Liberallerimiz ‘liberal’ mi?

Bu yazıyı paylaşabilirsiniz

Yenibinyıl Pazar, 4 Haziran 2000.

Farklı kültür geleneklerinde farklı dünya tasarımları farklı gerçekliklerle ilişkilidir. Öte yanda, bu anlam dünyası ve gerçeklikleri oluşturan bazı temel kurumlar ve değerler sanki geleneklerin hepsinde varmış gibi görünür. Mesela yazı kullanan, şehir temelli bütün kültürlerde, bir ‘devlet’ ve ‘adalet’ kategorisi vardır. Ortak varlık gibi görünen bu kategorilere her kültürün dilinde bir ‘ad’ verilir. Ve diller arasında çeviriyi olanaklı kılan sözlükler aracılığıyla iki kültürü birbiriyle karşılaştırmaya başlarız. Birinci Elisabeth İngiltere’sinde ‘state’ adı verilen gerçeklik ve anlam dünyası kesitinin, Kanuni Türkiye’sinde ‘devlet’ denilen, ‘justice’ denilenin ‘adalet’ denilen, ‘guild’ denilenin de ‘lonca’ denilen gerçeklik ve anlam dünyası kesitine denk düştüğünü düşünmeğe başlarız. Bunu düşünmeğe başladığımızda ise önemli bir yanlışın içine gireriz. Çünkü İngilizce Türkçe sözlükte ‘devlet’ kelimesi ‘state’in, ‘adalet’ ‘justice’ın, ‘lonca’ ‘guild’in karşılığı olduğu halde, Osmanlı gerçekliği ve anlam dünyasında ‘devlet’, İngiltere gerçekliği ve anlam dünyasında ‘state’den, ‘adalet’ ‘justice’dan ve ‘lonca’ ‘guild’den esasta farklıdır. Osmanlı’da ‘devlet’, idare edilen insanları hiç ilgilendirmeyen, akıl erdiremeyecekleri, karşısında ancak ya kuzu kuzu kabul edip uymak ya da yok olmak seçeneğine sahip oldukları kozmik düzenin uzantısıdır. İngiltere’de ise ‘state’, toplumsal ilişkilerin beşeri ölçeğinde var olan bir gerçekliği ve anlam dünyası kesitini işaret eder. Osmanlı’da ‘adalet’, reayanın yani sürünün içine doğduğu düzeni sorgulamadan, usul usul otlamağa devam etmesi, ontolojik sınırını aşmamasını, ‘nizam-ı âlem’de bozulma sayılan değişmenin önlenmesini sağlayan bir gerçeklik ve anlam kesitini işaret eder. Yurttaşların devlete karşı da korunabilen varlık ve medeni hakları anlamında bir sorunsal, ‘adalet’ kelimesinin işaret ettiği Osmanlı gerçekliği ve anlam dünyası kesitinde hiç söz konusu olmamıştır. İngiltere’de ‘justice’, ‘common wealth’i yani ‘ortak zenginlik’i oluşturan yurttaşların, devletin dokunamayacağı haklarını içerir. Kanuni Osmanlı’sında ‘lonca’ devletin zanaatçı ve tacirleri ‘zapt ü rabt’ altında tutmak için kullandığı bir kurumdur. Elisabeth İngiltere’sinin ‘guild’i ise, zanaatçı ve tacirlerin varlık haklarını devlete ve kiliseye karşı korumalarının kurumsallaşmış sürecidir. Bu nedenledir ki bir kültür toprağında içerik kazanmış bir kategorinin bambaşka bir kültür dünyasının dilindeki sözlük karşılığının, ikinci kültürde ortaya çıkmış olan bazı kurum ve değerlerin adı olarak kullanılmaya başlaması, ikincisinde ortaya çıkan kurum ve değerlerin birincisindekine benzer bir içerik taşıdığını kanıtlamaya yetmez.

Benim kuşağım, 1960lı ve 1970li yıllarda ‘sosyal demokrasi’ deyimi ile oynadı. Öyle oynadı ki adına Türkiye’de ‘sosyal demokrasi’ denilenin, İskandinav, Kıta Avrupa’sı ve Anglosakson ülkelerinde ‘sosyal demokrasi’ denilen gerçeklik ve anlam içeriği ile ortaklığı oluşmadı. Şimdi de ‘sivil toplum’ ve ‘liberalizm’ kategorileriyle benzer bir şekilde oynamaya başladık gibi geliyor bana. Sivil toplum konusunu sonraya bırakıp, bu yazıda ‘liberalizm’ kavramıyla oynanmasından söz etmek istiyorum.

Bana göre Türkiye’de ‘liberal’ sıfatı taşıyan parti ya da derneklerde liberalizm değil kültürel muhafazakârlık sergileniyor. Avrupa ve Avrupa uzantısı toplumlardaki içeriği ile liberalizmin üç olmazsa olmaz ekseni var. Bunlardan birinin eksikliği paradigmayı liberal olmaktan çıkarıyor. Birinci eksen, her türlü toplum mühendisliği projesini ve aşkın devleti reddeden bir siyaset paradigması, siyasi liberalizm. Devlet kendilerini idare etme ehliyeti ve hakkına sahip insanların bir arada yaşama sorunlarını çözdükleri bir örgütlenmeden ibaret. İnsanlar koyun olmadıkları için ne tanrının ne de tanrının görevlendireceği kişilerin çobanlığına ihtiyaç duymuyorlar. İkinci eksen iktisadi liberalizm. En az israfa ve adaletsizliğe yol açan kaynak tahsis mekanizması, varlık hakları ve hakkaniyetin korunduğu bir piyasa mekanizmasıdır deniliyor. Bu iki ekseni muhafazakârlar da paylaşıyor. Liberalizmi muhafazakârlıktan ayırt eden ise üçüncü eksen, yani kültürel liberalizm. Bu paradigma birey olarak insanı, sadece devlete karşı değil, içine doğduğu ya da girdiği cemaatlere karşı da korunan temel haklarla donatılmış, kendisi için değerli bir varlık olarak görüyor. Birey, doğuştan ya da sonradan edindiği kimlik özellikleri ne olursa olsun devletin de, dini, milli, etnik ya da siyasi cemaatlerin de saygı göstermek zorunda oldukları bir değere sahip. İnsanlar, cinsiyetleri, renkleri, anadilleri, dinsizlik ya da dindarlıkları, dinleri, felsefi ya da siyasi değerleri, toplumsal sınıfları, cinsel kimlik tercihleri ne olursa olsun, insan oldukları için eşit değerde.

Besim Tibuk, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan gibi Liberal parti ya da derneklerimizin önde gelen sözcüleri, dini ve milliyetçi bir kültür paradigması içinde yaşıyorlar. ‘Erkeklik’, ‘dindarlık’ ya da ‘heteroseksüellik’in insan olmanın ‘normal’ halini tükettiğine dair kabuller gibi geleneksel değer yargılarını sorgulamadan ‘liberal’ olmak istiyorlar. Erkekliğin de kadınlığın da, dindarlığın da dinsizliğin de heteroseksüelliğin de eşcinselliğin de insan olmanın farklı ‘normal’ halleri olduğuna içtenlikle inanmadan, içinde yaşadığımız evrensellikte liberal olduğumuzu öne sürmemiz anlamlı mı? Milliyetçi ve dini muhafazakârlık temeli üstünde inşa edilen bir demokrasicilik ve piyasacılık, liberalizm değil, muhafazakârlık olmaz mı? İngiliz ve Alman muhafazakârları ile liberalleri, demokrasi ve piyasa ekonomisinde uzlaşmıyorlar mı? Onları ayırt eden, birey olarak insana ve kültüre bakışları değil mi? Tibuk, Yayla ve Erdoğan gibi arkadaşlarımız muhafazakâr mı liberal mi?

Evrensel gerçeklik ve anlam içeriği veri olan liberalizm kategorisinin, Türkiye’de bazı parti ve dernekler içinde kullanılmaya başlanması, bunların değerler sistemi ve kurum olarak dünyadakine benzer bir gerçeklik ve anlam içeriği taşıdığını kanıtlamaya yetmiyor. Benzerlikten söz edebilmemiz için, kendilerine liberal diyen arkadaşlarımızın, siyasi ve iktisadi liberalizm kadar kültürel liberalizmin değerlerini üretmeleri gerekiyor. Anneanne ve dedelerimizin değer yargılarının teyidi ile liberal değerlerin üretilmesi ise iki farklı proje.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

shares