Türkiye Cumhuriyeti ve cumhuriyetçilik

Bu yazıyı paylaşabilirsiniz

Karadeniz Üniversitesi Oditoryum binasına “Atatürk Kültür ve Sanat Merkezi” ve büyük anfiye “Hasan H. Saka Anfisi” adlarının verilmesi münasebetiyle tertiplenen törende yapılan konuşma, 22 Kasım 1985.

Bu anfiye Hasan Saka adının verilmesi bütün Türkler ve Trabzonlular için onurlu bir kadirşinaslık örneğidir. Burada konuşmaktan hem bir Trabzonlu, hem de Hasan Saka’nın öğrencisi ve öğretim üyesi olduğu Mülkiye’nin bir mensubu olarak büyük mutluluk duyuyorum. Bu güzel fırsatı sağladıkları için Karadeniz Üniversitesi’nin değerli rektörü Profesör Kemal Gürüz’e ve Üniversite’nin yönetim kurulu ve senatosunun değerli bilim adamlarına minnet borcumu ifade etmek istiyorum.

Bu konuşmada iki temayı ele alacağım. Birinci tema, 1923’te Mustafa Kemal Atatürk’ün, arkadaşlarının ve Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin aldığı Cumhuriyet’i kurma kararının, hangi tarihi gelişmelerin, hangi yaşar kalma mücadelesinin sonucu olduğu sorusuyla ilişkilidir. İkinci tema ise, evrensel bir siyasi medeniyet üslubu olarak “cumhuriyetçilik”in temel ilkeleri meselesidir

. Hasan Saka, hem Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna katılmış, hem de bu Cumhuriyet’e milletvekili, Mülkiye öğretim üyesi, Maliye ve Dışişleri Bakanı ve nihayet Cumhuriyet’in başbakanı olarak, tertemiz kalmış bir namus ve vicdanla, şerefle hizmet etmişti. Büyük Atatürk’ü ve Hasan Saka’yı andığımız, Hasan Saka’nın adını Karadeniz Üniversitesi’nde ebedileştirdiğimiz bugün, cumhuriyetçilik konusunun ele alınabilecek en uygun konu olduğu inancındayım.

  •  

Osmanlı İmparatorluğu, en parlak diye bilinen 1520-1580 döneminin hemen ardından fevkalade ağır bir sosyal, iktisadi, mali ve siyasi krize girdi.

1520-1580 arasında, İmparatorluğun bugünkü sınırlarımız içinde kalan kısmında, toplam nüfus % 60, nüfusu 10 bini aşan şehirlerin nüfusu % 100’den fazla artmıştı. Kanuni’nin saltanat yılları, Osmanlı Devleti’nin, ‘muhteşem’ kelimesinin her alanda ima ettiği çağrışımlarla algılandığı bir dönemdir. Ne var ki 1580’ler ve 1620’ler arasındaki 50 yıllık süre içinde, Osmanlı İmparatorluğunun para sisteminde büyük bir çöküntü, birbirini tamamlayan vergi ve Tımarlı Sipahi sisteminde ise ciddi bir bozulma meydana geldi. Önce taşra şehirlerinde medrese öğrencisi, ‘suhte’ karışıklıkları şeklinde başlayan sosyal çalkantılar, daha sonra Celali isyanlarına dönüştü. Celali kargaşasının sonuçlarına o dönemde verilen ad ‘büyük kaçgun’dur. Çünkü bu isyanlar sırasında hem isyancılar hem de onları bastıran Osmanlı kuvvetleri, Anadolu’nun yerleşik düzenini adeta hallaç pamuğu gibi dağıttı. İnsanlar büyük bir ‘kaçgun’ içinde darmadağın oldu. Birçok şehrin nüfusu 1520’lerdeki düzeyin altına düştü. On binlerce ova köyü terk edildi. Yüz binlerce köylü ailesi dağlara, ormanlara sığındı. Yer yer, göçebeliğe geri dönenler oldu. Zaten zayıf bir para olan akçenin gümüş değeri 1560’lar ve 1600’ler arasında % 80 azaltıldı. 17. yüzyılda Rumeli ve Anadolu’da geçer para, artık Avusturya ‘taler’leri, ‘guruş’ları ve diğer Avrupa paralarıydı. Bu iktisadi-sosyal-siyasi dağılmaya çok sayıda örnek vermek mümkündür. Ama asıl konumuza dönmek için bu kısa ifadelerle yetiniyorum.

17. yüzyıl Osmanlı devlet görevlilerinin bu büyük bozulma karşısında “ne oldu bize?” sorusuna yoğun bir şekilde cevap aradıkları görülmektedir. Padişahlara verilen çeşitli 17. yüzyıl layihaları, çözümün ‘bozulmadan önceki düzene geri dönelim, meselelerimiz hal olunur” formülü ile tasarlandığını, ifade edildiğini sergilemektedir.

Ne var ki, 17. yüzyılda eski düzenin restorasyonuna yönelik olarak yapılan icraat bu yüzyılın sonundaki büyük şoku önleyemedi. Bu büyük şok, 1683 Viyana kuşatmasından 1699’a kadar süren savaşlarda Osmanlı askeri gücünün neredeyse tamamen yetersiz kalması, İmparatorluğun kazanılması yüzyıllar sürmüş bölgelerinin birkaç yıl içinde kaybedilmesi, Osmanlıların ilk kez bir barış antlaşmasını kaybeden taraf olarak imzalamak zorunda kalmasıydı. Bu savaşlar sırasında Osmanlı devlet sistemi, para, vergi, iktisadi kaynak, asker toplama bakımından aciz kaldı. Saraydaki kıymetli metalden yapılmış birçok eşya para darp etmek için eritildi. İmparatorluğun dört bir yanında geniş bölgelerde hatta eyaletlerin tamamında, daha önce merkezi devlete ait olan hükümranlık hakları, para ve asker toplama karşılığında mahalli güçlü aileleri, ayan ve derebeylerine fiilen terk edildi.

Osmanlı devlet erkânının, bu ikinci büyük şokun da üzerinde büyük bir kederle derinlemesine düşündüğü ve çareler aradığı görülmektedir. Bu ikinci büyük şokun sonucunda birçok devlet adamı, Osmanlı ile Avrupa’nın arasında Avrupa lehine olan bir farkı kabul etmeye, bu farkın giderilmesi için, Avrupa’da olup da Osmanlı’da olmayan kurum ve kuralların Osmanlı İmparatorluğunda da var edilmesini gerekli görmeye başladı. Bu ‘dışarıdaki yeniçağ’a ayak uydurma ihtiyacı, Osmanlı-Türkiye tarihinde önemli bir yeni durum, önemli bir başlangıçtır.

Burada vurgulamak istediğim şudur. Bu başkalaşma isteği o dönemde Osmanlıların yok olmamak, siyasi-askeri varlıklarını sürdürebilmek ihtiyacından kaynaklanmıştır. Bir büyük yenilgi şoku, Osmanlıları, dışlarındaki dünyaya çok farklı bir şekilde bakmaya zorlamıştır.

Bu başkalaşma ihtiyacını karşılamak için ‘batılılaşma’ terimi yerine ‘çağdaşlaşma’ terimini kullanmanın daha doğru olduğu kanaatindeyim. ‘Çağdaşlık’ı şöyle tanımlıyorum. Bir devletle ilişkili toplum ve kültür sistemi, içinde yaşadığı çağın dünyasında en etkili sonuç veren bilgi, teknik, estetik ve etik değerleri kendi içinde ‘spontan’ bir şekilde, kendiliğinden üretebiliyorsa çağdaştır. İçinde yaşadığı çağın en etkili bilim, teknik, estetik ve etik değerlerini üretemediğini hisseden bir siyasi kültür sisteminin, dışındaki dünyada var olan bu değerleri üretir hale gelmeye yönelmesi ise ‘çağdaşlaşma arayışı’dır.

Osmanlıların gaza-cihad anlayışının mağlubiyetler nedeniyle anlamsız hale geldiği bu yeni dış ilişkiler konjonktüründe, iradi bir şekilde çağdaşlaşmaya çalışmalarının ilk önemli örnekleri, 18. yüzyılda kurulan ve askeri ihtiyaçları karşılamaya yönelik kara ve deniz mühendislik okullarıdır. Bu okullarda Avrupa dillerinin, Kartezyen matematiğin, geometrinin, Newton fiziğinin okutulmasıyla, Osmanlı devlet ve düşünce hayatı, ilk kez kendini, eleştirici aklın süzgecine ve sadece eleştirici aklın süzgecine tabi olan bir yeni medeniyet anlayışına açmış oluyordu. Ve gene vurgulamak isterim ki, bu açılış bir keyfi tercih, “acaba elma mı yesem portakal mı yesem” rahatlığı içinde yapılmış bir keyif tercihi değildi. Siyasi-kültürel bir varlık olarak yok olma tehlikesinin kapıya dayandığı bir ortamda, Osmanlıların mecburiyet içinde yaptığı, bir yaşar kalma mücadelesinin adeta kendilerine dikte ettiği bir tercihti. Ki, Osmanlı Devleti’nin varlığının uzatılabilmesine imkân yaratan, bu imparatorluğun Türkçe konuşan Müslüman siyasi yönetici kadrolarına bir toparlanma fırsatı ve sonunda da bir milli devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti’ni kurabilecek şekilde tarih içinde varlıklarını sürdürme fırsatını sağlayan, yeni ve çağdaş medeniyet arayışı içinde yetişen askerler, devlet adamları, düşünürler olmuştur.

19. yüzyıl, Osmanlı devlet erkânı arasında, sadece askeri örgütlenmelerde bazı çağdaş uygulamaların gerçekleştirilmesinin yetmediği, askeri yenilgilerin önlenmesinin dahi, Osmanlı devlet ve toplum düzeninin bir bütün olarak çağdaşlaştırılmasına bağlı olduğu düşüncesinin giderek güçlendiği bir yüzyıldır. Sırp ve Yunan milliyetçilik akımları, çok dinli, çok dilli, çok cemaatli nüfus yığınlarını üstten yöneten eski Mezopotamya-İran devlet geleneği üstündeki Osmanlı Devleti’nin yönetici kadrolarını, milliyetçilik olgusunu anlamaya zorladı.

Sened-i İttifak ve Tanzimat Fermanı, Osmanlı İmparatorluğu’nda, devletin hukuk ve idare kurumlarının çağdaş örnekler ve fikirlerle yeniden kurulması, yeni bir devlet sisteminin oluşturulmaya çalışılmasının başlangıcıdır. Birinci Meşrutiyet ve İkinci Meşrutiyet, bu yönde atılmış önemli adımlardır. Ama 19. yüzyılda Osmanlı devlet adamları milli devlet hedefine yönelmemişlerdir. Ki zaten önlerindeki sorunsal bir imparatorluğun korunması olarak kaldığı sürece böyle bir hedefe yönelemezlerdi. İmparatorluğun Birinci Dünya Savaşı’nda nihai dağılmasıdır ki, var kalma mücadelesi veren Türkçe konuşan Müslüman yönetici kadrolarına tek ve son çare olarak bir çağdaş milli devlet kurmaya yönelme fırsatı sağlamıştır.

Cumhuriyet işte 1580’lerde başlayan bu tarihi sürecin sonucudur. Türkiye Cumhuriyeti bu uzun süreli ‘yok olmama-var kalabilme’ mücadelesinin en büyük başarısıdır.

Eğer bugün Edirne’den Kars’a, İzmir’den Hakari’ye kadarki alanlarda bir Helen, bir Ermeni devleti değil, bir Türk devleti varsa, kesinlikle inanıyorum ki bu durum, Türkiye Cumhuriyeti ile noktalanan uzun ve çetin bir çağdaşlaşma mücadelesini sürdürenlerin sayesinde ortaya çıkmıştır. Osmanlı İmparatorluğunun enkazından bu gün iftihar ettiğimiz cumhuriyetimizin doğmasına imkan veren, binlerce devlet adamı, subay, hakim, hekim, mühendis, öğretmen, düşünür ve yazarı, binlerce insanı, Mustafa Kemal Atatürk ve Hasan Saka’nın kişiliklerinin sembolleştirdiği bu çağdaşlık arayışları için minnet ve rahmetle analım.

Cumhuriyetçilik, çok kez yapıldığı gibi, saltanat’ın karşıtı olarak tanımlanabilir. Ki bu, bu kategorinin bir negatif tanımı olur. Kategoriye bu negatif tanımla yaklaşmak yanıltıcıdır. Çünkü bir kere, saltanat olmayan ama cumhuriyet de olmayan bazı devlet ve toplum düzenlerine cumhuriyet denilmesi yanılsamasına imkân verebilir: Bir takım Bolşevik parti despotluklarına halk cumhuriyeti denilmesinde olduğu gibi. Ayrıca, devlet başkanlığı şekli bir saltanat olduğu halde, ‘cumhuriyetçilik’in en başarılı örneklerini oluşturan toplum ve devletler gözden kaçırılabilir: İsveç ve İngiltere gibi. Bunun içindir ki, ‘cumhuriyetçilik’in bir devlet başkanlığı meselesini aşan siyasi bir medeniyet tarzı olarak pozitif bir yaklaşımla ele alınmasında, ‘cumhuriyetçilik’in temel-kurucu unsurları aracılığıyla tanımlanmasında fayda vardır.

Cumhuriyet fikri devlet meselesi ile yani insanların toplum içinde bir arada yaşamalarının bir normlar -kurallar ve müeyyideler sistemini, bir otorite yapısını gerektirmesiyle ilişkilidir. Bütün siyasi sistemlerin ve siyaset felsefesinin tarihi, insanların uymak zorunda olacakları bu normların, uymadıkları zaman karşılaşacakları bu müeyyidelerin meşruiyetinin – otoritenin meşruiyetinin – nereden kaynaklandığı, meşru otoritenin doğasının ne olduğu sorunsalıyla ilişkilidir. İşte cumhuriyetçilik, bu otoritenin meşruiyeti ya da meşru otoritenin kaynağı nedir, nasıldır, nasıl olmalıdır? sorusuna verilen bir özel temel cevaptır. Bu özel temel cevap, bir siyasi-toplumsal kültürün, ayrıntılara inen bütün nüanslarını sınırlar, bu nüansların hangi sınırların aralığı içinde oluşabileceğini belirler.

Otoritenin meşruluğu nereden kaynaklanır sorusuna verilebilecek yanıtlar sınırlıdır. Bu yanıtlardan ikisi, otoritenin meşruiyetinin kaynağının insanüstü olduğu, normların ve müeyyidelerin, insanların tercihleri, düşünceleri, istekleri ve iradelerinden bağımsız bir kaynaktan kaynaklandığı, bu nedenle de insanların bu normlara ve müeyyidelere teslim olmaları gerektiği ön kabulünde birleşir. Fakat insanın tercihlerinden bağımsız sanılan bu kaynağın niteliği konusunda ayrılırlar. Bir üçüncüsü ise, ki cumhuriyetçilik bu yanıtla ilişkilidir, otoritenin meşruiyetini insanlar arasındaki müzakere, rıza, insan aklı ve tercihlerinden kaynaklanan toplumsal sözleşmede, insanda arar.

Otoritenin meşruiyetinin kaynağını insan dışında arayan yanıtlardan biri Tanrı’nın vazettiği, vahyettiği siyasi düzen fikridir. Diğeri ise kozmik olaylar -fenomenlerin, insan tercihi ve iradesinden bağımsız bir doğanın kuruluş düzeni ve özelliklerinden kaynaklanmasında olduğu gibi, tarihi-beşeri-toplumsal olayların da, insan tercih ve iradesinden bağımsız bir doğası olduğu yanılsamasına dayanır. Beşeri tarihin insanlardan bağımsız hareket yasaları olduğunu iddia eden bir kaba-sahte bilimselcilik bağlamında bilimsel-siyasi düzen fikridir.

2.2.    

Teokrasinin – ki Tanrı’nın egemenliği demektir, insan aklı karşısındaki mantıki sınırları, otoritenin meşruiyeti problemini çözümsüz bırakmaktadır. Tarihi örneklerde de görüldüğü gibi, bu mantıki sınırlar ve çözümsüzlük, ya bir cumhuriyete yönelme eğilimini zorlamakta, ya da bu dünyada bazı insanların keramet sahibi oldukları iddiasıyla desteklenen despotluklara dönüşmektedir. Şöyle ki, başlangıçta Tanrı’dan kaynaklandığı kabul edilen ve sınırlı bir ifadeyi oluşturan, yani belirli bir tarih ve kültür ortamında bir kere, sadece bir kere, belirli kelimeler, cümleler kümesi halinde ifade edilmiş, vahyedilmiş normların, kuralların, daha sonraki bütün beşeri-sosyal-tarihi-siyasi durumlara aşikar bir şekilde tekabül etmesi mümkün değildir. Eski normlara göre yeni ya da farklı bir durum karşısında normun ne olacağı ise, gene ilgili insanlar arasında müzakere, yorum ve karar gerektirir. Bu nedenledir ki, Hazreti Peygamberin ölümünden sonra, İslamiyetin ilk dönemlerinde, Peygamberin yakın çevresi, hür Müslümanlardan oluşan cemaat içinde, insanlar arasında müzakere ve rey beyanına dayanan bir siyasi çözümde ısrar etmişlerdi. Eşitler arasında müzakere ve karar süreçlerinin dışında oluşturulan, kendilerini siyasetin dışına kovulmuş teb’aya, uyruğa dönüştüren bir teokratik saltanata uzun süre mukavemet etmişlerdi. Selçuklular ve Osmanlılardaki devlet ise, İslamiyetin ilk yıllarındaki, meşruiyetini hür ve ontolojik değeri eşit insanlar arsındaki müzakere ve kararla oluşturulan rızadan alan devlet geleneğinin değil, Abbasi Halifeliğiyle birlikte Müslümanlaşmış Mezopotamya-İran despotik devlet geleneğinin bir devamıydı.

İnsan aklına göre müzakere, yorum ve karar gerektiren bir konunun çözümünün, insanüstü bir keramet sahibi olduğunu iddia eden birinin eline bırakılması, ‘cumhuriyetçilik’in temel ilkeleriyle uzlaşmaz bir zıtlık yaratır. Hem de bir cumhuriyette bütün yurttaşların, ilke olarak, cumhuriyet’in yasalar önünde birbirine eşit kurucuları olduğu ön kabulleri, (ki bunlar bir cumhuriyetin olmazsa olmaz ilkeleridir) keramet sahibi olma iddiasının meşru bir otorite kaynağı gibi görülmesini imkansızlaştırır.

Genel eğitimin yaygınlaştığı, bazı toplumlarda çağdaş üniversite eğitiminden geçenlerin nüfusun yarısını geçtiği bizim kendi çağımızda, bir insanın ya da bazı insanların Tanrı ile özel bir ilişki içinde oldukları iddiasına dayanan bir siyasi otoritenin, meşruiyeti savunulabilir bir otorite olabileceğine inanmıyorum. Üstelik bu otoritenin, iddianın tekelci tarzından ötürü, zulme dönüşmesi ihtimalinin de çok yüksek olduğunu vurgulamak istiyorum.

2.3.    

Olması gereken devlet ve toplum düzenin, insan isteği ve tercihinden bağımsız, insanüstü bir doğal kaynaktan kaynaklandığını iddia eden ve bu nedenle birey insanı böyle olduğu sanılan bir siyasi otorite karşısında eriten ‘bilimsel-siyasi’ (!) düzen fikri ise, teokrasiciliğin aksine, bizim çağımızda bir hayli yaygındır. Bu geleneğin bugünkü temsilcisi Marksizmdir.

Bilimsellik iddiasını içeren bu geleneğin en büyük hatası, insanı ve insanla ilgili bütün sosyal, siyasi, kültürel velhasıl bütün tarihi olayların “doğası” ile, Newton fiziğinin ölü doğasında mekanik bir determinizm ile ele alınan olgular, fenomenlerin “doğası” arasındaki farkı görmemesi ve her varlık alanını aynı ontolojik ve dolayısıyla epistemolojik statüde ele almasıdır.

August Comte’la birlikte birçok 19. Yüzyıl düşünürü ve siyasi aksiyoncusu ve bu arada özellikle Marks, 19. Yüzyılda bir fetiş haline getirilmiş Newton fizikçiliğinin mekanik determinizmini, beşeri tarihin açıklanmasında da kullanılabilir bir genel doğru varlık tasarımı ve bilim felsefesi sandılar. Bu naturalistik sapkınlık, bütün insan tarihinin belirli ve tek bir hareket çizgisi üstünde zorunlu bir hareketi olduğu, bu hareketteki bütün safhaların zorunlu bir şekilde birbirini takip ettiği, doğru sosyal-siyasi bilimciliğin bu hareketin insan-üstü, insan-dışı doğasını bilmek olduğu sanısına dayanıyordu. Bu anlayışa göre, meşru siyasi otorite bu tarihi hareketin yasalarını bilmek, bu nedenle de tarihi doğru yönde akıtmak ehliyet ve becerisinden kaynaklanacaktı. Lenin, Marksizmin bu iddiasını, Plato’nun mistik bilgi anlayışını izleyerek, keramet sahibi bir parti ve partinin ‘gerçek’ keramet sahibi ermiş lideri modeliyle pekiştirdi. Lenin’in iddiası, tarihin hareket yasalarının hangi siyasi kararları gerektirdiğine sıradan insanların aklının eremeyeceği, bu yasaları en doğru bilen tek insanın kendisi olduğu, bu nedenle doğru kararları ancak kendinin alabileceği, tarihin akışına karşı koymak istemeyen herkesin kendisini izlemesi gerektiği yanılsamasından kaynaklanıyordu. Görüldüğü gibi, sıradan insanların aklının eremeyeceği sanılan tarihin zorunlu hareket yasalarının gerektirdiği doğru siyasal kararlar, transendental (aşkın) hikmete ermiş tek bir insan-üstü insan (?) gerektiriyordu. Bu gereksinmeye dayanması nedeniyledir ki Bolşevizm Tanrısız bir teokrasidir. Tanrısız olduğu için de ahlaksız bir teokrasidir. Bolşevizm hükmettiği toplumlarda fertleri, siyasetin dışına kovulmuş teba’a, uyruk durumuna düşürür. Hem siyasi normları, insan aklının süzgecine tabi tutulması gerekmeyen tartışılamaz tabii gerçeklikler sayması yanılsaması nedeniyle, hem de toplumda yaşayan insanları, temel varlık statüleri ile eşit yasal haklara sahip yurttaşlar olarak görmediği için, Bolşevik devlet düzeni, bu bilimselci (!) siyasi düzen de ‘cumhuriyetçi’ değildir, olamaz.

Şimdi ‘cumhuriyetçilik’in iki temel köşe taşını pozitif olarak tarif edebilecek bir noktaya gelmiş bulunuyoruz. Ki bu iki köşe taşı üçüncüsünü de üretmemize olanak sağlayacaktır.

‘Cunhuriyetçilik, bir kere, bir hür insanlar toplumunu oluşturan yurttaşların, bir arada yaşamanın gerekli kıldığı temel kuralları aralarındaki müzakere ile üretmeleri, siyasi iktidarın meşruiyetinin böyle bir toplumsal sözleşmeden kaynaklanmasıdır. Bir ‘cumhuriyet’te temel kurallar, onları oluşturan hür yurttaşların tercih noktalarını birleştiren uzlaşma konturlarıdır. Yurttaşlar arasında, her biri üstünde mümkün olan en geniş uzlaşmanın sağlanmış olduğu temel ilkeler, beraber yaşamanın rızaya dayanan temel-kuruluş sözleşmesini oluşturur. Önemli olan, her ilkeye her yurttaşın razı olmuş olması değil, toplumsal temel-kuruluşun, azami uzlaşmaları sağlayacak konturları arayarak, eşit yasal statülere sahip yurttaşlar arasında en geniş ve kendi içinde en tutarlı anlayış birliğini sağlamaya yönelik çabalardan kaynaklanmasıdır.

Bir toplumun temel siyasi kuruluşunun, hür yurttaşların irade ve rızasına dayanma durumunu sürdürebilmesi ise, kendisi de rızaya dayanan eleştirilebilir-değiştirilebilir bir hükümet sistemini gerektirir. Öyleyse bir ‘cumhuriyet’in ikinci köşe taşı, hükümetin eleştirilebilir olması ve genel oyla değiştirilebilir olmasıdır. Genel ve hür oy, birden fazla siyasi programın ve örgütlenmenin varlığı, hükümet edeceklerin ve kanun koyucuların çoğulcu bir seçenekler yelpazesi üstünde tercih edilebilmeleri, bu ikinci temel köşe taşının işlevleri arasındadır.

‘Cumhuriyetçilik’in üçüncü temel-taşı, ilk iki ilkeyle uyumlu bir hukuk sisteminin, hukukun üstünlüğü ilkesine uygun bir şekilde, ‘cumhuriyet’in kamusal alanlarında ve yurttaşlar arasındaki özel ilişkilerde hakim kılınmasıdır. Bir ‘cumhuriyet’ durağan bir dünya içinde yaşayamayacağı için, bu üç temel köşe taşını oluşturan normlar-kurallar dışındaki bütün normlar değişmeye açıktır. Ama bir arada yaşama isteği ve iradesine sahip insanların cumhuriyeti,

  1. Beşeri ve toplumsal sorunlarla ilgili kararların hür insan aklının eleştirici süzgecinden başka bir yetki iddiasına kaydırılması durumunda,

veya

     ii) Hükümetlerin eleştirilebilir ve genel oyla değiştirilebilir olmasından vazgeçilmesi durumunda,

veya

     iii) Bağımsız ve özel çıkarlar karşısında tarafsız bir hukuk sisteminin üstünlüğünün bozulması durumunda

ortadan kalkar.

Bu nedenledir ki, kendi değerlerini ve müesseselerini yok etmeye yönelik saldırılara amansız bir şekilde karşı koyamayan devlet bir liberal cumhuriyet değil, bir saflık devletidir. Çağımızda, hürriyetçi cumhuriyetleri kendi değerleri ile çaresizliğe düşürüp yok etmek isteyen ihtilalci-Marksist demagoji, kendini ‘Tanrı’nın iradesinin uzantısı gibi gören şeriatçı despotizm, paylaşmadığı cumhuriyetçi değerleri kötüye kullanarak cumhuriyeti yok etme fırsatından mutlaka mahrum bırakılmalıdır.

3.

Mustafa Kemal Atatürk’ün, arkadaşlarının ve Türk milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kurduğu ‘cumhuriyet’, Türkiye’nin bütün beşeri, sosyal sorunlarını, bütün değişme ihtiyaçlarını çözebilecek tek meşru devlet düzenidir. Osmanlı İmparatorluğunun 16. Yüzyılından 1923’e varan uzun bir tarihi sürecin, bir milli var kalma mücadelesinin ürettiği doğru çözümdür. Cumhuriyetçilik, içinde yaşadığımız çağda, bütün siyasi modellerin en ileri olanıdır. Adalet ve hürriyet koşullarını bir arada yerine getirebilen tek devlet modelidir.

Birikimli medeniyet tarihi içinde üretilmiş en üstün insan değerleri hürriyet ve adalet idealleridir. Hürriyet ve adalet idealleri, biri olmazsa ötekinin de olmayacağı bir tamamlayıcılık ilişkisi üstündedir. Ferdi hürriyetlerin ortadan kaldırıldığı bir toplum adil bir toplum olamaz. Öte yanda, içinde adalet meselesinin, bağımsız, özel çıkarlara karşı tarafsız, iktidarların da çığırtkan baskı guruplarının da baskısına karşı korunmuş, üstün bir hukuk sistemine dayandırılamadığı bir ortamda, ferdi hürriyetlerin işlevsel anlamı ortadan kalkar.

Çağımızda Marksist ihtilal fikrinden türetilmiş olan Sovyet deneyi, ferdi hürriyetlerin adalet ve gelişmenin engeli gibi gösterilerek ortadan kaldırılmasının yol açtığı acı sonuçlarıyla dikkat çekmektedir. Türkiye’mizde de, 1960’dan sonra, ferdi hürriyetleri sağlayan demokrasi, gelişmenin ve adaletin engeli gibi gösterilmek istenmiştir. Bu telkin önemli bir ölçüde etkili de olmuştur. Öte yanda, sanki Osmanlı tarihinin acıları yaşanmamış, Türkiye’de üç yüzyıl süren bir var kalabilmek mücadelesi verilmemiş, sanki bir Sened-i İttfak, bir Tanzimat, bir Birinci Meşrutiyet, bir İkinci Meşrutiyet olmamış, bir Cevdet Paşa, bir Namık Kemal, bir Tevfik Fikret, bir Ziya Gökalp, bir Mustafa Kemal Atatürk bu milletin tarihinde yaşamamış gibi, bir tarih bilinçsizliğiyle, bir din devleti kurma özlemi, özellikle dışardan gelen telkinlerle hala gençlerimize hayali bir kurtuluş yolu vaat etmektedir.

Türk milletinin medeniyet geleceği ne Bolşevizmin ne de teokratik despotlukların geçmişinde aranamaz. Bir sahte-bilimci devlet düzeni safsatası olan Marksizm, insan aklının doğruluğu yanlışlığı irdelenemeyecek keramet iddialarına teslim olmasını isteyen teokrasicilik, içinde yaşadığımız çağda anakroniktir, yani çağa uyumsuzdur. Türkiye 21. Yüzyılın sorumluluklarını üstlenecek olan gençlerimizin, yönelmeleri gereken tek siyaset felsefesi hedefi, insan aklının eleştiri süzgecinden geçebilen tek siyaset felsefesi olan ‘cumhuriyetçilik’tir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

shares