İslam Öncesi İran ve Mezopotamya (Fasikül 1)

İslam Öncesi İran ve Mezopotamya

Fasikül 1

Giriş

  1. Giriş

          Orta Doğu’nun Klasik Çağ[1] sonrasındaki tarihinde görülen uzun-dönem paternlerinden biri, bu bölgedeki yazılı üst-kültürlere sahip uygarlık alanlarıyla bu alanların kültürel-fiziki çevresindeki göçebe-otlatıcı nüfuslar, kültürler arasında tekrarlanan özel bir etkileşme, eklemleşmeyle ilgilidir. Bu etkileşme, eklemleşme, yazılı üst-kültür birikimi olmayan bir göçebe-otlatıcı kültürün mensuplarının, askeri fatihler olarak çevreden gelip orta Doğu’nun yerleşik üst-kültür alanlarından birine, bir kaçına ya da hepsine hakim olmaları, bölgenin mozaik gibi iç içe geçmiş nüfusları üzerinde ‘imparatorlukçu’ bir hakimiyet kurmaları, bu ‘imparatorluk’un merkezini oluşturdukları için, zorunlu olarak, yazılı bir üst-kültürün yerleşik sahipleri haline gelmeleridir. Ta ki, ‘çevre’den gelen ve yazılı üst-kültürü olmayan yeni göçebe-otlatıcı fatihlerle karşılaşıncaya kadar. Orta Doğu, Klasik Çağ’dan günümüze kadar, bu türden altı fetih-asimilasyon dalğası yaşamıştır. Bunlardan ilki Perslerin Babilonya’ya el koyup, kısa bir süre içinde bütün dünya tarihinin en büyük imparatorluklarından birini oluşturmaları, ikincisi, Parthların, Helenistik-Orta Doğu Selefkî devletini fethetmeleri, üçüncüsü, Sasanilerin Parthların yerine geçmeleri, dördüncüsü Arapların, yeni bir dinin yayıcısı olarak, Peygamber’in ölümünü izleyen kısa süre içinde, İspanya’dan Orta Asya sınırlarına uzanan geniş bir İmparatorluk’un sahibi haline gelmeleri, beşincisi, Selçuklu Türkleri’nin Orta Doğu’nun yeni askeri-siyasi ‘efendi’leri olmaları, altıncısı, büyük Mogol İmparatorluğu’nun bir parçası olarak Orta Doğu’ya uzanan İlkhanlıların, ve yedincisi ise Osmanlı Türkleri’nin Orta Asya’dan’dört nala gelip … Akdeniz ortasına bir kısrak başı gibi uzanma’larıdır.[2]

          Bu fetih’lerden herbiri, fetihlerin yol açtığı değişikliklerin dozu, yaygınlığı fetihten fetihe değişik olmak üzere, yeni bir tarihi oluşumun başlangıcıdır. Ama yukarda sözü edilen her fetih, aynı zamanda, içinde ‘eski’nin ‘yeni’ kılıklara girerek sürdüğü, iki uçlu bir assimilasyon-benzer hale gelme sürecidir. Fatihler, elbette ki, bir ölçüde askeri-siyasi hakimiyetlerinin sağladığı buyurma gücü, bir ölçüde de fethedilenlerin fatihlerine özenmeleri nedeniyle, hakim oldukları kültürlere, mesela yeni bir dil gibi, yeni ‘usüller’ getirmişlerdir. Ama ilişkinin öteki ucundan bakıldığında görülür ki, her fetih sonucunda, fetih öncesindeki kültürel ve fiziki varoluşsal konumları, yaşama tarzları ve dünya görüşleri, yerleşik tarıma dayalı ve yazılı üst-kültüre sahip fethedilenlerden çok büyük ölçüde farklı olan ‘göçebe-otlatıcı’lıkla yaşayan ve yazılı üst-kültürsüz olan fatihler, askeri-siyasi efendisi haline geldikleri yerleşik tarıma-dayalı ve yazılı üst-kültürlü insanların yaşama tarzını, ‘dünya bakışları’nı, yeni fiziki-kültürel varoluşsal konumları nedeniyle zorunlu olarak, fethettiklerinden öğrenmişlerdir.

Bu ikili benzeşme nispi öneminin, kültürel-toplumsal hayatın farklı alanları arasındaki dağılımında, ‘varoluşsal’-‘konumsal’ (situational) nedenlerden kaynaklanan bir asimetri görülür. Bu asimetri bir anlamda ‘konumsal durumun’ (situational positioning) mantikî (logical) sonucudur. Bir örnekle açalım. Yerleşik tarım kültürlerinde rastlanılan, geniş araziler üzerinde su kontrolünün (depolama, sulama, drenaj vbg), hem bir fiziki hem de bir toplumsal varlık olarak gerçekleştirilmesi ve ayakta tutulması, toplumsal-idari-iktisadi örgütlenme, kurallar oluşturma ve uygulama, muhasebeleme (fiyatlandırma-tayınlama) praxis’i demektir. Aşikârdır ki, bu praxis, göçebe-otlatıcı fatihlerin fetih öncesindeki praxis’leri arasında bulunamaz. Bu praxis, fatihler için, fethettiklerinden öğrenmek zorunda oldukları bir praxis’tir. Yerleşik tarıma dayalı vergilendirme sistemleri de böyledir. Yerleşik tarıma dayalı üst siyasi örgütlenmelerin bir çok boyutu da böyledir. Büyük ‘tapınak’lar, ‘saray’lar ve ‘pazar’lar gibi, yerleşik tarıma dayanılarak ‘şehir’lerde oluşturulmuş, yazılı üst-kültür ‘mekân’ları da, göçebe otlatıcı fatihlerin fetih öncesinde sahip olmadıkları, olsa olsa ancak ‘uzaktan baktıkları’ toplumsal-kültürel mekânlardır. Fatihler, bu ‘mekânlar’da yaşamayı, zorunlu olarak, fetih sonrasında fethettiklerinden öğrenmişlerdir.

Her fetih sonrasında yaşanılan (akışkan – dinamik süreçleri), değişen ‘durum’ları, en çok, en etkili, en ayrıntılı olarak, genellikle fatihler, kendi fetihlerinin gerekçesi ve meşruiyetini vurgulamak için anlatmış, yazdırmışlardır. Fatihler, bu durumu, konumları fethettikleri alanların ‘yeni’ efendileri haline gelmiş olsalar da, kendi fetih öncesindeki kimliklerinin hafızası ile yazdırtmış, anlattırmışlardır. ‘Yeni efendi’ konumundaki insanların, kendilerini fethettikleri ‘mağluplar’ın öğrencileri olarak görmeyi, göstermeyi istememeleri için çeşitli nedenleri vardır. Bunun içindir ki, fetih sonrasındaki ‘durum’u ‘fatihler’in bakış açısından anlatan dönem kaynaklarının, devamlılıkları değil, değişiklikleri, yenilikleri vurgulayan bir saptırma eğilimi taşımaları söz konusudur. Fetih sonrasındaki iki-uçlu etkileşmede, fatihleri eski yerleşik tarım temelli, yazılı üst-kültüre sahip, şehirli uygarlığın öğrencileri olarak görebilmemiz için, tarihi anlama çabamızda, daha fazla bir gayret göstermemiz gerekir.

(yazılmamış zaman olsa yazılacak paragraflar)

i.        Devamlılık, bugün kaybolmuş bir kültürel kimliğin öğelerinin devamlılığı ise, tarihi anlamak daha da zorlaşır.

ii.        Tekrarlayan, devamlılık arzeden gelenekler

iii.       İlahi Lütuf olarak siyasi iktidar-hükümranlık

iv        Sistemik bir askeri-siyasi örgütlenme amaçlılığı olarak ‘predation’



1.2.    ‘Kerim Devlet’ Geleneği: Medler ve Hakhamanişler

1.2.1.  İlk İranî İmparatorluk: Medler

Orta Doğu’nun Klasik Çağ sonrası tarihinde, göçebe-otlatıcı ve köy toplumundan çıkan askeri-siyasi bir lider kadrosu olarak, bölgenin yerleşik tarım-temelli, yazılı üst-kültür geleneğine sahip şehirli siyasi varlıklarını ele geçirerek bir imparatorluk kuran ilk İranlılar Med’lerdir.[3] Bir İmparatorluk olarak kısa sürdüğü, bu devletten geriye yazılı bir gelenek kalmadığı için Med devletinin tarihi burada, sadece Hakhamaniş-Pers devletinin Batı İran’daki İranî tarih fonu olarak, çok kısa olarak ele alınacaktır. Burada dikkat edilmesi gereken Hakhamaniş, Selçuklu, Gazneli, Osmanlı gibi devlet adlarının çok kere hanedan isimlerini işaret ettiği, etnik, kültürel ya da birçok durumda dini farkların adları olmadığıdır.

          Medler, Persler gibi, İÖ ikinci binyılın sonlarına doğru, bugünkü İran’ın Bandar Abbas ve Tahran ile Irak’ın Kerkük şehirleri arasında kalan, büyük bir bölümünü Zağros dağlarının oluşturduğu alanlara ve yaylalara tedricen sızan, buralardaki eski halklar arasında, göçebe hayvan yetiştiricileri olarak yaşamağa başlayan İndo-İrani aşiret topluluklarından, aşiretler topluluğu anlamında halklardan biridir. Bugünkü Isfahan ve Ahvaz şehirleri arasındaki çizginin kuzeyinde Medlerin, güneyinde ise Perslerin yaşadığı alanlarda [bak. CHI, c.2, s.120’deki harita] hem eski yerli halkların hem de daha sonra gelen İranî toplulukların, İÖ 1500 ile 1100 yılları arasında, ‘Demir Çağı’ kültürünü öğrenmeğe başladıkları bilinmektedir.[4]

          Askeri seferler vesilesiyle İÖ 9. ve 8. yüzyıllarda Asur kaynaklarında bahsedilen Batı İran’daki yer ve kişi adlarının ancak yarıya yakınının İranî olması, İndo-İran kökenlilerin bu çağlarda bile karışık bir etnik mozaik içinde yaşamakta olduklarını göstermektedir.[5] Gene aynı kaynaklardaki bilgilere göre, bu mozaiği oluşturan insanlar, her biri bir kişi tarafından yönetilen, aşiretler, büyük ölçüde göçebe-otlatıcılıkla desteklenen köyler, siyasi ve toplumsal farklılaşmaları açısından ‘şehir devletleri’ haline gelmemiş kasabalar ya da büyük köylerin mensuplarıydı.[6] Bunlar arasında, at yetiştiriciliği ve ‘Horasan Yolu’ ticaretiyle uğraşan kişiler olarak söz edilen Medler, diğer yanda, hem bu etnik mozaiğin hem de çevrede Urartu ve Asur gibi güçlü devletlerin varlığının tahrik ettiği sürekli çatışma ortamında, hem bölgedeki diğer etnik gruplarla, hem büyük devletlerin ordularıyla, hem de kendi aralarında sık sık savaşmaktaydılar.[7] Asurlular, Üçüncü Tiglath-Pilaser’in hükümdarlığından (İÖ 744-727) itibaren Medlerin ve Perslerin yaşadığı bölgelere doğru askeri seferler düzenlemeye, buraları yağmalamaya ve halklarını boyunduruk altına almaya başlamışlardı. Bu seferlerin nedeni, çağdaş bir tarihçiye göre, Asurluların ‘Büyük Horasan Yolu’ diye bilinen kervan ticareti güzergahını kontrolleri altına almak istemeleri,[8] bir başka tarihçiye göre ise, Tiglath-Pilaser’in yaptığı yeniden-düzenleme sonunda ancak sürekli olarak savaşır ve ‘ganimet’le beslenirse ayakta durabilecek bir ordunun ortaya çıkmış olmasıydı. Asurlular, kendi kaynaklarına göre, İkinci Sargon’un hükümdarlığının (İÖ 721-705) sonunda, Batı İran’daki “Parsua’nın yirmiyedi kralı”nı ve bu ‘kralların’ reisi olduğu bütün aşiret ve köy topluluklarını hakimiyetleri altına almışlardı.[9]

          Asurluların üst egemenliğini kabul eden ‘kral’lardan biri Hvakhşathra’ydı. Asur saldırıları Med aşiretlerini askeri amaçlarla birlikte hareket etmeye zorladı. Hvakhşathra, İÖ 710 yılı civarındaki bir tarihte, ‘Medlerin kral’ı olarak, Zağroslar’ın doğusunda, Asur baskısına nisbeten daha az maruz kalan Med aşiretleri arasında kurulan ‘birliğin’ başına geçti. Bugünkü Hamadan’ın bulunduğu yerde Ekbatana adında bir başkent inşa ettirmeğe başladı.[10] Bu başkentle ilgili arkeolojik bulgular, şehirli Med üst-kültürünün Urartu ve Asur geleneklerinin etkisi altında oluştuğunu göstermektedir.[11]

          Med ‘krallığı’ının bir süre Asur hakimiyetindeki bir aşiret reisliği olarak kaldığı, ancak İÖ 670’li yıllardan sonra, büyük çoğunluğu göçebe-otlatıcı kültürünü sürdüren Medlerin yaşama alanlarının dışına taşan bağımsız bir devlet haline dönüşmeye başladığı görülmektedir. Asur kaynaklarına göre, bu yıllarda Med’ler, Asurluları uzun bir süre uğraştıran bir isyan başlatmışlardır. Ki, son büyük Asur kralı olan Aşşurbanipal (İÖ 668-627), bu isyanı bastırmak için İÖ 659 yılında Medlerin ülkesine saldırmış, Asur kaynaklarına göre yetmiş beş Med şehrini ve kasabasını yerle bir etmiştir.[12]

          Medler, buna rağmen, Asurlulara karşı oluşan bir ittifakta yer alarak, yüzyıllardan beri sistemli bir politika olarak uygulanan askeri terörle Orta Doğu halklarına ‘kan kusturmuş’ olan Asur İmparatorluğu’nu ortadan kaldıran güçlerden biri olmuşlardır. Med kralı İkinci Hvakhşathra (İÖ 624-585) (Grek kaynaklarındaki Cyaxares), o tarihe kadar ‘başıbozuk’ aşiretliler olarak savaşmakta olan Medler arasında, ilk kez, düzenli talimlerle ayrı ayrı eğitilen  mızrakçı, okçu ve atlı birlikleri kurmuştur. İÖ 615 yılında bu birliklerle Asurlulara saldırmağa başlamış, 614’de müttefiği İskitlilerle birlikte Assur şehrini, 612’de müttefiği Babillilerle birlikte Ninova ve Nimrud şehirlerini ele geçirmiştir. Medlerin, son Asur şehri Harran’ı İÖ 610 ya da 609 yılında ele geçirip yağmalamalarıyla birlikte, insanlık tarihinde ‘şiddet-yıldırma-korkutma’ yöntemini ile beşeri-iktisadi kaynaklara ‘el-koyma’ya (predation) dayanan devletlerin en etkililerinden biri, belki de klasik modeli olan Asur devleti ortadan kalkmıştır.[13]

          Asur İmparatorluğunun dağılması, Med hanedanına, bu imparatorluğun mirasının bir kısmına kolaylıkla el koyabilme imkanı sağlamıştır. Babil devleti Mezopotamya’ya hakim olurken, İkinci Hvakhşathra kumandasındaki Medler bugünkü kuzey Suriye’yi ve Anadolu’yu istila etmeye, Anadolu’da Lidyalılarla savaşmaya başlamışlardır. Medlerin Orta Anadolu’da askeri harekâtı sürdürebilmeleri, daha önce Doğu Anadolu’daki Urartular üzerinde hakimiyet kurmuş olduklarını ima etmektedir.[14] İÖ 590-585 arasında Kızılırmak çevresinde süren savaşlar sırasında Lidya kralı Alyattes, İÖ 7. yüzyılda akışkan bir istilacı güç olarak Anadolu ve Orta Doğu’ya girmiş bulunan İskitlerle ittifak kurarak, Med istilasını durdurmaya çalışmıştır. İskitlerin Anadolu’yu yağmalamaları ve kan dökücü başıbozuklukları, Babil hükümdarı Nebukhadnazar’ın Lidyalılar ve Medleri, aralarında Kızılırmak sınır olmak koşuluyla barıştırmasına yardım etmiştir (İÖ 585). Lidya kralının kızının Med veliahtı Astyages’le evlendirilmesiyle[15] pekiştirilen barış, bir yanda İskitlerin Anadolu’dan çıkartılmalarıyla sonuçlanırken, diğer yanda Anadolu’da çok uzun sürecek bir İranî hakimiyet tarihini başlatmıştır. Medler, bu tarihle Med hanedanının Kuruş tarafından 550’de ortadan kaldırılması arasındaki otuz beş yıl içinde, Güney ve Doğu İran’ı ve Hazar Denizi ile Aral Gölü arasındaki bölgeyi de hakimiyetleri altına alarak geniş bir imparatorluğun hakimleri haline gelmişlerdir.[16]

          Med hanedanının Orta Anadolu ile Orta Asya arasında geniş bir alanının hakimi olarak, ‘imparatorlukçu’ bir devlete sahip olduğu süre (İÖ 590-550) kısadır. Ama kısa sürmüş olsa da bu imparatorluk tecrübesi, Zağros Dağları bölgesindeki İranlılar arasındaki siyasi kültürün, bir aşiretler arası konfederatif ilişkiler tecrübesinden, geniş alanları merkezden yöneten bir ‘imparatorlukçu devlet’ tecrübesine dönüşmeye başlaması açısından önemlidir. Med hanedanının ‘krallar kralı’ geleneğini Asur ve Urartu devletinden alması, İranlıların, geniş alanlarda çok sayıda farklı halkın üzerinde ‘imparatorlukçu’ bir hakimiyet paradigması ve tecrübesini öğrenmelerinin başlangıcıdır.[17]


[1]        Batı kültürlerinin dönemlendirmelerine göre İÖ 6 yy. sonrası (?).

[2]            Med’ler ve Timur istilası gibi diğer tarih kesitleriyle bu sayı arttırılabilir. Ama bu iki kesit, birincisi,çevresindeki en önemli yerleflik tarım temelli ve yazılı üst-kültür alanı olan Babilonya’yı fethetmediği, ikincisi ise kalıcı siyasi yapılara dönüflmediği için buradaki sıralamada ihmal edilmifltir. Önemli olan bu göçebe-otlatıcı fetihler ve bunları izleyen asimilasyon süreçlerinin sayısı değil, Orta Doğu’nun Klasik Çağ sonrasındaki uzun dönemli tarihinin, bu fetih ve asimilisayon süreçlerinin bir zinciri olarak ‘görülebileceği’dir.

[3]                Anadolu, Mezopotamya ve Bat› ‹ran bölgesinde ‹ndo-‹ranilerin varl›ğ›yla ilgili ilk belirtilere ‹Ö 17. yüzy›lda rastlan›lmaktad›r. Kendileri ‹ndo-Avrupal› olmayan ve bu yüzy›lda Anadolu’da Harran ve Nusaybin aras›ndaki bölgede ortaya ç›k›p Mitanni devletini kuran Hurrilere ait, çoğu Boğazköy’deki Hitit arflivinde bulunan kay›tlarda Indo-‹rani özel isimlere rastlan›lmakta, özellikle siyasi merkezin çevresindeki yönetici nüfusun Mezopotamya’n›n tanr›lar›n›n yan›nda, Mitra, Varuna, Indra gibi ‹ndo-‹rani tanr›lara da tapt›ğ› anlafl›lmaktad›r. Ne var ki, bu bölgeye gelen bu ilk ‹ndo-‹raniler, kültürel kimlikleri aç›s›ndan, yerel nüfus içinde erimifl, bir ‹ndo-irani kültür varl›ğ› ortaya koymam›fllard›r. Bak. Frye (1963), 43-4; Thieme (1960), 301-17.

[4]                Young (1988a), 8.

[5]                Diakanoff (1985), 56; Frye (1963), 92-3.

[6]                Young (1988a), 10-2.

[7]                Boyce 1982), c.2, 7; Frye (1963), 93.

[8]                Young (1988a),12. 

[9]                Bu dönemde bu bölgedeki kültürler ve bunlar›n Asur devletiyle iliflkileri, Asur askeri tarihinin bu boyutu için bak. Diakanoff (1985), 57-88. Ayr›ca bak. Boyce (1982) c.2, 7.

[10]             Herodot, Med ‘krall›ğ›’n›n kuruluflu ve Ecbatana’n›n infla edilmesini, ve Greklerin Deioces diye bildiği  Hvakhflathra’n›n Medler aras›nda ‘krall›k’la ilgili yeni teflrifat ve sosyal statü iliflkilerini bafllatmas›n›, yar› tarih-yari epik üslubuyla fakat siyaset-sosyolojisi aç›s›ndan fevkalade önemli fleyler söyleyerek anlatm›flt›r. Bu anlat›ma göre, bafllang›çta Med ülkesinde herhangi bir “örgütlenmifl hükümet yoktu… Kendi köyünün halk›, hakkaniyetli davranma kabiliyetini görüp, [Deiocos’u] uzlaflmazl›klar›nda arabuluculuk yapacak kifli olarak seçti. Bir uzlaflmazl›ğ› sadece adelet [ilkelerine] göre halledebilen tek insan olarak [kazand›ğ›] ün öteki köylere [de] yay›ld›.” Medler, adalet sistemine devaml›l›k kazand›rmak, “düzenli bir yönetim alt›nda ifllerini sürdürebilmek” için aralar›ndan birini kral olarak seçmeğe karar verdiler. ‹lk ‘kral olarak seçildikten sonra “Deioces’in yapt›ğ› ilk ifl, uyruklar›na, bir krala layik bir saray infla etmeleri ve ona bir özel muhaf›z [birliğinin] himayesini sağlamalar›n› emretmek oldu. Medler bu emre uydular … Bir kere tahta s›k›ca yerlefltikten sonra … Deioces, ilk kez olmak üzere, krall›kla ilgili seromonileri getirdi: kral›n huzuruna [izinsiz] ç›kmak yasakland›, bütün haberleflme mesaj tafl›y›c›lar arac›l›ğ›yla olacakt›. Kimseye kral› görme izni verilmiyordu, [toplant›larda] kral›n huzurunda gülmek ve tükürmek bir suç haline getirildi. Bu as›k suratl› seromoniler, [Deioces’i], daha önceki y›llarda içlerinden biri olarak yetifltiği, doğufllar› ve kiflisel nitelikleri aç›s›ndan onun kadar iyi insanlar olan çağdafllar›na karfl› korumak için gelifltirilmiflti. Eğer onu bir al›flkanl›k halinde s›k s›k görürlerse, bunun k›flkançl›k ve düflmanl›ğa yol açmas›, bunu da [krala karfl›] komplolar›n izlemesi riski vard›; ama eğer kimse onu görmezse, [kral›n] s›radan insanlardan farkl› türden bir varl›k olduğu efsanesi yay›labilecekti.” The Histories, 81-3. Herodut’un Tarihler ‘inin ve diğer Grekçe kaynaklar›n Med ve Pers dönemi ile temel bir kaynak olarak güvenilirliği konusunda bak. Cook (1983), 14-20, (1985), 201-5.

[11]             Boyce (1982) c.2, 9.

[12]             Diakanoff (1985), 110-6; Boyce (1982), c.2, 11; Young (1988a), 17.   

[13]             Diakanoff (1985), 121-5; Boyce (1982), c.2, 12; Frye (1963), 96-7.

[14]             Cook (1983), 7.

[15]             Cook (1983), 11.

[16]             Med hanedan›n›n bat›da ve doğudaki askeri fetihleri için bak. Diakanoff (1985), 125-34.

[17]             Young (1988a), 21-2; Frye (1963), 97-8.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.