilginin kendisi bu sorgulamanın odağındadır.

Bu, toplumsal alanların, mesela ekonominin bilgisi için özellikle önemlidir. Toplumsal alanların bilgisinin ontolojik statüsü, hukuki ve siyasi sonuçları açısından üstünde özellikle durulmayı hak eder. Plato’dan beri gelen ve liberal bakışın karşıtı denebilecek öteki görüşün yanılgısı, varlığın ontolojik statüsü ve bunun sonucu olarak varlığın bilgisinin statüsü hakkındaki yanılgıdır. Toplum, insanların tercih, karar ve üretimlerinden bağımsız olarak var olan bir insan toqplumu planına göre, insandan bağımsız olarak inşa edilebilecek bir varlık değildir. Böyle bir toplum planı var olmadığı için böyle bir toplum planının bilgisi de olamaz.

Kendini, milyonlarca farklı aktörün her an sürmekte olan karşılıklı etkileşmelerinden oluşan insan ürünü toplumun, kültürün yerine koyacak olan bir gurup “akıllı” insanın, insandan bağımsız olarak var olan “insan toplumu”nun (!) normlarının, haritasının, planının bilgisine ulaşması olanaksızdır. İnsanın, başka türlü de olabilecekken olduğu gibi olmuş olan serüveninin, insanın yaptıklarının ve başına gelenlerin toplam kaydı olan insan tarihinin, yaşanmış olduğu için geriye dönüp yeniden inşa edilebilen bilgisi, olması gereken bir toplumun bilgisi ile karıştırılmamalıdır.

Hayek’in, toplumun, kültürün, ekonominin, kendiliğinden işleyen süreçlerle oluştuğunu söylerken kastettiği, natüralistik bir kendi kendine işleme değil, insan eylemlerinin, tercihlerinin, kararlarının, insanını başına gelen hadiselerin önceden planlanmayan, planlanamayacak olan bir toplumsal kültürel üretimi oluşturduğudur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

shares